Yeniden Doğuş

  • 》》 Biraz mavi , biraz telaş , biraz bahar , biraz sessizlik ,biraz deniz kokusu, biraz huzur , bir parça turuncu ♧ Hoşgeldin Yaz ♧

Bir_Katre

RAHMETLE ANIYORUZ DEĞERLİ KARDEŞİM
 
Üyelik Tarihi
4 Ağu 2006
Mesajlar
5,632
Aldığı Beğeniler
50
Konum
Ağrı
Takım
Galatasaray
birinciabibl0.jpg


Bediüzzaman Said Nursi'nin talebelerinden Mehmet Emin Birinci (Birinci Ağabey), vefat etti. Tedavisini üstlenen Dr. Said Çeleğen, Birinci ağabeyin şuuru kapalı olduğu halde öğle ezanı öncesi abdest alma, ardından namaz kılma hareketleri yaptığını ve bu sırada ruhunu teslim ettiğini söyledi.

80 yıla yaklaşan ömrünü iman ve Kur'an hizmetinde geçiren Bediüzzaman Said Nursi'nin talebelerinden Mehmet Emin Birinci, 3 Nisan 2007 Salı günü tedavi gördüğü Üsküdar Hospital Türk'te Hakk'ın rahmetine kavuştu.
Dr. Said Çeleğen'in verdiği bilgiye göre, öğle ezanı sırasında ruhunu teslim etti. Birinci ağabeyin son anlarıyla ilgili olarak Dr. Said Çeleğen şunları söyledi:


"Sabah saat 09.00 sularında sekerât dediğimiz ölüm moduna girdi. Şuurunu kaybetmişti. Ama dudakları, duâ eder gibi sürekli kıpırdıyor, 'Allah' diyordu. Öğle ezanı okunmadan önce, yattığı yerde abdest alır gibi yaptı. Sonra ezan okununca namaza durur gibi hareketlerde bulundu. Böylece ruhunu teslim etti."

Hastanede yattığı müddetçe, tıpkı sağlığında olduğu gibi namazı vaktinde kılmaya özen gösterdiğini belirten Dr. Çeleğen, gelen ziyaretçilerine de hep namaz konusunda tavsiyelerde bulunan biri olarak Birinci Ağabeyin, ezan okunurken ve namaz kılarken vefat etmesinin oldukça dikkat çekici olduğunu kaydetti...


Mehmet Emin Birinci KİMDİR?

Mehmed Emin Birinci Ağabey, 1933'te Rize-Pazar Hisarlı köyünde dünyaya geldi. Üstad Bediüzzaman'ı ilk defa 1953'te İstanbul'da ziyaret etti. Öğretmenliği bırakarak Nur hizmetine girdi. Bundan sonra Bediüzzaman'ı pek çok defa ziyaret etti. Risale-i Nur'un neşir hizmetinde bulundu. Nur Risalelerini matbaada ilk bastıranlardandır.

Samsun mahkemesi

"O günlerde Mustafa Sungur Ağabey'in Samsun Ağır Ceza Mahkemesinde muhakemesi vardı. Samsun'da çıkan Büyük Cihad gazetesinde 'En Büyük İsbat' başlığı altında yazdığı yazıdan dolayı muhakeme olacaktı. Bafra'daki Muammer Efendi ile mahkemeye gittik.

"Birkaç tane başka davalar gördükten sonra, mübaşir 'Mustafa Sungur!' diye çağırdı.

"Jandarmalar tarafından kelepçeleri çözülen Mustafa Sungur'u ilk olarak mâsum yüzüyle maznun sandalyesinde gördüm.

"Hak ve hakikatı duyurmak, insanlığa gerçek saadeti sunmak için kendi hürriyetini kelepçeye vuran, büyük ruhlu Sungur'u işte o zaman tanımak şerefine erdim. Mahkeme müddetince hep o­na baktım, hep o­nu süzdüm, bir başka dava sebebiyle müdafaasını ezberlediğim Sungur, bu Sungur'du. Mahkeme reisinin:

"Bediüzzaman Said Nursî senin neyindir?' sorusuna karşılık:

"Üstadım, hocamdır!' cevabından başka mahkeme safahatından hiç bir şey aklımda yok... Ancak o­nun o andaki nuranî halinin ve davasına olan sadakatının bende akisleri var. Ve kollarına tekrar kelepçe takılarak hapishaneye giderken mütebessim çehresi gözlerimin önünde...

