- Üyelik Tarihi
- 21 Ocak 2011
- Mesajlar
- 752
- Aldığı Beğeniler
- 15
Tasavvufun Özü
Tasavvuf, özü îtibariyle gönül âlemimizin selîm (temiz, şeffaf,
berrak, hastalıksız) bir hâle gelip, mârifetullâh (Allâh’ın kalb ile
tanınması) ve muhabbetullâhtan hisse alacak bir seviyeye ulaşabilmesi
ve bu sâyede ilâhî vuslata medâr olabilecek bir kıvâma gelebilmesidir.
Peygamber Efendimiz’e, vahyi telakkîde uygulanan manevî eğitim, kalb
tasfiyesi ve nefs tezkiyesinin zeminini teşkil etmektedir.
Henüz vahiy gelmeden önce, belli bir kalbî ve ruhî seviyeye ulaşmış
olan Peygamber Efendimiz, ulvî bir hayatın ve yüksek bir ahlâkın
içindeydi. Lâkin, ilâhî bir tâlimat ile Hira Mağarası’ndan döndüğünde,
eski hayatını fersah fersah aşan yüce bir merhaleye ulaşmış
bulunuyordu.
Böylece yüce Rabbiyle derin ve kuvvetli bir kalbî irtibâta
geçmiş, tevhid ve mârifetullâh nûrunu bütün zerrelerine sindirerek,
kullukta takvâ ve huşûun zirvesine ulaşmıştır. Öyle ki, geceleri
ayakları şişinceye kadar gözyaşları içinde kulluk ve ibâdete devam
etmiş, gözleri uyusa bile kalbi dâimâ uyanık kalmış, Allâh’ın
zikrinden, tefekkür ve murâkabesinden bir an bile uzak kalmamıştır.
Allâh’ın lütfu sâyesinde ulaştığı bu kalbî kıvam ve kemâlle, bütün
beşeriyete hidâyeti ulaştırabilme iştiyâkı içinde din-i mübîni tebliğe
devâm etmiş, kendisine tevdî edilen bu ilahî emaneti îfâ şuûru, O’nu
zirvelerin zirvesi hâline getirmiştir.
Vazifesini yerine getirmesine mânî olacak bütün dünyevî teklifleri
tereddütsüz reddetmiş ve Hakk’a kulluğu her şeyin üzerinde
kabul etmiştir.
Esasen, ilk olarak Âlemlerin Rabbine hamd ile başlayan, netîcede de
kalbi kötü duygu, düşünce ve vesveselerden arındırıp, bütün mahlûkâtın
yegâne Rabbine kayıtsız şartsız sığınmayı emrederek son bulan Kur’ân-ı
Kerîm, kıyâmete kadar insanlığa hidâyet rehberi olmuştur. İnsanlığın
fiiliyâttaki rehberi ise Peygamber -aleyhissalâtü vesselâm- ve O’nun
bir hayat boyu ta’lim ettiği sünnet-i seniyyesidir.
Bilmelidir ki, Allâh’a muhabbet deryasına götürecek olan yegane
rahmet ve muhabbet pınarı, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve
sellem- Efendimiz’dir. Öyle ki, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu
aleyhi ve sellem-’e muhabbet, Allâh’a muhabbet; O’na itaat Allâh’a
itaat; O’na isyan ise Allâh’a isyan mâhiyetindedir.
Buna göre Hazret-i Peygamberin muazzez varlığı,
beşer için bir muhabbet melcei, yani sığınağıdır.
İşte tasavvuf, -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in mübârek
hayatıyla zâhiren ve bâtınen bütünleşerek, engin bir muhabbetle
kaynaşmaktan ibârettir.
Çünkü Rasûlullâh -sallallâhu aleyhi ve sellem-’in her hâli tasavvuftur.
Diğer bir ifâdeyle tasavvuf; bir yüce nasîbin, Âdem
-aleyhisselâm-’a “rûh üfürülmesi”yle başlayan, âhir zaman Nebîsindeki
kemâl tezâhüründen, muhabbet dolu kalblere akseden feyz şebnemlerinden
ibârettir.
