Yeniden Doğuş

  • 》》 Biraz mavi , biraz telaş , biraz bahar , biraz sessizlik ,biraz deniz kokusu, biraz huzur , bir parça turuncu ♧ Hoşgeldin Yaz ♧

fzehra

YD Üyesi
 
Üyelik Tarihi
25 Ağu 2005
Mesajlar
9,365
Aldığı Beğeniler
1,490
Konum
İstanbul
TARİKATLA İLGİLİ MESELELER

- Tarikat nedir? Ne zaman ortaya çıkmıştır?
- Tarikat yol demektir. Fıkhî ve itikadî konularda meydana gelen fırkalara mezheb denildi i gibi, tasavvufi e itimde farklı metodlar uygulayan mekteblere tarikat denilir. Tarikatlar insanlardaki meşreb farklılı ından kaynaklanır. Tasavvufta tarikat kavramının kullanılması h. III. ve IV. Asırlarda başlar. Ancak bugünkü anlamıyla bir şeyhin etrafında toplanan müridanın tekke ortamında muhtelif usullerle e itilmesi anlamına tarikat, Abdülkadir Geylanî ve Ahmed Rifaî'nin yaşadı ı h. VI. m. XII. Asırlarda ortaya çıkmıştır. Tarikatlar irşad usullerine göre genellikle üçlü bir tasnife tabi tutulmuştur: Ahyâr, ebrâr ve şuttar.
Ahyâr tarîki: Amel ve ibadete düşkün olanların yoludur. Bu yolun salikleri genellikle farzlar ve nafile ibadetlerle Hakk'a ulaşmaya çalışırlar. Bu yola ruhanî yol da denilir. Çünkü bu yolda ruhun nafile ibadetlerle güçlenip nefsi etkisi altına alması esastır. Ebrar tariki: Riyazat ve mücahede yoludur. Bu yola nefsanî tarik da denilir. Çünkü amaç riyazat ve mücahede ile nefsi zaafa u ratıp onun rûha ram olmasını sa lamaktır. Bu yolun yolcuları Hakk ile muamelede de halk ile muamelede de sıdk üzredirler. Gönül saflı ına ermek için mücahedeyi esas alırlar. Şüttâr tariki: Aşk ve muhabbet ehlinin yoludur. Bu yola aşk, vecd ve coşku ile girilir. Aşk ile ülfeti olmayan bu tarîka sülûk edemez. Bu yolun yolcuları Bayezid gibi coşkulu, taşkın, Mevlana gibi aşık insanlardır.
- Tarikata girmek isteyene verilecek ö ütler nelerdir?
- Tarikata girmek isteyen kişi önce bu konudaki niyyetinin sa lamlı ını tartmalıdır. Niyyetinin sa lamlı ını anladıktan sonra yukarıda anlatılan tariklardan hangisinin kendi fıtratına uygun oldu una bakıp gönlünün ısındı ı bir mürşid aramalıdır. Bulunca hemen istişare ve istihare ile sa lam bir kanaat oluştuktan sonra intisab etmelidir. Çünkü tarikata intisabda manevî bir taahhüd ve sözleşme yapıldı ından bir daha bu verilen söze ba lı kalmaya ve alınan ders ve evradı yerine getirmeye özen gösterilmelidir.
- Zahirî ilim erbabının illa tarikata girmesi gerekir mi?
- Böyle kesin bir kural yoktur. Ancak tasavvuf ile zahiri ilim birbirini bütünleyen şeylerdir. Zahir ve batın konusuyla ilgili bazı meseleler hakkında ileride "Tasavvufî Bilgi Meseleleri" bahsinde açıklamalar verilecektir. İlim erbabının manevi kemali tamamlamak üzere ahlakî ve manevî açıdan kendisinden üstün gördü ü birine intisab etmesinde yarar vardır. Çünkü sadece ilim, ruhî itminan için yeterli de ildir . Ayrıca bir mürşide intisab eden ilim adamı, kendisinden üstün birinin varlı ını kabul etmek suretiyle nefsinin önemli bir direncini kırmış sayılır. İnsanın bir şeyi sadece ö renmesi yetmez; bir de ö rendi inin nasıl yapılaca ını ö renmek gerekir. Bunun yolu, bu işi gerçekleştirmiş birinin e itiminden geçmektir. Kur'an ve di er kitaplarla birlikte bir de onların uygulayacısı bir peygamberin gönderilmesi insan tabiatında bulunan görerek ve uygulayarak ö renme meylinden kaynaklanmaktadır. İnsano lu soyut (mücerred) konu ve kavramlarla hükümleri, somut (müşahhas) şeyler kadar rahat kavrayamaz. Bu yüzden örne e ihtiyacı olur.
