- Üyelik Tarihi
- 6 Tem 2011
- Mesajlar
- 154
- Aldığı Beğeniler
- 0
Usul ve metot,
Bir işin ve icraatın yapılmasında kullanılan yöntem, yol, tarz, manalarını içeren “Usul ve metot” kelimeleri, Şark edebiyatında “usul”, Garp edebiyatında “metot” olarak kullanılmaktadır. Biz de edebiyatımızda her iki kelimeyi kullanıyoruz. Kelimelerin önemi manalarındadır. Zannederim, bu kelimelerden ilham alınarak “her yiğidin bir yoğurt yiyişi vardır” “at binicisine göre kişner” gibi deyimler üretilmiş. Bu yüzden olabilir ki herkesin iş ve idare yönetimi kendine has oluyor. Mesele böyle olunca iş başına geçen herkes kendi yiğitliğine göre bir yol tutturup gidiyor. O zaman diğer yiğit onun karşısına çıkıyor, onun yoğurt yiyiş şeklini beğenmiyor. Bu yüzden sürtüşme ve çatışma başlıyor.
Oyun kuralına göre oynanır. Kuralsız oyun oynanmaz. Oyunda kural olmazsa oyundan çıkanın yerine giren neye göre oynayacak düşüncesi kargaşa yaratıyor. Devletin, hukukun, tıbbın, maliyenin, askerin, sosyal ve teknik işlerin kuralları vardır. Hiçbir iş kendine özel kural ve prensiplere dayanmadan icra edilemez. Edilirse hayatın nizamı bozulur!
Kalkınan, gelişen, inkişaf eden özel kişiler dâhil, şirketler, devletler; kural ve prensiplerle kalkınır, mutlu ve huzurlu olur. Avrupa’ya giden insanlarımız neden geri dönmüyor? Çünkü orada mutlu ve huzurlu bir hayat var. Şark ülkelerinden, değişik sebeplerle kaçan, binlerce insan, neden canı pahasına Avrupa ülkelerine iltica etmek için kendini denize atıyor? Çünkü gideceği yerde insanca bir hayat yaşayacağına inanıyor. Bu örnekleri sizler daha da çoğaltabilirsiniz.
Bugün, kural ve prensiplerle kalkınan ülke, toplumları huzur ve refahını sağlamış toplumlardır. Kalkınmanın temel faktörü insandır. İnsanın eğitimli, doğru, adaletli, kurallı ve prensipli çalışması refah ve huzur getirir! “Adalet mülkün temelidir” sözüne inanan toplumun kalkınamaması, huzur ve refahı yakalayamaması karşısında şapkasını önüne koyup düşünmesi lazım. Adaletsizlikle temeli sürekli sallanan bir mülkte oturanlar hiçbir zaman huzur ve sükûnet bulamaz! Hak ve adalet hayatın merkezinde ve insanın fıtratında bulunmaktadır. Buna uyulmazsa her şey bozulur. Herkes kendi nefsi için istediğini başkası için de istemeli, istemediğini istememelidir. Dünyada adalet namına hiçbir hüküm bulunmasa ve insanlar sadece bu gerçeğe uysa kanuna gerek kalmayacak. Yaratan, ölçüyü bile insanın içine koymuş. Yazımı, tarihi bir hikâye ile bitireyim.
“Fatih Sultan Mehmet'in Yargılandığı Mahkeme...
(bu yazı, memurlar.net sitesinden alınmıştır.)
Fatih Sultan Mehmet`in yargılanıp elinin kesilmesine karar verilen dava, Üsküdar Gülfem Hatun Mahallesi`ndeki 11 numaralı kırmızı taş binada görülmüştü. 1941`den sonra ofis, terzi, kuaför ve halı dükkânı olarak kullanılan binanın izine yıllar sonra ulaşıldı. İstanbul’un ilk kadısı Hızır Bey.
