Yeniden Doğuş

  • Konbuyu başlatan hayrunisa
  • Başlangıç tarihi
  • 》》 Biraz mavi , biraz telaş , biraz bahar , biraz sessizlik ,biraz deniz kokusu, biraz huzur , bir parça turuncu ♧ Hoşgeldin Yaz ♧
H

hayrunisa

Guest
Kulu, yaratılışındaki esas gâye ve maksada ulaştıran her türlü yol ve vâsıta bir vesîledir. Allâh'a yaklaşmak için bu vesîlelere sarılmaya da tevessül tâbir olunmuştur. Daha husûsî mânâda ise, duânın kabulüne sebep olaca ı ümidiyle başta esmâ-i hüsnâ, Kur'ân-ı Kerîm, sâlih ameller, peygamberler ve sâlih zâtlar vesîle kılınarak Allâh'tan bir şey istemek, arzu edilen bir şeyin elde edilmesi veya arzu edilmeyen bir şeyin def edilmesi için O'na duâ ve ilticâda bulunmak demektir.
Mâide Sûresi'nin 35. âyet-i kerîmesinde:



"Ey îmân edenler! Allâh'tan korkun ve O'na yaklaşmak için vesîle (sebep) arayın!.." buyurulmaktadır.
Âyet-i kerîmede "vesîle" kelimesi, mutlak olarak, yâni hiçbir tahdid olmadan zikredilmiştir. Bu itibarla Allâh'a yaklaşmak için aranması gereken vesîleden maksat; namaz, oruç, cihâd ve benzeri sâlih amellerdir. Bazı müfessirler ise bu sayılanların yanısıra, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-'in ahlâkı ile ahlâklanmak gâyesiyle bir mürşid-i kâmilin terbiyesine girmenin de bir "vesîle" oldu unu ifâde etmişlerdir.
Âlimler ve sâlihlerin, kulu Rabbinin yoluna tevcîh etmeleri, ruhbanlık mâhiyetinde bir faâliyet de ildir. O, bir irşâd ve ikâzdır. Yürünecek yollarda yolculara rehberlik etmekten ibârettir. Buna mukâbil Hristiyanlıkta ruhbanlık vardır. Onlara göre ruhban, Allâh ile kul arasında zarûrî bir vasıta durumundadır. İslâm ise bunu reddeder. Yâni Allâh ile kul arasında bir üçüncü şahıs tasavvur olunamaz. Kul, Rabbine şahsen ve do rudan her an yönelebilir ve O'na ibâdet edebilir.
Hâl böyleyken ruhbanlıkta oldu u gibi mürşidlerin, mâneviyat yolunda ilerleyen mürîd ile Allâh arasına girdikleri farz olunarak, onların gördü ü bu vazîfeye karşı bâzı îtirazlar vâkî olagelmiştir. Hâlbuki ruhbanlık bir kimsenin râhib mevcûd olmaksızın, Cenâb-ı Hakk'a kullukta bulunamamasıdır. Bu, tahrif edilmiş Hristiyanlıkta mevcûddur. Ulemâ ve meşâyıhın icrâ ettikleri vazîfe, râhiplerinkiyle aslâ kıyaslanamaz.
Bu husustaki tenkidler, tevessülün lügat mânâsını ön plana çıkarmaktan do an yersiz ve yakışıksız sözlerdir. Böyleleri tevessülün hakîkî mâhiyetini gözardı ederler. Bu tip îtirazlar daha ziyâde gerçek mürşid-i kâmillerin hâllerine vâkıf olamayan, tasavvufî muhitlerin dışındaki insanlar arasından çıkmaktadır. Böyle düşünülmesine bâzen de tasavvufî metodları lâyıkıyla hazmedememiş olan bir kısım müntesiplerin hareketlerindeki yanlışlıklar sebep olmaktadır. Ancak bunu da haklı saymak imkânsızdır. Çünkü bir dâvâya mensûp olan kişinin acziyet, kifâyetsizlik ve bâzen de kötü niyeti sebebiyle, o dâvâya îtiraz etmek nasıl do ru de ilse, bu meselede de şahısların kusurunu dâvâlarına izâfe etmek do ru de ildir. Böyle şahsî kusûrları onların temsîl etmek iddiâsında bulundukları yüce de erlere atfetmek, mantıken de do ru olamaz. Nitekim bugün aklı başında hiç kimse, müslümanların kusurlarından İslâm'ı mes'ul tutamaz.
Yukarıda da îzâh etmiş oldu umuz üzere hakîkî mürşidler, gerçekte ulemânın, zâhirî ilimlerin tâliminde yaptı ı rehberli e benzer bir vazîfeyi, mâneviyat yollarında îfâ ederler. Bu, kul ile Allâh arasına girmek de il, insanları mürşid-i kâmilin tecrübe ve dirâyetine istinâden Allâh'a giden yolda îkâz ve irşâd edip onları muhâtaralardan kurtarmak ve yollarını selâmetle kat edebilmelerini sa lamak gayretinden ibârettir. Nasıl ki, bir yolculuk esnâsındaki bine imiz gâye de il vâsıta ise, bir mürşid-i kâmil de, mürîde kalbî e itimi tâlîm edip onun iç dünyâsını Allâh ve Rasûlü'nün ahlâkı ile tezyîn eden bir muallim demektir. Hattâ bâzı mürîdler -nasîb ve istîdâdları varsa- sür'atle terakkî ederek, bidâyette kendisine yol gösterip önünde ufuklar açan mürşidini, nihâyette geride bırakabilir. Zâhirî bir kıyaslamaya göre Şems-i Tebrizî ile Hazret-i Mevlânâ misâlinde oldu u gibi. 1
Yâni mürşid-i kâmiller bütün ehemmiyet ve kıymetine ra men aslâ gâye de il, ancak bir vâsıta hükmündedirler.
Gerçekten tevessül, bir mânâda, olgun ve tecrübeli bir mümin demek olan mürşid-i kâmili rehber edinerek, ayakların kayması kuvvetle muhtemel bulunan ince yollardan sâlimen geçmek için onların rehberli ine mürâcaat edip irşâd ve feyizlerinden istifâdeye çalışmaktır. Di er bir mânâsıyla da tevessül, merâmını Cenâb-ı Hakk'ın sevdikleri hürmetine O'na arz ederek duâya makbûliyet kazandırma gayretidir. Yoksa Hak Teâlâ'nın sâlih kullarına kudsiyyet atfetmek de ildir.