Bütün bunlara ra men bir tarikata girmek istemeyen ilim adamını illa girmesini gerektirecek bir hüküm olmadı ını tekrarlayalım. Çünkü bu iş gönül ve sevgi meselesidir.
- Ümmînin, fıkıh ö renmeden tasavvufu girmesi caiz, midir?
- Avamdan insanların okuma yazma bilmeyen kimselerin tarikata girmelerinde hiçbir mahzur yoktur. Ancak böyle bir manevi ihitiyaç hisseden kişi önce ilmihalini ö renmeli, ondan sonra tasavvuf ve tarikatın emirlerini yerine getirmelidir. Zaten müteşerri tarikatlarda müridin intisabından sonra fıkhî bilgilerini artırmak için bir tavsiyede bulunulur. Hatta eskiden tekkelerde bu anlamda dersler okutulurdu. Bugün tekke ortamı olmadı ına göre şeyhler ve görevlendirece i kişiler, ihvana zarürat-ı dîniyyeyi ö retmelidirler. Din, temel bilgiler olmadan sa lıklı biçimde yaşanamaz.
- Tarikatların farklı isim almaları neden kaynaklanmaktadır? Kaç tane hak tarikat vardır? Bugün bu tarikatların devamı var mıdır?
- Tarikatlar genellikle kurucularının adlarıyla anılmaktadır. Bazıları ise öne çıkardı ı bazı temel prensipler sebebiyle o adı almıştır. Mesela Halvetiyye tarîkatı e itim sisteminde kırk günlük "halvet" konusuna, Celvetiyye tarîkatı halvetin zıddı; halkın arasında bulunmak anlamına gelen "celvet" konusuna önem verdi i için bu adla anılmıştır. Bir tarîkat, ya da meşreb oldu u tartışmalı olan Melamiyye ise "melamet'i öne çıkaran bir meslek ve tarikattır. Melamet, nefsi levm etmek ve kınamak demektir. İnsanın övülecek ve takdire layık görülecek meziyetlerini gizleyip halkın kınamasına fırsat vermek için hata ve kusurlarını gizleme lüzumu görmemesidir. Bu sayede nefsin marazlarından kurtulmak ve onun gizli bir takım tutkularına prim vermemek amaçlanır. Çünkü nefs insanların takdir ve alkışlarına çabucak kanar.
Tasavvufta "Allah'a giden yollar mahlukatın nefesleri sayısıncadır." anlayışı sebebiyle tarikat sayısında bir sınırlama yoktur. Hatta "tarikat insanların sayısınca de il, nefesleri sayısıncadır." denmiştir. Çünkü insan her an, içinde bulundu u tecellîye göre ayrı bir biçimde Allah'a yaklaşabilir.
Tarikatların hangilerinin hak, hangilerinin batıl olduklarını isimlendirerek tesbit mümkün de ildir. Ancak bunun için bir kural koymak en sa lam yoldur: "İtikadi bakımdan kitap ve sünnete ba lı, ehl-i sünnet ve'l-cemaat anlayışını benimseyen, ibadet ve muamelatta İslam'ın temel esaslarını uygulayan ve manevi bir silsileye sahip mürşidler tarafından temsil edilen tarikatlar hak tarikatlardır." Tarihte bu anaçizgiden koptu u kabul edilen başlıca tarikatlar arasında Kalenderîlik, Hayderîlik ve bazı dönemlerde Bektaşîlik sayılabilir. Kadiriyye, Rifaîyye, Şaziliyye, Nakşbendiyye, Kübreviyye, Halvetiyye, Sühreverdiyye, Yeseviyye, Mevleviyye, Bedeviyye, Desükıyye, Bayramiyye, Celvetiyye ve benzeri di er tarikatlar tarih boyunca etkinli i olan önemli tarikatlardır. Bunlardan Kadiriyye, Rifaiyye, Şaziliyye, Nakşbendiyye, Halvetiyye, Desükıyye ve Bedeviyye Mısır, Kuzey Afrika, Kafkaslar ve Balkanlarla ülkemizde kısmen devam etmektedir. Bektaşîlik Arnavutluk, Makedonya ve Türkiye'de yaşayan tarikatlar arasında sayılabilir. Ülkemizdeki Bektaşîlik, Alevilik ile birleşerek bir mezhep ve meşrep olarak yaşamaktadır. Tarîkatların devlet kontrolünde sistematik bir biçimde devam etti i ülkelerin basında Mısır gelir.
