Yeniden Doğuş

  • 》》 Biraz mavi , biraz telaş , biraz bahar , biraz sessizlik ,biraz deniz kokusu, biraz huzur , bir parça turuncu ♧ Hoşgeldin Yaz ♧

Acizane

hizmet..hicret..sehadet..
 
Üyelik Tarihi
15 Eki 2007
Mesajlar
3,148
Aldığı Beğeniler
27
Konum
ankara
Takım
Diğer
Talha Uğurluel Tarihçi-Yazar - 15.01.2011

Tarihimizde kendi zaviyemizden bakabilmek
yorum2.jpg


Fırsat bulduğum zamanlarda muhakkak kitapçılara giderim. Yeni çıkan kitapları inceler, faydalı bulduklarımı alıp okumaya çalışırım. En sevdiğim kitap türü ise tarihî içerikli olanlardır.


İlmi, araştırma, gezi ve tarihî romanlar. Bu konuda gördüğüm hemen her kitabı alan ben, artık ne yazık ki tarihî roman türüne daha temkinli yaklaşıyorum. Çünkü birkaç yıldır ülkemizde başlayan ve Osmanlı kadınefendilerini konu alan tarihî roman furyası ile birlikte tarihin nasıl bu kadar acımasızca karalanabileceğini ve masum insanlara nasıl bu kadar kolay iftira atılabileceğini görmüş bulunmaktayım.

Safiye Sultan ile başlayan; Bir Hürrem Masalı, Nurbanu, Hatice Sultan ve Kiraze ile devam eden bu karalama kampanyasında, Osmanlı kadınefendilerinin çıkarcı, maddeci, makam ve mevki düşkünü, gayri ahlaki tavırlar içinde gösterilmeleri doğrusu beni çok şaşırttı. Bu kitapları kaleme alanların ciddi birer tarihçi olmamaları bir yana, dünyayı yöneten bir sarayın mensuplarına ithaf edilen akıl almaz hafiflikler de aslında gerçeklerle bağdaşmıyordu. Çünkü romanlarda bu kadınefendilere yakıştırılan tavırlar, Osmanlı Harem Sistemi denilen ve çoğu sözlü kurallara bağlı disiplinli bir müessesede sergilenmesi mümkün olmayan şeylerdi. Valide sultan idaresindeki haremde padişah bile gönlünce hareket etme özgürlüğüne sahip değildi.

Aslında sorun, içimizdeki araştırmacıların bile hemen her zaman yüzlerini Avrupa'ya dönerek düşünmelerinden kaynaklanıyordu. Onlar gibi düşünme, sadece onların yazdıklarını dikkate alma, hayatı bir Avrupalı gözü ile yorumlama. Halbuki bir toplumu en iyi analiz edecek kişiler o toprakların insanlarıdır. Bizi ancak en iyi bizler bilebiliriz. Çok basit birkaç misalle olayı izah edelim. Mesela taht deyince ne geliyor aklınıza? Koltuk gibi bir şey değil mi? Kollarınızı yanlarına koyduğunuz. Halbuki Osmanlı'da taht; oturmalığı geniş, arkası şiltelerle beslenen ve kişilerin bağdaş kurarak oturduğu, baş oda oturmalığı formunda yerlerdir. Ve bugün Topkapı Sarayı'nda, Arz Odası'nda, padişahın en üst düzey elçileri bile kabulünde oturduğu bize has şekli ile orada hâlâ durmaktadır. Ya da hemen birçok padişahın kullandığı Has Oda'daki tahta bakın. Söylediğimden farklı bir şey görmeyeceksiniz. Neden birileri yüzyıllar önce yaşamış bir Kanuni'yi hâlâ sandalye tepesinde hayal etmeye çalışıyor? Çünkü kafaları bu toprakların insanı gibi işlemiyor da ondan. Bu örneği çeşitlendirelim. Peki saray deyince ne geliyor aklınıza? Ben söyleyeyim; içinde bir kral, bir kraliçe ve onlara hizmet eden yüzlerce hizmetçinin barındığı mekânlar öyle değil mi? Aynen bize çocukluğumuzdan beri anlatılan Avrupa kökenli masallarda olduğu gibi. Ve yüzyıllar boyunca Avrupa kraliyetlerinde yaşandığı gibi. Hayır bizde öyle değil. Bizde sarayı görmek isteyen Selçuklu'nun Beyşehir Gölü kıyısındaki Kubat Abad'ına baksın, ya da Konya Alaaddin Tepesi'ne kondurulan Kılıçarslan Köşkü'ne, daha elle tutulur bir yer görmek için Edirne'deki Saray-ı Atik ya da Saray-ı Cedid denilen Topkapı Sarayı'na. Bizde saray bir yönetim ve eğitim merkezidir. Zaten öyle olmasa idi Fatih Sultan Mehmet Han, Topkapı Sarayı'nı yaptırırken, Babü's-Selam (Selam Kapısı)'ın üzerine neden Darü'l-İlim (İlim Evi) yazdırmıştı?
BATILI AKIL BU SİSTEMİ ANLAYABİLİR Mİ?