1.Nitekim Hazret-i Mevlânâ'nın rûhunda meknûz bulunan mânevî okyanusu keşfeden Şems-i Tebrizî, âdetâ bir petrol denizini tutuşturmak için beklenen kıvılcım idi. Onun memuriyet ve salâhiyeti bundan ibâretti. Nitekim bu denizi ateşledi inde öyle büyük bir mânevî infilâk ile karşılaştı ki, kendisi de bu alev ummânı içinde kaldı.
 
H

hayrunisa

Guest
İmâm Mâlik -rahmetullâhi aleyh-:
"Dileklerinizde Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-'i vesîle edininiz!.." buyurur.
İmâm Cezerî -kuddise sirruh- da:
"Duâlarınızın kabulü için peygamberler ve sâlih kişileri vesîle ittihâz ediniz!.." buyurmaktadır.
Sahâbe-i kirâmdan Osman bin Huneyf -radıyallâhu anh-'ın rivâyet etti i bir hadîs-i şerîf şöyledir:
Bir âmâ Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-'e gelerek:
Yâ Râsûlallâh! Allâh'a yalvar da gözümdeki hastalı ı gidersin! Gözümün kör olması bana çok zor geliyor!.." dedi.
Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
"- Dilersen sabret, bu senin için daha hayırlıdır." buyurdu.
Âmâ ise:
"- Yâ Rasûlallâh! Beni elimden tutup götürecek kimsem yok. Bu hâl bana çok meşakkat veriyor. Lütfen gözlerimin açılması için duâ ediniz!" deyince Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdu:
"- Git abdest al! Sonra iki rek'at namaz kıl! Ardından da şöyle duâ et:
"Allâh'ım! Rahmet peygamberi olan Nebin Muhammed'le (O'nun hürmetine) Sen'in zâtından diliyor ve Sana yöneliyorum... Yâ Muhammed! İhtiyâcımın verilmesi için seninle Rabbime yöneliyorum!.. Allâh'ım! O'nu bana, şefaatçı kıl!.."" (Tirmizî, Deavât, 118; Ahmed b.Hanbel, Müsned, IV. 138)
Hâkim'in rivâyetinde, ayrıca âmânın gözü görür bir hâlde aya a kalktı ı ziyâdesi de bulunmaktadır. (Hâkim, Müstedrek, I, 707-708)
Öte yandan Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-'in de kendi duâlarında ço u zaman:


"Peygamberinin ve benden evvelki peygamberler hakkı için (dile imi kabul eyle!)" cümlesini zikretti i rivâyet edilmiştir. (Heysemî, Mecmau'z-Zevâid, IX, 257)

Di er bir hadîs-i şerîflerinde Habîb-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurmuşlardır:
"Âdem -aleyhisselâm- cennetten çıkarılmasına sebep olan zelleyi işledi inde, hatâsını anlayıp:
"- Yâ Rabbî! Muhammed hakkı için Sen'den beni ba ışlamanı istiyorum." dedi. Allâh Teâlâ:
"- Ey Âdem! Henüz yaratmadı ım 1 hâlde Muhammed'i sen nereden bildin?" buyurdu.
Âdem -aleyhisselâm-:
"- Yâ Rabbî! Sen beni yaratıp bana rûhundan üfledi inde başımı kaldırdım, arşın sütunları üzerinde "Lâ ilâhe illâllâh, Muhammedü'r-Rasûlullâh" cümlesinin yazılı oldu unu gördüm. Bildim ki Sen, zâtının ismine ancak yaratılmışların en sevimlisini izâfe edersin!" dedi.
Bunun üzerine Allâh Teâlâ:
"- Do ru söyledin ey Âdem! Hakîkaten o, bana göre mahlûkâtın en sevimlisidir. Onun hakkı için bana duâ et. (Mâdem ki duâ ettin), Ben de seni ba ışladım. Şâyet Muhammed olmasaydı seni yaratmazdım!" buyurdu." (Hâkim, Müstedrek, II, 672)
Di er taraftan İslâmî an'anede duâ, hamdele ve salveleyle başlayıp yine onlarla nihâyete erdirilir. Salvele, Peygamber -aleyhissalâtü vesselâm- hakkında Cenâb-ı Hakk'a bir duâ ve niyâzdır. Peygamberimiz için yapılan duânın (salavâtın) reddedilmeyip kabul edilece i yolunda bir inanış ve kanaat mevcuddur. Duâlarımızın başını ve sonunu salât ü selâm ile süslemek de bu gerçekten kaynaklanmaktadır. Böylece iki makbûl ve kabulü muhakkak olan duânın arasına kendi duâlarımızı sıkıştırmak, onların da kabulünü sa lamak düşüncesiyledir.
Nitekim, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, namazdan sonra Allâh'a hamdetmeden ve O'nun peygamberine salât ü selâm getirmeden duâ eden bir kimse gördü. Bunun üzerine:
"Bu adam acele etti." buyurdu. Sonra o adamı yanına ça ırdı ve şöyle buyurdu:
"Biriniz duâ edece i zaman önce Allâh Teâlâ'ya hamd ü senâ etsin, sonra Peygamber'e salât ü selâm getirsin. Daha sonra da diledi i şekilde duâ etsin." (Tirmizî, Deavât, 64)
Kulun duâsında merâmını, başta peygamberler ve onların vârisi durumundaki evliyâullâh ile Hak katında yüksek mevkîleri bulunan sâlihlerin Cenâb-ı Hak nazarındaki hatırı hürmetine istemesi, Allâh Teâlâ'nın sevdiklerini vesîle kılarak bu duygularla yalvarıp ilticâda bulunması da merhamet-i ilâhiyyeyi celbedip duânın müstecâb olmasındaki mühim müessirlerden biridir. Ancak duâ, yalnız Allâh Teâlâ'yadır. Bu yüzden duâda Allâh'ın sevdiklerini vesîle kılarken onların şahsından de il; yalnız Allâh Teâlâ'dan istemelidir. Duâda Cenâb-ı Hakk'ın sevdi i zâtları zikretmek, sâdece Allâh'a yapılan duânın kabulüne sebep olması için mürâcaat edilen bir usûldür.