- Kişilerin dînî noktada istenilen yere gelmeden tarikata girmesine nasıl bakıyorsunuz? Sizce her insan istedi i zaman tarikata girebilir mi?
- "Kişilerin dînî noktadan istenilen yere gelmesi" tabiri ile kasdetti iniz bilgi seviyesi ise, elbette zaruri bilgiler ö renilmelidir. Ancak bundan İslam'ı yaşamak kasdediliyorsa bir önceki soruda bu konudaki düşüncelerimizi belirtmiştik. Kişi ruhen ve manen kendisini hazır hissetti i zaman tarikata girebilir. Buna mani bir hüküm yoktur. Önemli olan kalben hazır olmaktır. Tasavvuf ve tarikatı hiyerarşik bir yükseliş sonucu varılan bir nokta gibi görmemek gerekir. Çünkü tasavvufun içinde hiyerarşik bir yapılanma varsa bile, giriş için böyle bir şart sözkonusu de ildir. İnsan istedi i zaman tarîkata girebilir.
- Çeşitli tarikatların durumlarını geçmişteki uygulamalarıyla kıyaslar mısınız? Sizce tarikatların şu anki mensupları kendi tarikatlarının özünü yeterince kavrayabiliyorlar mı?
- Tarikatların şu anki durumlarını geçmişteki uygulamaları ile karşılaştırdı ımız zaman elbette farklılıklar oldu u görülecektir. Bir kere belli ülkelerde tarikat ve tekkelerin devlet eliyle kapanması, bazılarında da yayın yoluyla etki alanının daraltılması sistemde bir takım boşlukların meydana gelmesi sonucunu do urmuştur. Halk arasında bir söz var: "Marifet iltifata tabidir. Müşterisiz meta zayidir." Tarikatların devlet eliyle kapatılması ve etkisinin azaltılması bu müesseselerin gelişmesini engellemiştir. Nasıl bir memlekette kırk yıl tıp fakülteleri kapanınca ortada doktor kalmazsa, bugün aynı şey tekkelerin başına gelmiştir. Ancak doktorluk bir ihtiyaç oldu undan nasıl halk bu ihtiyacı ehliyetine bakmadan muhtelif yollardan karşılamaya çalışırsa, tarikatlarda da kısmen aynı şey olmuştur. Tasavvufi sistem kendi bütünlü ü içinde işlemeyince insanlar bu fıtrî meyli tatmin için kimi zaman ehliyetine bakmadan bu adla ortaya çıkan insanların etrafında toplanmışlardır. Bu yüzden tarikat adına, nezaheti içinde faaliyet gösterenler bulundu u gibi, bu işe ehil olmayan; hatta istismarcı konumunda bulunanlar da vardır. Ülkemizde pekçok tarikatın sîlsilesi fiilen sona ermiştir. Devam edenleri de bir takım eksikler taşımaktadır. Ama eksik ve kusur var diye müesseseleri red yerine, süreci içinde ıslah yollarını aramak en güzel çözümdür. Tasavvuf nazariyatının üniversitelerimizde okunup bir takım ilmi araştırmaların yapılması ve bu konuda sevindirici bir takım yayınların mevcudiyeti, bu kurumların istikbali açısından iyi işaretler vermektedir. Sorunuzun ikinci kısmındaki "şu anki tarikat mensuplarının kendi tarikatlarının özlerini yeterince anlayıp anlamamaları" meselesine gelince, az da olsa tarikatlarının özünü anlayan ve tasavvuf yolunun verilerinden yararlanmaya çalışan tarikatlar var. Ama bu işin bilincinden mahrum, hatta bunu bir gösteri statüsünde görenler de az de il.
-
 