Fatih, şehrin sadece imarı ile uğraşmadı. İlk İstanbul kadısının da atanmasını sağladı. Bursa Müderrisi Hızır Bey, şehrin ilk kadısı olarak atandı. Geçimlik olarak da kendisine Kadıköy bölgesi verildi. Zaten bölgenin isim hikâyelerinden bir tanesi de buradan gelmektedir.
Tarihi olayın hikâyesi ise şöyle:
İstanbul`u fetheden Fatih Sultan Mehmet, fethin üzerinden yaklaşık on sene sonra cami inşasında kullanılacak iki mermer sütunu Sinan Atik isimli Rum mimara (bazı kaynaklarda bu mimarın ismi Khristodoulos...
Fatih Sultan Mehmet, fetihten on yıl sonra da Mimar Atik Sinan’a, kubbesi Ayasofya’dan daha büyük bir cami yapması için emreder.
Atik Sinan her ne kadar bu işe, emrin başım üstüne diyerek başlasa da malzemeler arasında bulunan yüksek mermer sütunları kendi hesabına göre ölçüp biçip üç arşın kestirdikten sonra yaptığı cami Fatih’in istediği ölçüde heybetli olmaz.
Fatih Sultan Mehmet, yeni yapılan camiyi görünce, kubbesi Ayasofya’dan daha büyük olsun, emrine neden uyulmadığını sorar. Mimar; büyük bir depremde caminin yıkılacağından korktuğu için kubbesini Ayasofya’dan daha küçük yapmak zorunda kaldığını ve bu yüzden sütunları kestirdiğini söyler.
Fatih, mimarın hem Ayasofya’yı (emrine rağmen) özellikle kayırdığını düşündüğü için hem de kendinden izin alınmadan böyle bir işe kalkıştığı için mermer sütunları kesen ellerin kesilmesi emrini verir...
Mimar Atik Sinan bunu özellikle yapmadığını, hesaplarına göre Ayasofya’nın kubbesinden daha büyük bir kubbenin, ilk depremde yıkılacağını düşündüğünü söyler ama emir büyük yerdendir ve geri dönüşü yoktur. Fakat çevresindekilerin de cesaretlendirmesiyle, mimar haklılığına olan güvenini daha da bir pekiştirir ve İstanbul’u fetheden, fatihler fatihi, Padişah Fatih Sultan Mehmet’i mahkemeye verip hakkını aramak için Kadı Hızır Bey’e şikâyet eder...
Bizzat Fatih Sultan Mehmet tarafından atanmış, Osmanlı adaletini simgeleyen Kadı Hızır Bey, mimarı dinleyip dava açılması için haklı sebep olduğuna kanaat getirir ve Fatih Sultan Mehmet’in mahkeme edilmesine karar verir...
Fatih mahkemeye gelir ve duruşma başlar; Fatih Sultan Mehmet çok büyük bir insan olabilir ama emrindeki birini mahkeme etmeden cezalandırmıştır. Karşı taraf savunmasını yapar, mimar gerekçelerini açıklar ve kadı kararını verir: Fatih Sultan Mehmet suçlu bulunur ve kendisi de mimara uyguladığı cezayla yani elleri kesilerek cezalandırılacaktır...
Bunu duyan Mimar Atik Sinan kulaklarına inanamaz ve kadıya yalvararak şikâyetini geri çeker. Kadı, bunu göz önünde bulundurarak cezayı maddi tazminata çevirir ve mimara yüklü bir miktarda para verilmesine karar verir...