1.Ezelde yalnız kendisi var olan Cenâb-ı Hak insanlar ve cinlerin idrâkleri seviyesinde bilinmeyi murâd etti inden mâsivâyı yâni kendisinden gayrı olan her şeyi yaratmıştır. Bu yaratışta ilk olan "Nûr-i Muhammedî"dir. Bu sebepledir ki Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-: "Âdem rûh ile cesed arasında iken ben nebî idim." (Tirmizî, Menâkıb, 1) buyurmuştur. Buna göre Peygamber -aleyhissalâtü vesselâm-'ın cevheri demek olan Nûr-i Muhammedî'nin yaratılışta ilk olmasına mukâbil, bedene büründürülüp ba's olunması (gönderilmesi) enbiyâ silsilesinde en sondur. Yukarıdaki ifâdede Nûr-i Muhammedî de il, beşer sıfatı ile ba's olunan "Zât-ı Muhammedî" kastedilmektedir.
 
H

hayrunisa

Guest
Ayrıca, fazîlet sâhibi sâlih zâtlarla tevessül de, hakîkatte onların sâlih amelleri ve üstün meziyetleriyle tevessül etmek demektir. Çünkü onların Hak katındaki yüksek mertebe ve yüce kıymetleri bu salih amelleri sebebiyledir.
Bu itibarla Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz bile, Allâh'tan zafer ve yardım taleb ederken muhâcirlerin fakîrleri vesîlesiyle niyâzda bulunur 1 ve şöyle buyururdu:
"Bana zayıfları ça ırınız. Çünkü siz ancak zayıflarınız(ın duâ ve bereketi) ile rızıklandırılır ve yardım edilirsiniz." (Ebû Dâvud, Cihâd, 70; Ahmed b. Hanbel, Müsned, V, 198)
Zîrâ toplum nezdinde îtibâra medâr olacak bir makâm ve varlıkları olmayan, boynu bükük, kalbi kırık fakat kanaat ve takdîre rızâ ile gönlü zengin olan bu sâlih insanların tevessülüyle yapılacak duânın kabule daha lâyık oldu u muhakkaktır.
Kırık ve mahzun kalbleri vesîle edinerek rızâ-yı ilâhîye vâsıl olabilmek sadedinde Mâlik bin Dinar'ın şu rivâyeti oldukça mânidârdır:
"Mûsâ -aleyhisselâm- Cenâb-ı Hakk'a bir ilticâsında:
"- Yâ Rab! Seni nerede arayayım!" dedi.
Allâh Teâlâ buyurdu ki:
"- Beni, kalbi kırıkların yanında ara."" (Ebû Nuaym, Hilye, II, 364)
Enes -radıyallâhu anh-'tan rivâyet edildi ine göre, Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-, devr-i hilâfetinde vâkî olan kuraklıkta, Rasûl-i Ekrem Efendimiz'in amcası Hazret-i Abbas -radıyallâhu anh-'ı yanına almış ve ya mur ya ması için Cenâb-ı Hakk'a O'nu vesîle ittihâz ederek:
"Allâh'ım! Peygamberimiz ile Sana tevessül ederdik de bize ya mur verirdin. (Şimdi ise) Peygamberimiz'in amcası ile Sana tevessül ediyoruz. Bize ya mur ver!" derdi. Bunun üzerine ya mur ya ar ve halk suya kavuşmuş olurdu. (Buhârî, İstiskâ, 3)
Bir başka rivâyete göre Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-:
"- Allâh'ım! Bulut da, su da Sen'in katındandır. Bulutu gönder ve bize ya mur indir." diyerek tevâzû ve gözyaşları içerisinde uzun ve duygu yüklü bir duâ ile yalvarmıştır. Bu duânın ardından rahmet bulutları gökyüzünde hevenk hevenk kümelenmiş ve bereketli ya murlara nâil olmuşlardır. Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh- bu ilâhî ikrâm üzerine:
"Ey insanlar! Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, bir çocu un babasını sevdi i gibi amcası Abbas'ı sever, ona hürmet gösterir ve onun yeminini kendi yemini sayardı. Ey insanlar! Amcası Abbas hakkında Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-'in gösterdi i bu saygı ve hürmete siz de riâyet edin! Onu, başınıza gelen her türlü musîbette Allâh'a (duâlarınızda) vesîle edinin!" (Hâkim, Müstedrek, III, 377) buyurmuştur.
İbn-i Abdi'l-Berr'e göre şu rivâyet de bu hususta aydınlatıcı bir mâhiyet arz etmektedir:
Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh- istiskâda bulunmak üzere Abbas'ı da yanına alarak (musallâya) çıktı ve şöyle duâ etti:
"Allâh'ım! Biz Peygamberimiz'in amcası ile Sana yaklaşıyor (takarrub) ve onun şefaatçi olmasını diliyoruz (istişfa'). Peygamberin için onu gözet! Nitekim Sen, ana-babasının iyilik ve salâhı yüzünden iki (yetim) çocu u gözetmiştin.2 Biz isti far ederek ve şefaat dileyerek Sana geldik!"
Sonra Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-, insanlara yönelerek şu âyet-i kerîmeleri tilâvet buyurdu:
"Rabbinizden ma firet dileyin! Çünkü o çok ba ışlayıcıdır. (Ma firet dileyin ki) üzerinize bol bol ya mur indirsin, mallarınızı ve o ullarınızı ço altsın, size bahçeler ihsân etsin, sizin için ırmaklar akıtsın!" (Nûh, 10-12)
Sonra da Abbas -radıyallâhu anh- aya a kalkarak duâ etti. Hazret-i Abbas'ın gözleri pınar gibi yaş akıtıyordu. (Bu vesîleyle Allâh'ın ya mur ihsân etmesinden sonra) halk:
"- Seni tebrîk ediyoruz, ey Harameyn sâkîsi!" diyerek Abbas'a dokunmaya başladı. (İbn-i Abdi'l-Berr, İstîâb, II, 814-815)


1.Bkz. Buhârî, Cihâd, 76; Taberânî, Mûcemu'l-Kebîr, I, 292.
2.Bu sözüyle Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-, Hızır -aleyhisselâm-'ın Hazret-i Mûsâ'ya müdâhalesinden bahseden şu âyete işâret etmektedir:
"Duvara gelince bu, o şehirdeki iki yetim çocu un idi. Altında onlara âit bir hazîne vardı. Babaları da sâlih bir kimse idi. Rabbin istedi ki, o iki yetim çocuk rüşd ça larına erişsinler ve definelerini çıkarsınlar. (Bu) Rabbimden bir merhametti. Ben bunu da kendili imden yapmadım. İşte sabredemedi in şeylerin içyüzü budur." (el-Kehf, 82).
 