fzehra

YD Üyesi
 
Üyelik Tarihi
25 Ağu 2005
Mesajlar
9,365
Aldığı Beğeniler
1,490
Konum
İstanbul
Gerçekten ehl-i tasavvuf olan müminle, tasavvufla hiç alakası olmayan bir müminin arasında manevi derece bakımından fark nedir?
- Gerçekten ehl-i tasavvuf olan bir müminle tasavvufla hiç alakası olmayan müminin arasındaki manevi derece farkını Allah nezdindeki derecesi açısından soruyorsanız, o konuda kullar olarak bizim birşey söyleyebilmemiz mümkün de ildir. Ama kişinin içinde bulundu u manevi duygular ve huzur ile iç dünyasını koruma açısından soruyorsanız o zaman bir takım şeyler söylenebilir. Kişileri tasavvuf ve tarikata girmeye sevkeden sebep genellikle İslam'ı daha iyi yaşama kaygısıdır. Tarikata giren kimse, tevbe ile Allah'a kul olmaya çalışaca ını bir Allah dostu önünde tescil ediyor. Elbette böyle bir sözleşme insanı avarelik ve başıboşluktan kurtarır. Çünkü insan kendi kendine verdi i sözlere genellikle pek uymaz. Ama birini şahid tutarak verilen söz daha ba layıcıdır. Mürşidiyle zaman zaman görüşerek evrad ve ezkarı ile manevi halleri hakkında bilgi verecek olan ehl-i tarik, en azından kontrollü hareket etmeye alışacaktır. İnsanın şu veya bu şekilde bir manevî kontrol mekanizması ile hayatını murakabe altına alması mümkün olmadı ı zaman, yaşadı ı çevrenin etkisiyle dini ve manevî duyarlılı ının kayboldu u görülmektedir. Hayatın zorlukları ve olayların insanda bıraktı ı izleri izale etme ve bir takım dış etkilere karşı direnme gücü kazanmada bir şeyhe ba lı olan, di erlerine göre daha şanslıdır. Çünkü sıkıntısını paylaşaca ı bir mürşidi ve ihvanı vardır. Tasavvufta e itimin süreklili i esastır. İnsanlar inandı ı gibi yaşamaya teşvik edilir. Çünkü inandı ı gibi yaşamayan insanlar zamanla yaşadıklarını benimsemeye ve yaşadıklarına inanmaya başlarlar. Pekçok hassasiyetlerini kaybederler.
- Bedîuzzaman Risaleler'inde tasavvufa bir meyva; tasavvuf ehli ise Ankara'dan İstanbul'u gitmek için bir vasıta olarak tanımlıyor ve bu zaman da kişinin mutlaka bir yere ba lanması gerekti ini savunuyor. Ne dersiniz?
- Bedîuzzaman'ın tarikatı meyva, tarîkat erbabının ise tarikatı maksada götüren yol olarak görmesi birbiriyle çelişkili de ildir. Sadece bakış açılarının farklılı ından kaynaklanan yorumlardır. Bilindi i gibi tasavvufun iki boyutu vardır. Bunlardan biri tahalluk; yani e itim ve terbiye, di eri tahakkuk; yani ma'rifet ve bilgidir. Tarik erbabı tasavvufun e itim boyutuna bakarak onu mutlak hakikata götüren bir araç olarak görmektedir. Bedîuzzaman ise Tasavvufun tahakkuk tarafına; marifet ve bilgi tarafına bakarak onu meyva olarak de erlendirmektedir. Çünkü tasavvufun gayesi insanı gerçe e erdirmek ve marifet meyvasına ulaştırmaktır.
- Bir cemaat: "Artık tarikat zamanı de ildir. İmanı kurtarma zamanıdır." diyerek tarikat ve tasavvufa karşı çıkıyor. Neler söylersiniz?
- Bu sözün söylendi i zamanki dünya şartları son derece önemlidir. Bu söz XX. yüzyılın ilk yarısında söylenmiştir. Bilindi i gibi, XIX. yüzyıl ve XX. yüzyılın ilk yarısı pozitivist ve materyalist düşüncenin egemen oldu u yıllardır. Pozitivizm ve materyalizm bu yüzyılın insanlarına, insanlı ın ulaştı ı son nokta olarak takdim edilmiş, din ve metafizik düşünce adeta öcü olarak gösterilmiştir. Do u Avrupa ülkelerinde komünizm Batı Avrupa ülkelerinde materyalizm, insanlı ı ateizme sürüklemiş ve insano lu Allah'ın evinden kaçmıştır.