"Ertesi gün bir fırsatını bulup, hapishaneye ziyarete gittim. Hiç bir şikâyette bulunmadı. Hapishanede Risaleleri okutmadıkları için bana bir tane 'El-Munkızu Mineddalâl kitabını getir. Boş zamanlarımda mütalâa edeyim' dedi.

"İstediği kitabı alıp getirdim. Hapishanenin parmaklıkları arasından selâmlaşarak ayrıldık.

"Bu görüşmeler beni bir kat daha Risale-i Nur'un hakkaniyetine ve kudsî davanın hizmetlerine bağladı.

"O halet-i ruhiye ile memleketime döndüm ve arkadaşlara Samsun seyahatimi anlattım.


"İstanbul'a gelişim"

"Sene 1952... İki arkadaş, yatılı bir okula girmek için İstanbul'a geldik. Nihayet Deniz Astsubay Okuluna girmek için lüzumlu evraklarımızı tamamladık, muayenelerimiz bitti. Neticede bana dediler ki:

"Senin tansiyonun biraz yüksek, bunun için sen okula giremeyeceksin' ve ben okula giremedim. 'Tevekkeltü Alâllah' deyip neticeyi beklemeye başladım. Bir müddet yakın akrabalarımın yanında kaldıktan sonra bir otelde kâtiplik yapmaya başladım.

İstanbul'daki mahkeme

"O günlerde Hür Adam Gazetesinde bir haber gördüm.

"Bediüzzaman Said Nursî Hazretlerinin yarın mahkemesi var' diyordu. Dizlerimde mecâl kalmamıştı. Heyecandan titredim. Birkaç yıldan beri nurlu kitaplarını okuduğum büyük ve eşsiz Üstadı görmek nasip olacaktı. Muhakeme olacak yeri öğrendim ve erken saatlerde mahkeme koridorunda beklemeye başladım. Kısa zaman içinde koridor tamamen doldu. Mahkeme saati yaklaşınca o kadar izdiham oldu ki, aşağıdaki caddeden tramvaylar geçemez oldular, otobüsler yollarını değiştirdiler. (O zamanki Adliye, şimdiki Büyük Postahanenin üst katı idi).

Halk, Adliyenin karşısındaki evleri ve hanları doldurmuş muazzam kalabalığa temaşa ediyordu. Mahkeme saati yaklaştı ve aziz Üstad, hasretini her an bütün duygularımla hissetiğim büyük insan, tarihî şahsiyeti ve kıyafetiyle koridorun başında göründü. Telaşsız ve fütursuz, vakur adımlarla dim dik yürüyerek binlerce kendisini karşılayanları iki eliyle selâmlayarak mahkeme kapısına kadar geldi. Yanında üniversitede okuyan sadık talebeleri vardı. Mahkeme kapısı açılınca kendimi içerde buldum. Yüç kişilik yere binlerce kişi girmek istiyordu. Mahkeme reisi bu izdiham karşısında mahkemenin cereyan edemeyeceğini, salonun boşaltılmasını rica etti. Fakat hiç kimse istifini bozmadı. Birkaç dakika sükûttan sonra Üstadın dönüp taleberine bir bakması kâfi geldi ve kalabalık bir anda dışarıya çıktı. Fakat yine biz mahkemeyi içerde ayakta dinledik.

Akşehir Palas'ta

"Üstadın Akşehir Palas'ta kaldığını öğrenince ertesi günü hemen otele gittim. Görüşmek istedim. Mahcubiyetimden ve heyecanımdan ısrar edemiyordum. Yanında kalan ve hizmet eden Üniversiteli Nur Talebelerine gıbta ediyordum. Ne olurdu ben de o­nların yanında bulunaydım, diye coşar bir arzu ile istiyordum. Kaç kere Akşehir Palas Oteline gittimse de orada görüşmek nasip olmadı.