H

hayrunisa

Guest
Bu hâdise, sahâbenin bir başka sahâbeyle tevessülünü gösteren apaçık bir delildir. Ancak bu hâl, bâzılarınca tevessülün yalnız sâlih kimselerin hayatta oldukları zaman için mümkün oldu u, vefâtlarından sonra ise kendileriyle tevessülde bulunulamayaca ı şeklinde iddiâlara mevzu olmuştur. Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ile tevessülü yalnızca vefâtlarından öncesine tahsîs etmek, hakîkati yansıtmayan indî bir görüştür. Nitekim Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-'ın; "Yâ Rabbî! Biz sana peygamberimiz ile tevessül ederdik." şeklindeki ilticâsı, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz'in yalnız vefatlarından öncesine de il, vefatlarından sonrasına da şâmildir. Zâten Hazret-i Abbas -radıyallâhu anh- ile tevessülleri de onun -başka bir kimsenin de il- Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-'in amcası olması sebebiyledir. Yâni onun Fahr-i Kâinât -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz'in bir yakını olması dolayısıyla tevessülün nisbet edildi i makâm, vefât etmiş de olsa yine bizzat Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz olmaktadır. Bunun gibi evliyâullâhın büyüklerinin bâzıları hakkında da ölümden sonraki tevessül imkân ve îcâbı vâkîdir. 1
Bunun en açık misâllerinden biri şudur:
Âlimler ve ihtiyaç sâhipleri, selef-i sâlihînin büyüklerinden İmâm-ı Âzam'ın kabrini ziyârette bulunurlar ve onunla tevessül ederek faydasını görürlerdi. Nitekim bunlardan biri olan İmâm Şâfiî Hazretleri şöyle anlatır:
"Bir ihtiyacım oldu u zaman iki rekat namaz kılardım. Sonra Ebû Hanîfe'nin mezarına gider ve orada Allâh'a duâ ederdim. Onun bereketiyle ihtiyâcım derhal karşılanırdı." 2

1.Mevzû hakkında teferruatlı mâlumât için bkz. Zekeriya Güler, "Vesîle ve Tevessül Hadislerinin Kaynak De eri", İLAM Araştırma Dergisi, c. II, sayı 1, s. 83-132.
2.el-Heytemî, el-Hayrâtü'l-Hisân, s. 94.
 
H

hayrunisa

Guest
Öte yandan, sâlih ameller de müşkillerden kurtuluşa bir vesîledir. Hadîs-i şerîfte Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, geçmiş ümmetlerden yolculu a çıkan üç arkadaşın hâlini şöyle bildirir:
"Yolculuk esnâsında ya mura yakalanan üç arkadaş geceyi geçirmek için bir ma araya girer. Derken da dan bir kaya parçası düşer ve ma aranın girişini kapatır. Bunun üzerine onlar:
"Sâlih amellerimizle Allâh'a duâ etmekten başka çâremiz yoktur; bizi buradan Allâh'tan başka hiçbir şey kurtaramaz." derler.
Onlardan birisi, ana babasına olan itaatini vesîle kılar. Kaya biraz yerinden oynar fakat ma aradan çıkılacak gibi de ildir. İkincisi, Allâh korkusunu, hayâ ve iffetini vesîle kılar. Kaya biraz daha aralanır ama yine çıkılacak gibi de ildir. Üçüncüsü de, kul hakkına olan riâyetini vesîle kılarak Allâh'a yalvarır. Bunun üzerine kaya ma aranın a zından tamâmen kayar ve dışarı çıkarlar." 3
Duânın makbûliyyetine ve müstecâb olmasına vesîle olan di er bir müessir de esmâ-yı ilâhiyyedir.
Esmâ-yı ilâhiyyenin çokça zikredilmesi sûretiyle de Cenâb-ı Hakk'a bir kısım taleplerin kabulü yolunda ilticâda bulunmak da çok yaygın bir tevessül yoludur.
Âyet-i kerîmede:
"En güzel isimler (esmâ-i hüsnâ) Allâh'a âittir. O hâlde bu isimlerle O'na duâ edin!" (el-A'raf, 180) buyurulur.
Nitekim Hazret-i Âişe -radıyallâhu anhâ- vâlidemiz, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-'in şöyle duâ ettiklerini bildirir:
"Allâh'ım! Ben senin tâhir, tayyib, mübârek ve sana en sevimli olan isminle (o ismin hürmetine) Sen'den diliyorum. O isim ki, onunla sana duâ edildi inde icâbet edersin, Sen'den istendi i zaman verirsin, Sen'den merhamet taleb edildi inde rahmet edersin ve sıkıntıdan kurtulmak için onunla Sen'den yardım dilendi i zaman çıkış yolu ve genişlik verirsin."
Bu hadîs-i şerîfin devâmında Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, Hazret-i Âişe -radıyallâhu anhâ-'ya:
"- Yâ Âişe! Hangi ismiyle duâ edildi inde, Allâh Teâlâ'nın, o duâyı kabul edece ini bana ö retti ini biliyor muydun?" diye sormuş, Hazret-i Âişe -radıyallâhu anhâ-:
"- Anam, babam sana fedâ olsun yâ Rasûlallâh! Onu bana ö retiniz!" deyince de; -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz:
"- O isim sana ö retilmemeli yâ Âişe!" buyurmuşlardır. Bunun üzerine Hazret-i Âişe vâlidemiz oradan uzaklaşıp bir müddet oturmuş ve sonra gelip Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-'in başını öperek:
"- Yâ Rasûlallâh! Lütfen onu bana ö retiniz." demiş; Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz ise tekrar:
"- O ismi sana ö retmemeliyim yâ Âişe! Çünkü o isimle senin dünyâlık bir şey istemen (hiç de) uygun düşmez!" buyurmuşlardır.

3.Bkz. Buhârî, Edeb, 5, Enbiyâ, 53; Zikir, 100.
1. Bkz. Sübkî, Şifâü's- Sekâm fi Ziyârati Hayri'l-Enâm, s. 133-134.
 