Bahsettiğim saraylarda hemen hep iki avlu bulunmaktadır. Birinci avlu Birun, ikinci avlu Enderun adı ile adlandırılmaktadır. İlk avlu devleti ve dünyayı yönetecek kadronun istihdam edildiği mekânlar, ikinci avlu ise ileride devleti yönetecek kadroların yetiştirildiği bir okul idi. Buraya dünyanın dört bir yanından, kızı ve erkeği ile en zeki, en gösterişli çocuklar getirilir ve ciddi bir eğitime tabi tutulurlardı. Yedi sınıftan oluşan Enderun'da Küçük Oda, Büyük Oda, Seferliler Dairesi, Kuşhane, Hazine Dairesi, Kilerhane ve Has Daire adı ile bölümler olup, öğrenciler sınıflar halinde değil ferdi olarak kademe atlarlardı. Herkes en son kademeye ulaşamaz ve gelebildiği son kademeden tayine tabi tutulurlardı. Ancak son kademe, yani Has Daire'ye ulaşabilenler ileride sadrazamlığa gelebilirlerdi. Son sınıf öğrenciler Has Odalılar olarak adlandırılır ve sayıları 39 olan bu en kıdemli Enderunlular bizzat padişahın yatılı olarak kaldığı Has Oda'nın yan odalarında ikamet ederlerdi. Onların birincil vazifeleri padişahı takip etmek, yani bir nevi staj görmekti. Çünkü devlet adına her şey padişahın etrafında dönmekteydi. Bugün padişah portrelerinin sergilendiği salonlar aslında bir dönem Enderunluların yatakhaneleri idi. Ve bu öğrenciler 24 saat ikişer kişi olarak padişahın yanında durur, hem gözler hem de hizmet ederlerdi. Hatta padişah gece uyurken bile bu nöbetlerini ihmal etmezlerdi. İkincil vazifeleri ise yine bu dairelerin duvarlarındaki gömme dolaplarda muhafaza edilen Mukaddes Emanetler'in bakımını yapmaktı. Düşünebiliyor musunuz? Enderun Avlusu'na alınan acemi öğrenciler önce Küçük ve Büyük Odalarda kalırken derslerinin yanında saray mutfak hizmetlerinde çalıştırılıyorlar. Böylece gurur ve kibirden arındırılıyorlar. Hizmet etme anlayışı kazanıyorlar. Sonra üçüncü sınıf Seferliler Dairesi'nde saray elbiselerinin bakımı sorumluluğu veriliyor onlara. Kuşhane'ye yükselenlere saray kuşları emanet ediliyor. Ardından sarayın iç hazinesi emanet ediliyor. Farkındaysanız sorumluluk durmadan artıyor. Sondan bir önceki daire Kilerhane. Artık avlunun tüm ihtiyaçlarından onlar sorumlu. Bir nevi küçük idareciliğe başlıyorlar. Son dairede ise bizzat padişahın yanı başındalar ve onlara en Kutsal Eşyalar emanet ediliyor. Bir sonraki vazifelerinde ise çok daha mukaddes bir emaneti devralacaklar. Milleti, halkı, insanlığı...

Sorarım size, Avrupa'nın hangi kraliyetinde böyle bir sistem var olmuştur? Hangi Batılı kafa bu sistemi basit gözlemlemelerle anlayabilir? 17. yy'da İstanbul'a gelen bir yabancı gezginin Enderun öğrencilerini gözlemlerken yaptığı şu yoruma ne demeli; "Bu saraylılar burunlarındakileri bile yere atmayıp yanlarındaki bir bezin içinde saklayacak kadar cimri ve hasisler". Ortaçağ karanlığında debelenen Avrupa'nın medeniyetsiz medeniyeti nereden bilsin burnunu mendile silme adabını?