"Yine bir defasında görüşmek için gittiğimde o zaman hizmetinde bulunan Üniversiteli Muhsin Alev dedi ki: Üstad yarın karşımızdaki küçük camide Cuma namazına gidecek, sen de gel oraya, görürsün.' Gittim. Üstad arka tarafta müezzin mahfelinde namaza durdu. Ayaklarındaki çorapları çıkarmıştı. Çok dikkatli bakıyordum. Her selâmdan sonra dişlerini misvaklıyordu. Namaz bitti. 'Sübhânallah, Elhamdülillah, Allahüekber...' Sonra herkes dua etmeye başladı. Ben baktım Üstada. Tesbihatı bitirmediğinden bir eliyle tesbih çekiyor, diğer elini kaldırmış, umumî duaya amin diyordu. Namazdan sonra görüşmek yine nasip olmadı. Bu arada Abdülmuhsin Alev'in kaldığı Süleymaniye'deki evine gitmeye başladım. Yavaş yavaş orada Risaleleri daha fazla okuyabiliyordum. Hem de oraya gelenlerle beraber okuyorduk.

"Bir gün Abdülmuhsin, benim bulunduğum otele gelerek 'Filan gazetede bir haber var. o­nu Üstad görmek istiyor, tanıdığın bir bayi varsa, para vermeden emaneten o gazeteyi al, sonra iade edersin? dedi. Ben de gittim, aldım, sonra bayiye geri verdim.

"Yine bir başka gün Abdülmuhsin yanıma gelerek 'Üstada sormak istediğin, yazılmasını arzu ettiğin bir sualin var mı? Üstad soruyor. Sualin varsa söyleyelim' dedi. Hiç unutmam. Demiştim ki: 'Namazın ta'dil-i erkânına dair bir kitap yazsa iyi olur.' Gülümsüyordu. Gitti. Ve o­ndan birkaç gün sonra bir bavulla bana gelerek, 'Bunlar senin yanında biraz kalsın. Üstad Hazretleri Akşehir Palas'tan çıkıyor. Fatih'teki Reşadiye Oteline gidecek. Bunları bir müddet sonra alacağız' dedi. Üstadın eşyaları imiş. Bir müddet sonra aldılar. Ve Üstad Akşehir Palastan Reşadiye Oteline gitti.

"Üstadı ilk ziyaretim"

"Artık sabrım tükenmişti. Ne yapıp yapıp Üstadı görecektim. Aradan birkaç gün geçtikten sonra Fatih'e gittim. Reşadiye Otelini buldum. 'Falan odada kalıyor' dediler. Çıktım. Beni Abdullah Yeğin Ağabey karşıladı. Ve Üstadın hizmetinde bulunanların kaldıkları odaya götürdü. Üstad kendi odasından bir ara abdest almak için çıkınca tekrar odasına giderken beni gördü. 'Bu kimdir?' diye sormuş olacak ki, biraz sonra beni çağırdılar, gittim. Titreyerek, çekinerek, ürkerek Üstadın odasına gittim. Elini öpmek için yaklaşırken bana işaret ederek 'otur' dedi, oturdum. O esnada Hz.Üstad, Türk Milliyetçiler Derneği tarafından Süleymaniye Camiinde okutulmakta olan Mevlid-i Şerifi küçük el radyosundan dinliyorlardı.

"Mevlid yayını bitince kalktım ve büyük Üstadın elini öptüm. Hz. Üstad da alnımdan öperek nereli olduğumu ve ne yaptığımı sorunca dilim tutulmuştu. Orada beni tanıyanlar cevap verdiler. Risale-i Nuru okuduğumu, elimden geldiği kadar hizmet ettiğimi söylediler. Hz. Üstad bana dönerek:

"Seni, hem Zübeyir, hem Bayram, hem Ceylân, hem Hüsnü, hem Tahirî, hem de Abdülmuhsin gibi kabul ettim. Risale-i Nur'a hizmet eyle' dedi.