H

hayrunisa

Guest
Hazret-i Âişe -radıyallâhu anhâ- sonrasını şöyle anlatıyor:
Bunun üzerine ben de kalkıp abdest aldım ve iki rekat namaz kıldıktan sonra Cenâb-ı Hakk'a şöyle yalvardım:
"- Yâ Rabbî! Ben Sen'i "Allâh" diye ça ırıyor, duâ ediyorum. "er-Rahmân", "el-Berr" ve "er-Rahîm" diye ça ırıyorum. Bildi im ve bilmedi im bütün esmâ-i hüsnâ ile Sen'i ça ırıyorum. Beni ba ışlaman ve bana merhamet etmen için sana duâ ediyorum!"
Âişe -radıyallâhu anhâ- vâlidemiz sözlerine devâmla diyorlar ki:
Ben bunları söyleyince Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- güldü ve şöyle buyurdu:
"- Şüphesiz o isim, senin duâda bulundu un isimler içindedir!" (İbn-i Mâce, Duâ, 9)
Enes bin Mâlik -radıyallâhu anh- da şöyle bir hadîs-i şerîf rivâyet eder:
Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bir adamı:
"- Allâh'ım! Ben, "Hamd sana mahsustur. Senden başka ilâh yoktur. Sen orta ı olmayan teksin. Sen bol nîmet verensin (Mennân). Gökleri ve yeri yaratansın (Bedî'). Sen celâl ve ikram sâhibisin!" diyerek Sen'den istiyorum!" şeklinde duâ ederken işitti. Bunun üzerine -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz:
"- Vallâhi bu adam, Allâh'ın ism-i âzamı ile istedi. O isim ki, Allâh Teâlâ, onunla istendi inde verir ve onunla duâ edildi inde icâbet eder." (İbn-i Mâce, Duâ, 9; Nesâî, Sehv, 58) buyurdu.
Bu ve benzeri hadîs-i şeriflerden anlaşılaca ı üzere, esmâ-i hüsnâ ile tevessül etmek de, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz'in sünnet-i seniyyesindendir.

Bâzı âlimler, genelde tasavvufî ıstılahlar olarak zikredilen "tevessül, istiâne, istigâse, istişfâ, teşeffu', teveccüh ve teberrük" lafızları arasında muhtevâ bakımından bir fark olmadı ını söylemişlerdir. 1
Yardım istemek mânâsına gelen bu kelimeler, tasarruf salâhiyetine sâhib Hak dostlarından gerek huzurlarında ve gerek de gıyablarında himmet taleb etmeyi ifâde eder. "Himmet taleb etmek" mânen üst derecede oldu una inanılan sâlih zâtlardan, maksûda vâsıl olma yolunda vesîle olmalarını istemektir. Bu ise, onların duâ, teveccüh, yakın ilgi ve alâkaları ile gerçekleşir.
Himmet kelimesi, ekseriyetle Allâh'ın velî kullarının yardımı hakkında kullanılır. Allâh'ın yardımından ise, "nusret" ve "tevfîk" gibi kelimelerle bahsedilir.
Esâsen, yardım edecek olan yalnız Allâh Teâlâ'dır. O'na yapılan duâlarda vesîlelere tevessül etmeyi, sanki Allâh'tan başkasından yardım talep etmek şeklinde telakkî etmek, muvâfık de ildir. Zîrâ, tevessülde kendisine yönelinen zât, ancak Hak Teâlâ'dır.
Âyet-i kerîmelerde buyurulur:


"... Yardım (nusret), sâdece ve sâdece Allâh katındandır&" (el-Enfâl, 10)
"Allâh size yardım ederse, artık sizi yenecek yoktur. Sizi yardımsız bırakırsa, ondan sonra size yardım edecek kimdir? Artık müminler ancak Allâh'a güvenip dayansınlar." (Âl-i İmrân, 160)
Abdullâh ibn-i Abbas -radıyallâhu anhümâ- anlatır:
Birgün, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-'in terkisinde bulunuyordum. Bana:
"Evlâdım! Sana birkaç söz belleteyim. Allâh'ı (yâni O'nun emir ve nehiylerini) gözet ki Allâh da seni gözetip korusun. Allâh'ı(n rızâsını) her işte önde tut ki, Allâh'ı önünde bulasın. Bir şey isteyeceksen Allâh'tan iste. Yardım dileyeceksen Allâh'tan dile! Ve bil ki bütün insanlar toplanıp sana fayda temin etmeye çalışsalar, ancak Allâh'ın senin için takdîr etti i faydayı temin edebilirler. Yine e er bütün insanlar, sana zarar vermeye kalksalar, ancak Allâh'ın senin hakkında takdîr etti i zararı verebilirler..." (Tirmizî, Kıyâmet, 59)
Bu hakîkati bütün müminler böylece kabul ettikleri gibi namazların her rekatında tilâvet edilen Fâtiha Sûresi'ndeki:



"(Rabbimiz!) Ancak sana kulluk eder ve yalnız Sen'den yardım dileriz." âyet-i kerîmesiyle de bu gerçe i ikrar hâlindedirler.
Nitekim Bedir Harbinde düşmana karşı yaşanan ilâhî yardım üzerine Cenâb-ı Hak âyet-i kerîmede Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-'e:
"Attı ın zaman sen atmadın fakat Allâh attı..." (el-Enfal, 17) buyurmuştur. Yâni yaşanılan her türlü mânevî yardım ve lutuflarda gerçek ve mutlak fâil, yalnız Allâh Teâlâ'dır.


Bâzı müminlerin -hiçbir şirk ve küfür kasdı taşımaksızın- Allâh'a yakınlaşma arzusuyla yaptıkları hâlisâne duâlarında, sâlihlerin mânevî yardımlarını ummaları, onların yâd edilmesiyle inmesi ümid edilen rahmetten bir teberrük mâhiyeti taşır. Bu, bir tür mânevî iklîmin, feyiz ve bereketin hâsıl olması içindir. Her şey, ancak ve ancak Allâh'ın dilemesiyle olur. Zâten kendisi vesîlesiyle isti âse edilen zât, mutlak fâil de ildir ve hakîkatte yardım eden sâdece Allâh Teâlâ'dır.
Bâzı kimselerin, sâlihlerin gıyablarında veya kabirlerini ziyâret esnâsında; "Ey filân zât! Bana şifâ ver! Benim şu ihtiyâcımı gider!" gibi sözlerle do rudan do ruya kendilerinden talepte bulunmaları, son derece yanlış ve şirke kapı aralayabilecek olan istigâse cümlesindendir. Şüphesiz bu tür istigâseler için birtakım te'viller yapılabilirse de, gâyet hassas olan tevhîd akîdesinin özünü zedeleyebilecek bu ve benzeri câhilâne hareketlerden şiddetle sakınılmalıdır. Müşkillerin bertaraf edilmesinde, kâinâtın sevk ve idâresinde, Allâh'tan gayrısının mutlak tasarrufunun bulunabilece i intibâını veren bu nevî ifâdeler, aslâ kullanılmamalıdır.
 