Evliya Çelebi`nin aktardığına göre, karardan sonra Fatih, çıkardığı demir sopayı kadıya göstererek; "Eğer sen Allah`ın hükmünü uygulamayıp, elimi kesmeye beni mahkûm etmeseydin bununla başını paramparça ederdim" der. Kadı Hızır Bey de sakladığı kamayı çıkararak cevap verir: "Sen de benim hükmümü kabul etmeseydin, ben de bununla seni delik deşik ederdim" der”
03. 12. 2015
Durmuş Göktekin
Bir işin ve icraatın yapılmasında kullanılan yöntem, yol, tarz, manalarını içeren “Usul ve metot” kelimeleri, Şark edebiyatında “usul”, Garp edebiyatında “metot” olarak kullanılmaktadır. Biz de edebiyatımızda her iki kelimeyi kullanıyoruz. Kelimelerin önemi manalarındadır. Zannederim, bu kelimelerden ilham alınarak “her yiğidin bir yoğurt yiyişi vardır” “at binicisine göre kişner” gibi deyimler üretilmiş. Bu yüzden olabilir ki herkesin iş ve idare yönetimi kendine has oluyor. Mesele böyle olunca iş başına geçen herkes kendi yiğitliğine göre bir yol tutturup gidiyor. O zaman diğer yiğit onun karşısına çıkıyor, onun yoğurt yiyiş şeklini beğenmiyor. Bu yüzden sürtüşme ve çatışma başlıyor.
Oyun kuralına göre oynanır. Kuralsız oyun oynanmaz. Oyunda kural olmazsa oyundan çıkanın yerine giren neye göre oynayacak düşüncesi kargaşa yaratıyor. Devletin, hukukun, tıbbın, maliyenin, askerin, sosyal ve teknik işlerin kuralları vardır. Hiçbir iş kendine özel kural ve prensiplere dayanmadan icra edilemez. Edilirse hayatın nizamı bozulur!
Kalkınan, gelişen, inkişaf eden özel kişiler dâhil, şirketler, devletler; kural ve prensiplerle kalkınır, mutlu ve huzurlu olur. Avrupa’ya giden insanlarımız neden geri dönmüyor? Çünkü orada mutlu ve huzurlu bir hayat var. Şark ülkelerinden, değişik sebeplerle kaçan, binlerce insan, neden canı pahasına Avrupa ülkelerine iltica etmek için kendini denize atıyor? Çünkü gideceği yerde insanca bir hayat yaşayacağına inanıyor. Bu örnekleri sizler daha da çoğaltabilirsiniz.
Bugün, kural ve prensiplerle kalkınan ülke, toplumları huzur ve refahını sağlamış toplumlardır. Kalkınmanın temel faktörü insandır. İnsanın eğitimli, doğru, adaletli, kurallı ve prensipli çalışması refah ve huzur getirir! “Adalet mülkün temelidir” sözüne inanan toplumun kalkınamaması, huzur ve refahı yakalayamaması karşısında şapkasını önüne koyup düşünmesi lazım. Adaletsizlikle temeli sürekli sallanan bir mülkte oturanlar hiçbir zaman huzur ve sükûnet bulamaz! Hak ve adalet hayatın merkezinde ve insanın fıtratında bulunmaktadır. Buna uyulmazsa her şey bozulur. Herkes kendi nefsi için istediğini başkası için de istemeli, istemediğini istememelidir. Dünyada adalet namına hiçbir hüküm bulunmasa ve insanlar sadece bu gerçeğe uysa kanuna gerek kalmayacak. Yaratan, ölçüyü bile insanın içine koymuş. Yazımı, tarihi bir hikâye ile bitireyim.
“Fatih Sultan Mehmet'in Yargılandığı Mahkeme...
(bu yazı, memurlar.net sitesinden alınmıştır.)
Fatih Sultan Mehmet`in yargılanıp elinin kesilmesine karar verilen dava, Üsküdar Gülfem Hatun Mahallesi`ndeki 11 numaralı kırmızı taş binada görülmüştü. 1941`den sonra ofis, terzi, kuaför ve halı dükkânı olarak kullanılan binanın izine yıllar sonra ulaşıldı. İstanbul’un ilk kadısı Hızır Bey.