"Kendime geldiğim zaman, o mübarek zatın sıcacık eli hâlâ şakaklarımdaydı. Ruhumla birlikte bir anda bütün duygularımın yıkandığını hissetim. İkindi namazını oradaki arkadaşlarla kıldıktan sonra otelden ayrıldım.Bütün vücudumda bir hafiflik, bir rahatlık hissediyordum. Büyük Üstadın elini öpüp, o­nun mübarek duasına nail olmanın huzuru ve saadeti gönlümde bambaşka ufuklar açmıştı. Hele bana iltifat ederek bizzat kendine hizmet eden has talebeleri arasına dahil etmesinin sevinci içimi daha bir başka yakmakta idi. Tarifi imkânsız bir saadete kavuştuğumu hissediyordum.

Sabah dersleri

"Sabah namazını evde kılıp çıkıyor, sabah derslerine Aksaray ve Saraçhanebaşı'ndaki parka münavebeli gidiyorduk. (Aksaray ve Saraçhanebaşı'nın şekli o zaman başkaydı.) Sabahın erken saati olduğu için etraf sessizdi. Oralarda bir-iki saat Risale-i Nur'dan okur ve tefekkür ederdik. Ara-sıra bazı kimseler de derslerimize iştirak ederlerdi.

"Yine bir gün Aksaray parkında Risale-i Nur'dan haşre dair bir bahis okunmaktaydı. Bir genç karşı kanepeye oturmuş bizi dinliyordu. Her meseleyi olduğu gibi, haşir meselesini de iki kere dinliyordu. Her meseleyi olduğu gibi, haşir meselesini de iki kere iki dört eder derecesinde isbat eden Risale-i Nur'un muknî ve müdellel izahlarına o genç hayran kalmış, bilhassa 'İncir ağacı kendisi çamur yer, yavrusu hükmündeki meyvelerine süt içirir' mealindeki cümle çok hoşuna gitmiş. Bundan sonra derslerimize devamlı gelmeye başladı. Artık yavaş yavaş arkadaşlara ısındım. Beraber hizmete devam ettik. Bir gün Abdülmuhsin 'Arkadaşlar! Üstad bir yerde diyor ki: 'Ben dünya yükümü bir elimle kaldırabilirim' (elindeki büyükçe bir bohçayı göstererek), 'İşte Üstadın dünyadaki malı mülkü, hepsi bu kadar' dedi.

Üstad beni İstanbul'a istiyor

"1953 senesi içinde Üstad Bediüzzaman tekrar İstanbul'a gelmiş bulunuyordu. Bir gün bir telgraf aldım. Telgrafta 'Üstad seni İstanbul'a istiyor, acele gel' deniyordu. Bu telgraftan birkaç gün önce Millî Eğitim Müdürlüğünce ortaokul mezunlarına öğretmenlik için ihtiyaç olduğu ilân edilmiş, ben de müracaat etmiştim. Talebelere îman hakikatlarını anlatmak hissi galebe çaldığı için Aziz Üstadın davetine icabet etmeme hamakatını gösterdim. Hata ettim. Fakat kısa bir zaman sonra tokadını da yedim.

"Gerçi kısa sayılacak zamanda çocuklara çok şey öğrettim, örnek hareketler gösterdim. Hem dünyevî, hem uhrevî meseleleri birleştirerek akıl, kalb ve vicdanın nurlanmasını temine çalıştım. Fakat bütün bunlar Hz. Üstadın hizmeti yanında bir zerre bile olamayacağını sonradan öğrendim. Ama iş işten çoktan geçmişti.

Son müdafaa celsesi

"Son müdafaa celsesi... Çok kalabalık bir dinleyici ve Risale-i Nur'un hakikatlerinden mülhem hazırlanan müdafaası ile genç avukatımız Bekir Berk, müdafi mevkiinde. Kendisine has üslûbuyla hey'et-i hâkimeye; otuz yıllık baskı, terör, zulüm ve işkence ile din-i İslâma vurulan ve fakat vurdukça geri tepen alçakça silâhların muhasebesini yapmakta, karanlık devirlerin milletçe çekilen ızdıraplarını dile getirmektedir. Ve nihayet Üstad Bediüzzaman'ın iman ve Kur'ân'a hizmet eden bu vatanın en sadık ber evlâdı olduğu, Risale-i Nur'un millet ve gençliğin mâneviyatını kurtaran eser külliyatı olup, herkesin o­na muhtaç bulunduğunu belirterek o­ndan istifade edilmesi gereğini müdafaalarında uzun uzun izah etti. İttifakla beraatimize karar verilen mahkemede her maznun kendine ait ithamları cevaplandıran birer müdafaa hazırlamıştı.