fzehra

YD Üyesi
 
Üyelik Tarihi
25 Ağu 2005
Mesajlar
9,365
Aldığı Beğeniler
1,490
Konum
İstanbul
VESİLE



el-Vesile kelimesinden türemiştir. el-Vesile: Bir şeye "istek" ile ulaşmadır. İstek-arzu anlamını içerdi inden "el-Vasile" ifadesinden daha özeldir (dar anlamdadır). Allah (c.c.) şöyle buyurur: "O'na vesile (yaklaşma yol) arayın" (el-Maide, 5/35).

Allah (c.c.)'a (yaklaştıran) gerçek vesile; ilim ve ibadetle onun yolundan gitmek ve şeriatın güzelliklerini benimsemektir. Kurbet (Allah'a yakınlık) gibi. el-Vasil, Allah'ı arzulayandır (Müfredât'tîr Ra ıb el-İsfahan, s. 560-561). İbnü'l-Esîr şöyle der: el-Vâsil; arzulayan-isteyen demektir. el-Vesîle; Kurbet, vasıta ve kendisiyle birşeye ulaşılabilen ve yakınlaşma sa lanabilen şey anlamındadır. Ço ulu, "vesâil'dir (en-Nihâye, 5/185).

el-Vesile kelimesi Kur'an-ı Kerim'de iki yerde kullanılmıştır:

1) Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:

"Ey iman edenler! Allah'tan korkun. O'na (yaklaşmaya yol) vesile arayın ve yolunda cihad edin ki kurtuluşa eresiniz" (el-Maide, 5/35). İbn Cerîr, âyeti şöyle tefsir eder; "O'na vesile arayın" yani "onu hoşnud edecek ameller işleyerek ona yaklaşmayı dileyin" (Tefsir'üt-Taberî, VI/226).

Hafız İbn Kesir de şunu kaydediyor: "O'na vesile arayın" İbn Abbas (r.a)'dan "yaklaşma" diye nakledilmiştir. Mücahid, Ebû Vail el-Hasen, Katâde, Abdullah b. Kesîr, Südd"ı, İbn Zeyd ve daha bir çok kişi aynı görüşü paylaşıyor. Katâde ayeti şu şekilde tefsir eder: O'na boyun e erek ve onu hoşnud edecek ameller işleyerek ona yaklaşın. Mezkûr imamların söylemek istedikleri de budur ve bu konuda müfessirler arasında herhangi bir görüş ayrılı ı yoktur (İbn Kesir Tefsîr, II, 53).

2. Allah (c.c.) şöyle buyuruyor: "Onların yalvardıkları bu varlıklar, Rablerine -hangisi daha yakın olacak diye- vesile ararlar; O'nun rahmetini umarlar ve azabından korkarlar. Çünkü Rabbinin azabı, sakınma a de er" (İsra, 17/57).

İbn Mes'ud (r.a) şöyle açıklar; (Âyet) bir gurup arap hakkında nazil oldu. Bunlar bir kısım cinlere tapıyorlardı. Cinler müslüman oldular. Onlara tapmakta olan insanlar ise (bunu) anlamıyorlar. Di er bir rivâyette ise "insanlar cinlere' ibadeti bırakmadılar" diye geçer (Müslim, Tefsir, 28, 29, 30; Buharî, Tefsir, 7). Hafız İbn Hacer ise şöyle açıklar: "Cinlere ibadet etmekte olan insanlar yine onlara tapmaya devam ettiler. Oysa ki cinler artık müslüman olduklarından ve onlarda rablerine vesile aradıklarından dolayı bundan razı olmuyorlardı." İbn Hacer, "Vesile'den kasıt, kurbet'tir" der (Fethu'l Bari, VIII, 249). el-Mu'cemu'l Vasît'te kurbet şöyle tanınırladır: "İyi ameller işlenerek kendisi ile Allah'a yaklaşılabilen"dir.

İbn Kesir'in sözü dikkate alındı ında görülüyor ki şu noktada müfessirler arasında herhangi bir görüş ayrılı ı söz konusu de ildir: Vesile'den kasıt; Allah'a boyun e erek ve onu razı kılacak işler yaparak ona yaklaşmaktır. Bunun da Kitab ve Sünnet dışında bir yerden anlaşılması olanak sızdır. Nitekim Allah (c.c.) şöyle buyurur: "Artık her kim, Rabbine kavuşmayı umuyorsa, iyi iş yapsın ve Rabbine ibadette hiçbir feyi ortak koşmasın"(Kehf 18/110). İbn Kesir bu konuda şöyle der: "Bu ikisi kabule şayan amelin iki unsurunu teşkil eder. Sırf Allah (c.c.) rızası için yapılması ve Rasûlullah (s.a.s)'ın şeriatına uygun olması gerekir. Hakkında Kitabdan ve sahih sünnetten bir delil bulunmayan bütün ibadetler ve ameller bid'attır. Zira Resûlullah (s.a.s) şöyle buyurur: "Her kim bizim bu işimizde (dinde) onda olmayan birşey ortaya koyarsa o merduddut (Buharî, Sulh, 5; Müslim, Akdiye, 17). Yine Rasûlullah (s.a.s) şöyle buyururlar: "En do ru söz Allah'ın kitabıdır, en güzel yol Muhammed (s.a.s)'in yoludur, işlerin en kötüsü sonradan icad olunanlardır (muhdest)'dır. Sonradan (dinde) icad edilen herşey bid'attır. Bütün bidatler sapıklık (dalalet)'tır. Her sapıklıkta ateştedir" (Müslim Cum'a, 43; Nesi, Salâtu'l Ideyn, 22).