Peki bu akıl sizin sarayınızdaki Harem'i anlayabilir mi? Maalesef hayır. Çünkü onların hayadan yoksun anlayışında, dünyanın dört bir yanından getirilen seçme kız çocukların toplu halde bir yerde istihdamı, şehevi duygulardan başka bir nedenle olamaz. Halbuki burada verilen ciddi eğitim sonrasında bu kızlar tek tek Enderun'un erkek bölümünden mezun olan ve devletin farklı kademelerine tayin edilen delikanlılar ile evlendiriliyorlardı. Üşenmezseniz açın Osmanlı sadrazamları hakkında bir eser ve bakın bakalım altı asırlık sürede avlunun bir tarafından mezun olan ve ileride sadrazamlığa kadar gelen kişiler kimlerle evlenmiş? Bir padişah olduğunuzu düşünün. Oğlunuz var ve evlendireceksiniz. Sokaktan mı kız bakardınız? Elinizin altında dünyanın en kaliteli kız okulu olan Duhteran-ı Hümayun (Harem) var. Tabii ki oradan seçiyorlardı. Ama adaba göre. Öyle sıraya dizmeler falan, Oryantalistlerin kendi iğrenç dimağlarında salya akıtarak kurdukları hayallerden başka bir şey değildir. Birtakım Oryantalist karalamalarını baz alarak hazırlanan roman ya da senaryolar nedense hep padişah ya da şehzadelerin haremdeki kızlarla evliliklerini saptırarak verirken ne hikmetse padişah kızlarının da aynı avlunun karşı tarafındaki, hem de yabancı ülkelerden getirilmiş hatta başka ırklara mensup delikanlılarla evlendirildiklerini hep görmezden gelirler. Örnek mi istiyorsunuz, alın size Rüstem Paşa. Siz koskoca Kanuni Sultan Süleyman olacaksınız ve biricik kızınız Mihrimah Sultan'ı Hırvat asıllı bir delikanlı ile evlendireceksiniz. İşte Osmanlı buydu. Irkçılık yoktur, önemli olan liyakattir. Çalışkanlık, doğruluk ve dürüstlük. Mihrimah Sultan'ın evlilik yaşı geldiğinde en münasip aday arandığında istişareler Rüstem Paşa'yı göstermiş ve izdivaç konusunda tereddüt edilmemiştir.

HAREM NASIL BİR YERDİ?

Peki nedir bu Harem'deki erkek popülasyonu. Maşallah hanımlara ait dünyaya rahatça girme çıkmalar, onlarla serbestçe oturup kalkmalar. Siz bu tavırları 2000'lerin dünyasında bile yapamazken o günlerde bu nasıl mümkün olabiliyordu? Bir üniversitenin Kredi Yurtlar Kurumu'ndaki kızlara ait binaya, sorarım, bu yazıyı okuyan hangi erkek rahatlıkla girip çıkabilir? Bir kere Harem'in plan şemasına insaflıca bir bakış bile böyle bir durumun söz konusu olamayacağını görür. Önce Arabalar Kapısı'ndan içeriye, Kara Ağalar Dairesi'ne girilir. Ardından büyük bir kapı gelir önünüze. Üzerinde "Peygamberin evlerine izinsiz girmeyin" ayeti kerimesi yazan. Ardından bir antre. Oradan kız öğrencilere ait koğuşlara uzanan uzunca bir koridor. Ama biraz farklı. Koridorun içi boydan boya mutfak bankosu gibi bir tezgâha sahip. Ayrıca her iki yanı geniş kanatlı kapılarla kapalı. Kara ağalar ellerinde yemek sinileri ile buraya gelir, kendi cenahlarındaki kapıları açar, sinileri bu taş tezgâhlara bırakır ve geri çıkarak kapıyı kapatırlardı. Hanımlar tarafına haber gider, onlar da kendi taraflarındaki kapıyı açıp sinileri içeriye alırlardı. Bir yemek sinisi alışverişinde bile bir erkek ile bayan yüz yüze gelmezken bu harem masallarını nereden ve nasıl bir cesaretle uyduruyorlar anlamak mümkün değildir.

Son söz olarak "Ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz" diyelim bence. Kanuni'yi mi merak ediyoruz yoksa Hürrem Sultan'ı mı? Eserlerine bakalım. İstanbul Haseki Külliyelerinden, Mekke, Kudüs ve Rodos Haseki Külliyelerine, yıllarca seferden sefere koşan eşine yazdığı edep ve sanat yüklü mektuplarını inceleyelim. Maaşları ile mücevher ve ipekli almak varken hayırda sarf etme fedakârlıklarını anlamaya çalışalım. Ve lütfen artık lafa bakmayalım.
 
Üst Alt