Bizim ülkemiz de XIX. yüzyıldan itibaren bu rüzgarların etkisi altında kalarak ateizmin eşi ine kadar gelmiştir. Din, devlet eliyle toplum hayatının dışına itilmiş, dine ve dindarlara adeta ölümünü bekleyen vebalı hasta gözüyle bakılmıştır. İnananların böylesine horlandı ı bir ortamda elbette yapılacak tek şey insanların imanlarını kurtarmaktır. Tekke ve tarikatların bile kapatılıp hizmetten men'edildi i bir ortamda insanlara götürülebilecek en önemli din hizmeti, imandır. Böyle zamanda en kutsal dava, imanı kurtarma davasıdır. Aslında o devrin eli kalem tutan ,sufî müelliflerinin yaptı ı da o istikamettedir. Nitekim İsmail Fennî Ertu rul gibi sûfî bir müellif Maddiyyûn Mezhebinin İzmihlali, Hakikat Nurları ve Küçük Kitapta Büyük Mevzular adlı eserleriyle; Filibeli Ahmed Hilmi, Maddiyyûn Meslekinin Dalaleti adlı eseriyle buna çalışmıştır.
Tasavvuf, İslamî hayatın zirve noktasıdır. İmanın ihsan kıvamında yaşanmasıdır. İmanın tehlikede oldu u bir dönemde böyle bir sözü, özellikle genç ve entellektüeller için son derece makul görmek gerekir. O günün öncelikli konusu iman idi. Ama bugün bütün dünyada yeniden dine ve İslam'a dönüşün hızlandı ı bir dönemde tasavvuf ve tarikatların önemini görmezden gelip karşı çıkmak yanlış olur. Bu görüşün sahipleri tasavvufa karşı de illerdi. Yaşadıkları dönemin öncelikli konusunun tasavvuf olmadı ı inancındaydılar. Onlar bugün yaşasaydı, gelişen şartlar çerçevesinde tasavvuf öncelikli hizmetlere a ırlık verece ini sanıyorum. Nitekim bugün geniş bir kitleyi yönlendiren saygın bir hocaefendinin yazılarında tasavvuf öncelikli konulara a ırlık verdi i görülmekte, çevresindeki gençlere de tasavvuf öncelikli tavsiyelerde bulundu u duyulmaktadır. Bu bakımdan bu sözü söylendi i devir için do ru ve geçerli görmekle birlikte, bugün için geçerli olmadı ını düşünüyorum.
- "Bütün tarikatların sonu, Nakşibendiyyenin başıdır" sözünün tefsiri nedir?
- Bu söz, Nakşbendiyye'nin di er tarikatlara üstünlü ü iddiasından çok di er tarikatların e itim sistemi ile bu tarikatın e itim sisteminin farklılı ını vurgulamaktadır. İmam-ı Rabbanî'nin Mektubat'ının muhtelif yerlerinde de işik açıklamalarla zikredilen bu söz, tarîkat gayretiyle di er tarik mensuplarını aşa ılamak amacıyla söylenmiş bir söz de ildir. (bk. Mektubat, c. I. 66. Mektup; c. II. 23. Mektup) Nakşbendiyye ruhanî bir tarikattır. Di er tarikatların aşa ı yukarı tamamı nefsanî yolu izler. Ruhanî tarikat, özelli i gere i, işin başında nefsanî tarikatlarda işin sonunda tadılabilecek bir marifet tadı vermektedir. Nefsanî tarikatlarda nefsin etkisini azaltmak amacıyla riyazat ve mücahede usulü uygulanır. Seyr u sülûkün tamamlanmasından sonra riyazat sona erdi inden yeme ve içmedeki tahdid kalkar. Nakşbendilikte ise nefsanî tarikatlar ölçüsünde riyazat olmadı ından salik işin basından beri yemekle ilgili bir riyazata tabi tutulmaz. Di er tarikatlarda riyazat ve mücahededen sonra gerçekleşen sohbet, Nakşbendîlerin yolunun ilk esasıdır. Dolayısıyla di er tarikatların sonda geldi i nokta onda başlangıçtan itibaren vardır. Di er tarikatların başından sonuna uyguladıkları cehri zikir, Nakşilikte sadece başlangıç halinde bulunur. Binaenaleyh bu sözü mensubiyet gayretiyle söylenmiş bir mutlak üstünlük olarak de il, metod farklılı ı olarak görmek gerekir.