Fıkıh usulünde yerleşik bir prensip vardır: İbadetlerde asl olan men' (caiz olmaması)'dir, ta ki bir delil bulununcaya kadar; adetlerde de aslolan ibahadır ta ki bir delil bulununcaya kadar. Allah (c.c.)'ın bize emretti i ibadetler ise mutluluk ve sıkıntı halinde ona yalvarmamız, ondan yardım istememiz ve ona sı ınmamızdır. Cenab-ı Allah buyuruyor ki: "Rabbiniz (şöyle) buyurdu; Bana duâ edin, size icabet edeyim. Çünkü bana ibadeti bırakıp büyüklük taslayanlar aşa ılanarak cehenneme gireceklerdir" (Mü'min, 40/60). Allah (c.c.) bizlere, tevessülün faydalı birçok çeşidini meşru kılmıştır ve ona yalvaranın duasını -di er şartlarını da yerine getirdi inde- icabet edece ini taahhüt etmiştir.

Müteahhirinin bir ço u, tevessül kelimesiyle duadaki tevessülü kasdetmişlerdir. Oysa durum -daha önce geçti i gibi- böyle de ildir.

Müteahhirinin örfünde yaygın olan tevessül üç çeşittir:

1- Meşru Tevessül: Hakkında Kitab'dan ve sahih hadislerden bir delil bulunan. Meşru Tevessül kendi içinde üçe ayrılır.

a) Allah (c.c.)'ın güzel isimlerinden veya yüce sıfatlarından biriyle ona tevessül. Örne in şöyle dua etmesi gibi: "Allah'ım sen Rahmân ve Rahim'sin, senden merhamet diliyorum..."

Bu konudaki delil şudur: "En güzel isimler Allah'ındır, o halde O'na o güzel isimlerle dua edin" (A'raf, 7/180). Yani Allah'a, en güzel isimlerini vesile edinerek dua edin. Allah (c.c.)'ın yüce sıfatları da buna dahildir. Zira Allah (c.c.)'ın isimleri, onun sıfatlarıdır. Cenab-ı Allah Süleyman (a.s)'ın tevessülünden şöyle söz eder; "Rahmetinle, beni iyi kullarının arasına kat" (Neml, 27/19). Rasulullah (s.a.s)'ın bu konudaki dualarından şu hadis-i şerif de bu konuya de inir. "Allah'ım! Gayb ilmin ve mahlukat üzerindeki kudretinle, e er hayat benim için hayırlıysa beni yaşat, e er ölüm benim için daha hayırlı ise beni öldür" (Nesai, Sehv, 62). Bu anlamda daha birçok hadis vardır.
 

fzehra

YD Üyesi
 
Üyelik Tarihi
25 Ağu 2005
Mesajlar
9,365
Aldığı Beğeniler
1,490
Konum
İstanbul
b) Dua eden kişinin işledi i amel-i safihle tevessülü; "Allah'ım sana olan inancımla ve senin için olan sevgimle ve rasulüne tabi olmamla beni ba ışla." Veya duacı, Allah (c.c.)'a olan sevgisi, ondan korkusu ve dilekleri için yaptı ı iyi işleri zikreden ve duasında bunlarla tevessur eder. Konuyla ilgili delil şudur: "Öyle kullar ki, "Ey Rabbimiz! İman ettik, öyleyse bizim günahlarımızı ba ışla, bizi ateş azabından koru!" derler" (Al-i İmran, 3/16). Görüldü ü gibi Allah (c.c.)'ın bâ ışlamasına vesile kılarak ameli salih (iman)'leri anarak dua edilebilir. Şu hadis de bunu ifade eder:

"Üç kişi ma araya girmişler ve (büyük bir kaya ile) ma ara üzerlerine kopanmış. Her biri yapmış oldu u iyi işlerle tevessül ederek Rabbine yalvarmış ve kaya kapının (çıkış bölümünün) önündeki kaya yarılmış ve böylece çıkmışlar..." (Buharî, İcâre,12; Müslim, Zikr, 100).

c) Yaşamakta olan salih bir insanın duasıyla yapılan tevessül: Sahabe-i Kiram (r.a) zor duruma düştüklerinde Rasulüllah (s.a.s)'a gider ve ondan kendileri için dua etmelerini dilerlerdi (bkz. Buharî, Cum'a, 34). Enes (r.a)'dan nakledildi ine göre, Hz. Ömer b. Hattab -onlara kuraklık bastı ında- Abbas b. Abdulmuttalib (r.a) ile istiska eder ve şöyle derdi: "Allah'ım biz (zamanında) nebimizle sana tevessül ediyorduk ve sen bize su gönderiyordun. (Şimdi ise) Nebimizin amcası ile sana tevessül ediyoruz, bize su gönder." (Enes) diyor ki: "Ve sulanıyorlardı" (ya mur ya ıyordu)." (Buharî, İstiska, 3; Fedail eshabinnebî, 11). Bu hadiste kastedilen mana şudur: "Ya mursuz kaldı ımızda, Nebimize (s.a.s.) gider. O'ndan bizim için dua etmesini talep eder ve onun duasıyla sana yaklaştırdık. Şimdi ise o vefat etti. Artık bizim için dua etmesi imkansız. Bu yüzden amcası Abbas'a yöneliyor ve ondan bizim için dua etmesini diliyor ve onun duasıyla Allah (c.c.)'a yaklaşıyoruz."

A'mâ hadisi de bu kabildendir. O Rasulüllah (s.a.s)'a gelmiş ve ondan dua etmesini istemiştir. O da a'maya, duasıyla Allah (c.c.)'a tevessül etmeyi ö retmiştir (Tirmizi Da'avât, 118; İbn Mace, İkame, 189).

2- Bid'at Olan Tevessül: Bu zâtlarla, makamla, hürmet, büyüklük ve benzeri şeylerle tevessül etmektir. Şöyle demek gibi; "Allah'ım, Muhammed (s.a.s)'in hürmetine veya Ka'be'nin hürmetine -veya benzeri şeylerle senden diliyorum..." Bu tür "tevessüller, hakkında bid'at oldu una dair açık delil bulunan tevessüllerdir. Bu sebeple hiçbir imamdan, cevazlarına dair bir nakil yoktur.