Mahkeme sonra

"Mahkeme safahatı, itham ve iddialara verilen cevap ve yapılan müdafaalar sayesinde büyük çapta Risale-i Nur'un müsbet manâda ilânatına vesile olmuştu. Demek kader-i İlâhî'nin bir cilvesi idi ki, basit bir sebepten meydana gelen bu hapis musibeti, inâyet-i Hakla rahmete çevrilmiş ve hakikat-i Nuriye'nin mânevî fütuhatı dalga dalga memleket afakında yayılmıştı.

"Biz hapiste iken Fırıncı Ağabey (Mehmed Nuri Güleç) Üstad Hazretlerinin ziyaretlerine gittiğinde Üstad, 'Kardaşım ehl-i dalâlet Demokrat Hükümetle aramızı açmak istiyor. Şimdi bana da gelseler hiç itiraz etmeden bağlamaları için kollarımı uzatacağım. Merak etmeyiniz taarruz o­ndan bire indi' dediklerini bize nakletti.

"Hazret-i Üstadın bu beyandan maksadı; millet ekseriyetinin toplanarak meydana getirdiği Demokrat Hükümeti muhafaza etmek suretiyle din düşmanlarına fırsat vermemek ve Nur Talebelerinin hükümetine aleyhine geçmelerine mani olmak ve ikaz etmekti.

"Vatan, millet, din hesabına Kur'ân hakikatlerini neşretmek suretiyle asrımız insanlarının maddî-mânevî huzur ve saadetini temin etmekten ve iman-ı tahkikîyi kalb ve gönüllere nakşetmekten başka gaye takip etmeyen Nur Talebeleri, hiç bir zaman tahriklere kapılmamışlar, her zaman olduğu gibi o zaman da itidal ve temkinle hareket ederek müfterilerin plânlarını akîm bırakmışlardı.

Annemi ziyaret ettim

"Mahkememiz beraatle neticelenip dâvâ sona erdikten sonra, dört senedir gidemediğim şimdi merhum validemin ziyaretine gittim. Okumuş olmamasına rağmen Allah'a olan kuvvetli îman ve teslimiyetle dop dolu buldum. Her gittiğimde söylediği gibi, yine tekrar sordu:

"Ne zaman döneceksin?' 'Ona göre, o gece evde kalmadan Allah'a ısmarladık deyip gidebilirdim.)

"Kaç gün kalabileceksin demezdi rahmetli anam... Şefkatini, sevgisini hep gizli tutar, göz yaşlarını hep içine akıtırdı.


"Ne yapalım evlâdım, işlerin, güçlerin fazla, seni bekleyen hizmetlerin var. Âhirette inşallah beraber oluruz' diye kendini avuturdu. Komşular o­nun bu haline hayret eder, 'Bir tek oğlun var, niye salıveriyorsun, biraz yanında kalsın ya!' diye sitem ederlerdi. O ise hiç oralı olmaz, mütevekkilâne, sabûrâne kaderin çizdiği istikamete boyun eğerdi. Senenin hemen her günü oruç tutar, hiç kimseyi asla incitmezdi. Köylü o­na melek gibi bir insan nazariyle bakardı. Mahallî tabirle, 'Cennet böceğidir bu kadın' diyorlardı. Yemeğini yemeyen kimse yoktu köyde. Öylesine masumdu. Allah rızası için yapamayacağı fedakârlık yoktu.

"Annem yetmiş-yetmiş beş yaşlarındaydı. Kendi yaşını kendiside bilmezdi pek, Cihan Harbinden tutardı hesabını, 'Seferberlikte yeni yetme kızdım' diyerek, yaşını bulmaya çalışırdı.

"Tahsil görmemişti. Yalnız Kur'ân okumasını bilirdi. Tarla işlerinden fırsat buldukça koyun postundan seccadesine çömelir, bir dervişin ahenkli yalpasıyla sağa-sola yalpalayarak Kur'ân'ını, evradını okurdu.