- Nakşbendiyye'de Allah'a vasıl olmanın en kısa yolu nedir?
- Nakşbendiyye tarikatında Allah'a vasıl olmanın en kısa yolu sohbet, hizmet ve rabıta olarak özetlenebilir. Sahabîleri yetiştiren Allah Rasûli sohbetidir. Bu sebeple Şah-ı Nakşbend hazretleri: "Tarîk-ı ma der sohbet est" Bizim yolumuzun esası sohbettir, buyurarak Nakşîlikte mürşid ile sohbetin önem ve yetiştiricili ine dikkat çekmiştir. Sohbet, mürşidin huzurunda olmaktır. Rabıta ise kalben mürşidle beraber olmak ve gönüldeki sevgi ile ona benzemeye çalışmaktır. Hizmet ise Allah'ın kullarına yapılır. Beşeri ilişkilerinde bu duyguları gerçekleştiren bir sûfî, hafi zikir ve nafile ibadetler sayesinde ihsan duygusuna erecek bir olgunlu a erişerek vuslatı gerçekleştirmiş olur. Çünkü ihsan vuslat ve maiyyet demektir. Tabii bunların gerçekleşmesi için salikin letaifini zakir hale getirmesi, ardından zikr-i sultanî, ve murakabe dersleriyle Kur'an'da anlatılan biçimde Allah Teala'yı murakabe ve kendisininin Hakk'ın murakabesi altında oldu u bilincine varması gerekir. Bütün bunlar nazari olarak de il tatbiki olarak ehliyetli bir mürşidden ö renilir. Ayrıca Şah-ı Nakşbend hazretlerinin şöyle bir sözü nakledilir: "Bize göre namaz ve oruç Allah'a götüren yol olmakla birlikte en kısa ve en kestirme yol "nefy-i vücûd"dur. Nefy-i vücûd bedenî ve beşeri ihtiyaçların Allah'ı unutturmasından kurtulmak demektir. Bu gerçekleşmeden yalnızca namaz, oruç, gaflet ve nisyanı giderecek derecede vuslata yetmez." (bk. Fetava-yı Ömeriyyee Tercemesi, s.15)
- Hangi tarikat, hangi meşrebdekilere daha uygundur? Bunu tespit etmenin en kestirme yolu nedir?
- Tarikatların meşreplere göre farklılık arzetti ini daha önce de belirtmiştik. Mesela cehrî zikri esas alan tarikatlar ile hafi zikri benimseyen tarikatların müntesiplerinin farklı karakter yapısında kişiler olaca ı açıktır. Cehri zikri esas alan tarikatlar, dışa dönük taşkın yapılı insanların karakterlerine daha uygundur. Hafi zikri esas alan tarikatlar ise ruhi derinli i daha fazla olan, içe dönük ve hassas yapıya sahip kişilere daha uygundur. Bununla birlikte bu konuda kesin bir kural vaz'etmek mümkün de ildir. Bu işin en kestirme yolu intisab etmeden önce kişilerin tarikat ve mürşidleri görüp onlarla bir süre ülfet etmeleridir. Çünkü her tarikat ve şeyhte tecelliler ayrı ayrıdır. Bu ülfet ve görüşme insana meşrep uygunlu u konusunda fikir verir.
- Müteşerri bir tarikata girip: "Feyz atamadım?" diye başka tarîkata geçmek do ru mu? Feyz alamamak kendimizle mi, yoksa tarikatla mı alakalı?
- Mürşid hekim gibi oldu undan onun verdi i reçete uygulanmalıdır. Reçete uygulandı ı halde hastalık tedavi edilmeyince nasıl bir başka doktora başvurmak gayet tabii ise, manevi reçetesi uygulanan ve sonuç alınamayan bir tabîb-i mürşidi bırakıp di erine geçmek caizdir. Ancak ayrangönüllü davranıp bir ona bir buna koşmak ve hele hele tavsiyelerini tutmadan "feyz alamadım, istifade edemedim" demek ve şeyh de iştirme e kalkışmak uygun olmaz. Bu tür sözler insanın kendi kendini kandırması olur.
 