Tasavvuf, özü îtibariyle gönül âlemimizin selîm (temiz, şeffaf,
berrak, hastalıksız) bir hâle gelip, mârifetullâh (Allâh’ın kalb ile
tanınması) ve muhabbetullâhtan hisse alacak bir seviyeye ulaşabilmesi
ve bu sâyede ilâhî vuslata medâr olabilecek bir kıvâma gelebilmesidir.
Peygamber Efendimiz’e, vahyi telakkîde uygulanan manevî eğitim, kalb
tasfiyesi ve nefs tezkiyesinin zeminini teşkil etmektedir.
Henüz vahiy gelmeden önce, belli bir kalbî ve ruhî seviyeye ulaşmış
olan Peygamber Efendimiz, ulvî bir hayatın ve yüksek bir ahlâkın
içindeydi. Lâkin, ilâhî bir tâlimat ile Hira Mağarası’ndan döndüğünde,
eski hayatını fersah fersah aşan yüce bir merhaleye ulaşmış
bulunuyordu.
Böylece yüce Rabbiyle derin ve kuvvetli bir kalbî irtibâta
geçmiş, tevhid ve mârifetullâh nûrunu bütün zerrelerine sindirerek,
kullukta takvâ ve huşûun zirvesine ulaşmıştır. Öyle ki, geceleri
ayakları şişinceye kadar gözyaşları içinde kulluk ve ibâdete devam
etmiş, gözleri uyusa bile kalbi dâimâ uyanık kalmış, Allâh’ın
zikrinden, tefekkür ve murâkabesinden bir an bile uzak kalmamıştır.
Allâh’ın lütfu sâyesinde ulaştığı bu kalbî kıvam ve kemâlle, bütün
beşeriyete hidâyeti ulaştırabilme iştiyâkı içinde din-i mübîni tebliğe
devâm etmiş, kendisine tevdî edilen bu ilahî emaneti îfâ şuûru, O’nu
zirvelerin zirvesi hâline getirmiştir.
Vazifesini yerine getirmesine mânî olacak bütün dünyevî teklifleri
tereddütsüz reddetmiş ve Hakk’a kulluğu her şeyin üzerinde
kabul etmiştir.
Esasen, ilk olarak Âlemlerin Rabbine hamd ile başlayan, netîcede de
kalbi kötü duygu, düşünce ve vesveselerden arındırıp, bütün mahlûkâtın
yegâne Rabbine kayıtsız şartsız sığınmayı emrederek son bulan Kur’ân-ı
Kerîm, kıyâmete kadar insanlığa hidâyet rehberi olmuştur. İnsanlığın
fiiliyâttaki rehberi ise Peygamber -aleyhissalâtü vesselâm- ve O’nun
bir hayat boyu ta’lim ettiği sünnet-i seniyyesidir.
Bilmelidir ki, Allâh’a muhabbet deryasına götürecek olan yegane
rahmet ve muhabbet pınarı, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve
sellem- Efendimiz’dir. Öyle ki, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu
aleyhi ve sellem-’e muhabbet, Allâh’a muhabbet; O’na itaat Allâh’a
itaat; O’na isyan ise Allâh’a isyan mâhiyetindedir.
Buna göre Hazret-i Peygamberin muazzez varlığı,
beşer için bir muhabbet melcei, yani sığınağıdır.
İşte tasavvuf, -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in mübârek
hayatıyla zâhiren ve bâtınen bütünleşerek, engin bir muhabbetle
kaynaşmaktan ibârettir.
Çünkü Rasûlullâh -sallallâhu aleyhi ve sellem-’in her hâli tasavvuftur.
Diğer bir ifâdeyle tasavvuf; bir yüce nasîbin, Âdem
-aleyhisselâm-’a “rûh üfürülmesi”yle başlayan, âhir zaman Nebîsindeki
kemâl tezâhüründen, muhabbet dolu kalblere akseden feyz şebnemlerinden
ibârettir.