Fatih, şehrin sadece imarı ile uğraşmadı. İlk İstanbul kadısının da atanmasını sağladı. Bursa Müderrisi Hızır Bey, şehrin ilk kadısı olarak atandı. Geçimlik olarak da kendisine Kadıköy bölgesi verildi. Zaten bölgenin isim hikâyelerinden bir tanesi de buradan gelmektedir.
Tarihi olayın hikâyesi ise şöyle:
İstanbul`u fetheden Fatih Sultan Mehmet, fethin üzerinden yaklaşık on sene sonra cami inşasında kullanılacak iki mermer sütunu Sinan Atik isimli Rum mimara (bazı kaynaklarda bu mimarın ismi Khristodoulos...
Fatih Sultan Mehmet, fetihten on yıl sonra da Mimar Atik Sinan’a, kubbesi Ayasofya’dan daha büyük bir cami yapması için emreder.
Atik Sinan her ne kadar bu işe, emrin başım üstüne diyerek başlasa da malzemeler arasında bulunan yüksek mermer sütunları kendi hesabına göre ölçüp biçip üç arşın kestirdikten sonra yaptığı cami Fatih’in istediği ölçüde heybetli olmaz.
Fatih Sultan Mehmet, yeni yapılan camiyi görünce, kubbesi Ayasofya’dan daha büyük olsun, emrine neden uyulmadığını sorar. Mimar; büyük bir depremde caminin yıkılacağından korktuğu için kubbesini Ayasofya’dan daha küçük yapmak zorunda kaldığını ve bu yüzden sütunları kestirdiğini söyler.
Fatih, mimarın hem Ayasofya’yı (emrine rağmen) özellikle kayırdığını düşündüğü için hem de kendinden izin alınmadan böyle bir işe kalkıştığı için mermer sütunları kesen ellerin kesilmesi emrini verir...
Mimar Atik Sinan bunu özellikle yapmadığını, hesaplarına göre Ayasofya’nın kubbesinden daha büyük bir kubbenin, ilk depremde yıkılacağını düşündüğünü söyler ama emir büyük yerdendir ve geri dönüşü yoktur. Fakat çevresindekilerin de cesaretlendirmesiyle, mimar haklılığına olan güvenini daha da bir pekiştirir ve İstanbul’u fetheden, fatihler fatihi, Padişah Fatih Sultan Mehmet’i mahkemeye verip hakkını aramak için Kadı Hızır Bey’e şikâyet eder...
Bizzat Fatih Sultan Mehmet tarafından atanmış, Osmanlı adaletini simgeleyen Kadı Hızır Bey, mimarı dinleyip dava açılması için haklı sebep olduğuna kanaat getirir ve Fatih Sultan Mehmet’in mahkeme edilmesine karar verir...
Fatih mahkemeye gelir ve duruşma başlar; Fatih Sultan Mehmet çok büyük bir insan olabilir ama emrindeki birini mahkeme etmeden cezalandırmıştır. Karşı taraf savunmasını yapar, mimar gerekçelerini açıklar ve kadı kararını verir: Fatih Sultan Mehmet suçlu bulunur ve kendisi de mimara uyguladığı cezayla yani elleri kesilerek cezalandırılacaktır...
Bunu duyan Mimar Atik Sinan kulaklarına inanamaz ve kadıya yalvararak şikâyetini geri çeker. Kadı, bunu göz önünde bulundurarak cezayı maddi tazminata çevirir ve mimara yüklü bir miktarda para verilmesine karar verir...
Evliya Çelebi`nin aktardığına göre, karardan sonra Fatih, çıkardığı demir sopayı kadıya göstererek; "Eğer sen Allah`ın hükmünü uygulamayıp, elimi kesmeye beni mahkûm etmeseydin bununla başını paramparça ederdim" der. Kadı Hızır Bey de sakladığı kamayı çıkararak cevap verir: "Sen de benim hükmümü kabul etmeseydin, ben de bununla seni delik deşik ederdim" der”
03. 12. 2015
Durmuş Göktekin