eslem

YD Üyesi
 
Üyelik Tarihi
2 Eyl 2005
Mesajlar
1,072
Aldığı Beğeniler
2
MÜRŞİD - ŞEYH İLE İLGİLİ MESELELER

- Kamil mürşid kime denir? Kamil bir mürşide ba lanmanın hükmü nedir? Farz mı, vacib mi, sünnet mi? Şeyhe ba lanmamak kişiye ne kaybettirir? Gerçek mürşid nasıl aranır ve tanınır, özellikleri nelerdir?
- Mürşid rehber, kılavuz ve yol gösteren demektir. Mürşid-i kamil sırat-ı müstakimi gösteren, dalaletten hidayete sevkeden kişidir. Tarikatta seyr u sülûkunu tamamlayıp irşada ehliyetli olan kişiler için kullanılır bir tabirdir. Tasavvufta şeyh ile aynı anlamadır. Kamil bir mürşide ba lanmanın hükmü kişilerin durumuna göre de işir. Mesela, evlenmek nasıl bazıları için farz, bazıları için sünnet, bazıları için mubah ise, bir mürşide ba lanmanın hükmü de öyledir. Kimileri için farz, kimileri için sünnet, kimileri için mubahdır. Bir mürşide ba lanmadan nefsinin şerrinden kurtulamayacak ve harama düşecek kimseler için farz, manevi derecesinin yükselmesine yardımcı olacak kimseler için müstehab, ama intisab kendilerine birşey kazandırmayacak olanlar için mubahtır. İnsanın hakyol arayışında gayret içinde olması gerekir. Nitekim: "Bizim u rumuzda u raşanları elbette kendi yollarımıza eriştirece iz." (el-Ankebut,29/69) buyrulmuştur. Bir cehd ve gayret olmadan manevi mücahede, manevi mücahede olmadan manevî terakki gerçekleşmez. Şeyhe ba lanmadan tasavvufi bir hayatın gerçekleşmesi mümkün olmaz. Mümkün olsa bile insanın ayakları kaymaktan salim olmaz. Bu bakımdan herkes için tarikata girmek zarureti yoktur belki ama, zühdi bir hayat, manevi bir e itim görmek isteyenlerin mutlaka bir mürşide ba lanmaları gerekir. Bunu biz şöyle bir misalle açıklayabiliriz. İstanbul Bo azı'ndan yabancı bandıralı gemiler geçiyor. Bu yabancı bandıralı gemilerin Bo az'dan geçerken kılavuz kaptan almaları zorunlulu u var. Kılavuz kaptan almaz ve kaza yapacak olurlarsa cezası ona göre daha a ır. Bu gemilerin kaptanlarının elinde Bo az'ın haritası, pusula ve di er yardımcı aletler oldu u halde niye kılavuz kaptan zorunlulu u var? Çünkü kılavuz kaptan, oradan defalarca geçmiş bulundu u için Bo az'ı elinde harita, pusula ve di er yardımcı aletler bulunan gemi kaptanından çok daha iyi tanımaktadır. Tasavvufi hayata giren kimse de, bu yoldan geçmiş ve sonuç almış olan kimseden, elinde kitaplar, eserler ve bilgiler bulunan kimseye nazaran, daha çok istifade eder. Çünkü tasavvuf nazari bir ilim de il, tatbiki bir ilimdir. Mürşide ba lanmayan kişi, böyle bir yolda önemli bir rehberden mahrum olarak yola çıkmış demektir.
İnsanın manevi yolculu a çıkmadan önce bir mürşid araması gerekir. Hatta Nakşbendiyye tarikatında Abdulhalık Gucdüvanî tarafından konulan onbir prensipten biri olan "Sefer der-vatan"'in bir anlamı da mürşid aramak için yolculu a çıkmak demektir. Aranan bir mürşidde bulunması gereken vasıflar şöyle sıralanmıştır: Mürşid olacak kimsenin kitap ve sünnetin emirlerine âgâh olacak kadar bilgili, kemal sıfatlarıyla donanmış, dünya ve makam sevgisinden geçmiş, riyazat ve mücahede ile nefsini arıtmış, nafile ibadet ve zikirle rûhunu yüceltmiş, Muhammedî ahlaka sahip bir kimse olması ve silsileye sahip bir mürşidden icazetli bulunması gerekir. Ayrıca yetiştirdi i insanlarda bu manada bir takım tezahürlerin görünmesi de beklenir. Şeyhin ictihad derecesinde bir fıkhî bilgiye sahip olması gerekmez ama müntesiplerinin meselelerini çözebilecek bir kalb dirili ine sahip olması iktiza eder. Bir de bütün tasavvuf kitaplarında ittifakla ifade edilen bir husus bu konuda son derece önemli bir ölçüdür: "Şeyh olacak kişi hubb-i dünya ile müttehem olmamalıdır." Bunun manası şeyh olan kişi, yaptı ı işten dünyalık bekleyen bir konumda olmamalı, aksine varidatını hizmette kullanabilmelidir. Bu konuda çevresindekilere örnek olabilecek bir konumda bulunmalıdır. Yüzü nûranî, sözü rabbanî olmalı ve insanın içine inşirah veren yüzü, görenlerde uhrevîlik ve rabbanîlik duygusu meydana getirerek Allah'ı ve ahireti hatırlatmalıdır. Bu özelliklere sahip insanın gönlünün ısındı ı kişi, mürşid olarak teslim olabilece i kişidir.
- Şeyh ne demektir? Şeyhi kim seçer, babadan o ula veya akrabaya mı geçer? Mürşidin görevlendirilmesinde ölçü nedir? Açıklar mısınız?
- Şeyh lügatte sîmasında yaşlılık alametleri beliren, saçı sakalı a aran en az elli yaşları civarında kişi, başkan, kabile reisi gibi anlamlara gelir. Tasavvufta ise mürşid ile aynı manayadır. Bir tarikatta irşada izinli tekke ve dergahda terbiye ile meşgul olan kimselere denir. Şeyhler genellikle kendi müridleri arasından akranına tefevvuk eden ve manevi gelişmeye yatkın kimseleri, daha sa lıklarında icazet vererek muhtelif yerlerde irşad hizmetiyle görevlendirirler. Şeyhin hayatıyla ba lı bulunan bu irşad görevi şeyhin vefatından sonra merkez tekke ve ser-halîfe tarafından yeniden gözden geçirilir, ya ibka edilir, ya da başka görevlerde istihdam edilir. Şeyh kendi sa lı ında seyr u sülûkünü tamamlattırıp irşadla görevlendirdikleri için tayinden önce istişare ve istihare ile karar verip görevlendirirdi. Şeyh kendisinden sonra yerine geçmesini istedi i kimse için bazan yazılı, bazan sözlü işarette bulunurdu. Şeyhin yerine irşad makamına geçmede iki yol izlenirdi. Bunlardan biri yoldan gelme, di eri ise belden gelme usûlüydü. Yoldan gelme usülüne göre şeyh, ihvanı arasında bu işe en liyakatli gördü ü kimseye işarette bulunur, ihvan da o zata tereddüdsüz tabi olurdu. Belden gelme usulünde ise emanet şeyhin evladlarına intikal ederdi. Şeyh Efendi, evladları arasından bazan birine işarette bulunur ve ona tabi olunurdu. Şeyhin açıkça işarette bulundu u zaman şeyhlik makamına kimin geçece inde problem olmazdı. İşaretin açık olmadı ı zamanlarda ya ihvan aralarından en liyakatli gördükleri birine bey'at ederlerdi. Ya da dergah şeyhli i boşalır, o zaman meşihat makamı başka tarikatlardan ehliyet ve icazetini ibraz edenlere tekkeyi tahsis ederdi. Şeyhin birden fazla halifesi oldu u ve kimin postnişin olaca ı açıkça anlaşılamadı ı zamanlarda halifelerden herbirinin irşadlarını sürdürdü ü de olurdu.
 