"Şeriatı getireceksiniz ha!"

"Anamdı. Başımı kucağına koyup beni büyüten anam... Çileli günlerin bütün ızdırabını yüreğine gömerek bana, kardeşlerime hep iyiyi, hep güzeli anlatan anam, Allah'ın varlığını, birliğini, yüceliğini yüreğinin inançlı köşesinden fışkıran kelimelerle körpe dimağımızı yoğurmaya çalışan anam. Ben Ankara hapishanesinde iken anam da 'Devletin temel nizamlarını dinî inanç ve akidelere uydurmak maksadiyle propaganda yapmak' suçundan yargılanıyordu. Oysa devleti de temel nizamlarını da bilmiyordu, propaganda kavramından habersiz bulunuyordu, ama savcı parmağını namlu gibi yüzüne uzatıp uzatıp çekiyor, sesindeki tehdit pürüzleri salonun grî duvarlarını sıvayarak. 'Sen şeriatı getireceksin ha!... ' diye itham ediyordu.

"Anlamıyor, öyle tuzağa düşmüş serçenin ürkekliğiyle bakıyordu anam. Mahkemeye ilk çıkışıyda. Duruşunda bir azamet vardı herşeye rağmen. Bazılarını ürküntü dolu görünen bakışları savcıya meydan okur gözükmüş olacaktı. Hiddetine hiddet, hücumuna hücum katarak ithamını tazeliyordu:

"Şeriat getireceksin ha!' Anamın yanında halam, o­nun yanında kızkardeşlerim vardı. Halam ellisini geçmiş, anam ise yetmişini sürüyor. Ve savcı bey durmadan, dinlemeden ithamlarını sıralıyordu:

"Şeriat getireceksiniz ha!..

"Ayin yapıyorsunuz ha!..

"Dini siyasete âlet ediyorsunuz ha!..

"Yaşlı mahkeme reisi tereddüdün engebeli boğumlarıyla boğuşuyordu. Belli ki dört köylü kadının temiz inançları o­nu da etkilemiş, siyasetin ne demek olduğunu bilmediklerinden emin, nasıl siyaset yapabileceklerini düşünmeye başlamıştı. O tereddüd içinde bir savcıya bakıyor, bir maznunlarda gözlerini dalgalandırıyor, oradan granit kadar sessiz dinleyen halkla bütünleşiyordu. İhtimal kafasının içinde buruk, acı ve hattâ biraz komik bir sual dönüp dolanmakta idi: 'Şeriatı bunlar getirecek, vay canına!..
 

Hafız_70

YD Üyesi
 
Üyelik Tarihi
29 Eyl 2007
Mesajlar
8,243
Aldığı Beğeniler
6,432
Takım
Fenerbahçe
Allah razı olsun Bir Katre kardeşim.Dünyaya gelmişler İslamı en güzel şekilde yaşamışlar,en güzel şekilde hizmetlerini etmişler.Allah onlardan ebeden razı olsun inşaAllah.
Bu güzel hizmetiniz için Allah sizden de razı olsun
 

Geceler

Sükut_u Sonbahar
 
Üyelik Tarihi
11 Nis 2007
Mesajlar
24,205
Aldığı Beğeniler
22,175
Takım
Fenerbahçe
Allah(c.c)razi olsun Bir Katre kardesim cok uzun olmasina ragmen gercekten cok güzel okunmasi gereken bir paylasim emegine saglik cok tesekkürler
Selam ve Dua ile........
 

Acizane

hizmet..hicret..sehadet..
 
Üyelik Tarihi
15 Eki 2007
Mesajlar
3,148
Aldığı Beğeniler
27
Konum
ankara
Takım
Diğer
raabbim ebden razı ve memnun olsun hizmetinizi kabul etsin en güzel şekilde abim bilgilendirdiniz bizirabbim dünya ve ahiret mutluğuna nail eylesin
ashab-i kiram gibi bizleri birbirine dostve birbirleri için yaşayan insanlar eylesin salihlerin duasıyla abim

selametle
selamunaleyküm
 
Üst Alt