Hanefi kitaplarından (ed-Durrü'l Muhtâr)'da şöyle denmektedir: "et-Tatarhaniyye'de, el-Münteka'ya atfen, Ebû Yusuf dan o da Ebti Hanife'den naklen şöyle geçer: "Kişi Allah (c.c.)'a ancak onunla dua edilebilir. Bu konuda cevaz verilen duada şu âyetten anlaşılandır: "En güzel isimler Allah'ındır, o halde O'na o güzel isimlerle dua edin ". Rasûllerinin, nebilerinin, dostlarımın hakkı için "veya Beytin hakkı için" türünden ifadeleri kullanmak mekruh sayılmıştır (Hâşiyetü İbn Âbidîn, VI/396-397). Benzeri (bilgiler) bütün Hanefi metin ve şerh kitaplarının el-Mekruhat veya el-Hazr vel-ibâha bölümlerinde mevcuttur. Onlara göre mekruh harama en yakın olandır. İmam Muhammed'e göre ise cehennem azabı açısından "haram" gibidir. Nitekim Allâme İbn Abidin bunu el-Hazr ve'libaha bölümünün başlarında açıkça belirtmiştir. Bu yüzden selef-i salihinden bu tür bir tevessül naklolunmamıştır. Bu tür tevessüle cevaz verenlerin ileri sürdükleri deliller ya sahih olmayan hadislerdir veya kendisinden cevaz çıkmayan nasslardır. (el-Vesile) lafzının geçti i âyetlerle delil getirmeye çalıştıkları gibi. Daha önce de belirtti imiz gibi, ittifakla sabittir ki (burda vesileden) kasıt kurbe ve ta'ât'tır. Ayrıca az önce geçen Abbas (r.a) ile tevessül hadisi gibi. Halbuki bundan ancak dua ile tevessül oldu u anlaşılıyor. Zira, e er zât'larla ve makamlarla tevessül etmek (caiz) olsaydı, vefât etmiş olan Rasûlullah (s.a.s)'dan vazgeçip ondan daha az fazilete sahip olan Abbas (r.a) ile tevessül etmezlerdi. Zira Rasûlullah (s.a.s) hürmet ve makam açısından -ölü veya diri olarak- Abbas (r.a)'dan daha yücedir. Bunu ifade eden daha birçok deliller vardır.

3- Şirk olan Tevessül: Bu Allah (c.c.)'dan başka ölülerle, dirilerle ve hali hazırda bulunmayanlarla dua etmek ve menfaat sa lamak, sıkıntıları gidermek için onlardan yardım istemektir. Veya ondan şefaat ve dua dilemektir. (Şefaat ta dua çeşitlerindendir). Bu do ru anlamda tevessül olmamasına ra men, halkın cahil kesimi ve bazı ilim mensupları bu tevessül'ün (en azından) ihtilaflı tevessül oldu u imajını vermek amacıyla halkın kafasını bulandırıyorlar. Halbuki işin gerçe i, bu haram kılınan ve haramlı ında icma edilen tevessüldür. Allah (c.c.) şöyle buyurur: "Mescidler Şüphesiz Allah'ındır. O halde, Allah ile birlikte kimseye yalvarmayın" (el-Cinn, 72/18). "Kimseye" ifadesi belirsiz isimdir ve olumsuzluk ifadesinden sonra geliyor, dolayısıyla Allah (c.c.) dostu her kişiyi ve gönderilmiş her nebiyi kapsıyor. Allah (c.c) şöyle buyuruyor: "De ki: Öyleyse bana bildirin, Allah bana bir zarar vermek isterse, Allah'ı bırakıp da taptıklarınız, onun verdi i zararı giderebilir mi? Yahut Allah, bana bir rahmet dilerse, onlar onun bu rahmetini önleyebilir mi? De ki: Bana Allah yeter. Güvenip dayanacaklar, ancak O'na güvenip dayanırlar" (Zümer, 39/38).

İbn Teymiye bu konuda şöyle der; "Her kim Allah ile mahlukatı arasında -hükümdar ve teba'ası arasındaki aracılar gibi- aracılar oluşturursa, kişi kafir ve müşriktir. Öyle ki; kulların sorunlarını onlar Allah (c.c.)'a iletiyorlar, Allah (c.c.)'da kullarını onların aracılı ıyla hidayete erdiriyor ve rızıklandırıyor. Halk önce onlardan dilekte bulunuyor, onlar da Allah (c.c.)'dan diliyorlar. Kralların yanındaki aracılar gibi. Onlar halka (da) yakın oldukları için ihtiyaçları krallara onlar dile getirirler. Halk da edep göstererek kraldan dileklerini onların yapmalarını isterler. Veya halkın onlardan (önce) dilekte bulunması, belki direkt kraldan dilekte bulunmalarından daha faydalı olabilir. Çünkü o aracılar ihtiyaçlı (sıradan halk)'dan daha krala yakındır (dosttur). Her kim bu tarzda aracılar oluşturursa o kişi kâfirdir, müşrikdir. Ondan tevbe etmesi istenir e er tevbe etmezse öldürülür" (Mecmu'ul-Fetâvâ, I/126). İşte bu önceki müşriklerin şirkinin aynısıdır. Nitekim Allah (c.c.) şöyle buyurur: "Onlar Allah'ı bırakıp kendilerine ne zarar ne de fayda verebilecek şeylere tapıyorlar ve "Bunlar, Allah katında bizim şefaatçılarımızdır" diyorlar" (Yunus, 10/18).

Bunun Allah (c.c.)'a şirk koşmak oldu unu söyleyenler ço unluktadır. (Allâme es-Süveydî el-İkdü's-Semîn adlı kitabında, Şeyh Nu'man el-Âlûsî de ondan nakletmiştir. Cilâül Ayneyn, s. 442). Şeyh Abdü'l-Kadir el-Geylânî de, el-Ğunye adlı kitabında (ondan Nu'man el-Âlûsî) nakletmiştir. (Cilâü'l-Ayneyn, s. 487). Şeyh Sanâullah el-Halebî el-Hanefi de kitabında, velilerin keramet yoluyla yaşam ve ölüm sonrasına etki edebileceklerini ileri sürenlere karşı böyle birşey olmayaca ını söylemiştir (Abdurrahman b. Hasen, Minhâcü't-Te'sis ve't-Takdis, s. 48; Şeyt Ebu't-Tayyib Muhammed Şemsü'l-hak el-Azîm-âbâdî el-Hanefi, et-Ta'liku'l-Mu ni alâ sünen'id-Darukutnî, el-Akziye ve'l-Ahkâm bölümü, IV/225).

Ebu Eymen ed-DIMAŞKİ
 
Üst Alt