eslem

YD Üyesi
 
Üyelik Tarihi
2 Eyl 2005
Mesajlar
1,072
Aldığı Beğeniler
2
- Mürşid-i kamillerin ezelde müridlerini seçme ruhsatları var mıdır?
Mürşid-i kamillerin ezelde müridlerini seçme mes'elesi belki herkesin saadet ve şakaveti konusunu anlatan hadisin verdi i bilgiler ışı ında de erlendirilebilir. Hadis şöyle: "Sizden herbirinizin cennet veya cehennemdeki yeri ezelde yazılmıştır." (Buhari, Tefsiru'l-Kur'an, 65/92) Bu hadise göre herkesin ezelde hangi konumda oldu u yazılı oldu una göre, şeyhin müridlerinin kimler oldu u da Hakk'a ma'lümdur. Şeyhlerin şahsen yapacakları seçimin sonuca tesiri olmaz. Ama kendi seçimleri Hakk'ın seçimine tetabuk ederse bir anlam ifade eder. Nitekim Hz. Peygamber de amcası Ebû Talib'in ümmetinden olmasını şahsen istemişti. Fakat ilahî iradeye tetabuk etmedi i için bu talep gerçekleşmedi. Ama Hz. Ömer'in İslamı Hz. Peygamber'in seçim ve talebi ilahî iradeye uygun düştü ü için hemen gerçekleşti. Ezelde ilahi iradeden başka bir irade yoktu.
Mürşid bulamayanlar ne yapmalıdırlar? Her dönemde mürşid bulunur mu?
- Mürşid ihtiyacını hissedenler aramaya devam etmelidir. Çünkü her devirde o devrin şartlarına göre bir mürşid bulunur. Belki her devrin mürşidinin özellikleri aynı olmayabilir ama, her devirde mürşid bulunur.
- Birden fazla mürşide ba lanılabilir mi? Halk arasındaki "Her kapıda olan hiçbir kapıda; bir kapıda olan her kapıda?" sözü ne anlama gelir?
- Tarikatta seyr u sülûkünü tamamlamamış birinin birden fazla mürşide ba lanması iyi karşılanmaz. Çatal uçlu kazık nasıl yere girmezse, birden fazla mürşide ba lanan insanın kalbinde sevgi bölünece inden istifade zorlaşır. Çünkü mürşidlerdeki meşreb ve irşaddaki üslub farkı, ister istemez bir kıyaslama yapmayı gerektirece i için feyze engel olur. Ancak seyr u sülûkünü tamamlamış kimselerin bir başka şeyhe intisabında mahzur yoktur. İlk şeyhe tarikat şeyhi, ikincisine teberrük şeyhi denilir. İlk intisabda giydirilen hırkaya tarikat hırkası, seyr u sülûkün tamamlanmasından sonraki intisabda giydirilen hırkaya "hırka-i teberrük" denir. Bir de ilmî intisab vardır ki, bu da ya vefat etmiş bir şeyhe eserlerini okuyarak olur, ya da hayatta olan bir mürşidden ders okumak suretiyle seyr u süluke girmeden olur.
 

HACI BORAN

YD Üyesi
 
Üyelik Tarihi
4 Eyl 2005
Mesajlar
2,198
Aldığı Beğeniler
6
HER HALDE EN YÜKSEK + 10 DUR YÜKSEĞİ VARSA O DA VAR
 
Üst Alt