- Üyelik Tarihi
- 5 Eyl 2011
- Mesajlar
- 3,789
- Aldığı Beğeniler
- 13,779
- Takım
- Galatasaray
Mehmet Baş
Vaktin Kılıçlar Bileyen İklimi
Bir okyanus kıyısında soluklanır atlarım Yokluğun köpüren denizinde suskunluğum Şehir hamile bir göğün altında çalkalanır Yağmur yerine korku yağar renkli ekranlardan Dünya esir çarkları arasında bilenir hiç durmadan
Mekânın kadehiyle zamanı içer yolcular Yenilmiş ordular gibi çıka gelir hüzün Bir tarafta kendini bile unutmuş insan Diğer tarafta bozuk terazilerde tartılan hüzün
Peki, kimdir bu hikâyenin içinden çıkıp gelen Aksakallı dervişlerin eteğine tutunurken Bir yıldız kayar Saba Melikesi Belkıs'ın ülkesinden Bir yıldız iki meleğin önünden geçer Eğik satırlarla yazılmış bir kitabın son sayfasında Henüz keşfedilmemiş bir kitadır merhamet Bir mürekkep lekesi gibi durur öylece
Türkü söyleyen çobanların rüyalarına kâbuslar karışır Dünya yaralı bir at gibi kişner yokluğun meydanında Saatini kurmayı unutmuş bir müezzin Güneşin doğuşuyla birlikte sıçrayarak uyanır Çatlak aynaların önünden geçip Sesini bir çığlığın kalbine hapseder
Sen bu hikâyenin neresindesin şimdi Kalbimi ve ruhumu sana emanet bırakıp giderken Kaderin önünde bir kıl kadar incedir boynum Esen rüzgârlara bile hükmüm geçmez Duldasında serinlediğim iklimlerden geçerim Başımda akşamın maviye çalan kızıllığı
Eski rüyalar alıp satarım şehirde Ben rüyaların hurdacısıyım düşlerin ülkesinde Geceyi tamir eden yıldızlar ormanından geçerim Hikâyesi bitenler için düşler satarım Cebimde unutulmuş kışlakların yılkı atlarıyla Eski bir paranın üstünde öylece şaha kalkarım
Derin göllerin içinde boğulur çocukluğum Yüzmeyi unutmuş balıklar gibi öylece şaşkın Kendimi kendimden çıkarmaya çalışırım Hüznün enkaz altında kalmış bir kuş gibi çırpınırken Kalbim anlamsız kelimelerin boşluğuna tutunur
Dargın mevsimlerin koynunda uyuyan yağmurlarla Bir kelimenin gölgesinde serinlemek için yola düşerim Bütün lügatlerde karşıma çöl çıkar Çöl kumdan harflerle yazılmış bir kitap gibi okunur Vaktin kılıçlar bileyen ikliminden gelirsin Üşüyen serçelere ve sararan otlara ağlayıp Hüznü bir gömlek gibi üstüne giyersin Karanfil kokulu çarşılardan geçersin Atinin yelesinde savrulur eski rüzgârlar Yüzünü bir Kâbe gibi tavaf edip Suskunluğun vakfesinde öylece beklersin
Yüzüm yüzünün aynasıdır bu şehirde Bu şehirde doğan herkes seni tanır Şehir eski bir rüyanın tabirini ararken Bir dipsiz denizi andırır anlamsız yüzler
Eğer biz yoksak bu sofranın tuzu eksiktir Biz yoksak sahile vurur çocukların bedenleri Taşlaşmış bir sahrada daneler çatlamaz Merhametsiz yüreklerde filiz vermez gökyüzü
Şimdi bütün sesleri döndürmeliyiz kendimize Şu sağır karanlığa doğru bağırmalıyız Ağaran şafağın koynuna çağırıp güneşi Günlerin fenerini yakmalıyız Güzel günlerin kalbine doğru Bir ırmak misali akmalı akmalıyız
Vaktin Kılıçlar Bileyen İklimi
Bir okyanus kıyısında soluklanır atlarım Yokluğun köpüren denizinde suskunluğum Şehir hamile bir göğün altında çalkalanır Yağmur yerine korku yağar renkli ekranlardan Dünya esir çarkları arasında bilenir hiç durmadan
Mekânın kadehiyle zamanı içer yolcular Yenilmiş ordular gibi çıka gelir hüzün Bir tarafta kendini bile unutmuş insan Diğer tarafta bozuk terazilerde tartılan hüzün
Peki, kimdir bu hikâyenin içinden çıkıp gelen Aksakallı dervişlerin eteğine tutunurken Bir yıldız kayar Saba Melikesi Belkıs'ın ülkesinden Bir yıldız iki meleğin önünden geçer Eğik satırlarla yazılmış bir kitabın son sayfasında Henüz keşfedilmemiş bir kitadır merhamet Bir mürekkep lekesi gibi durur öylece
Türkü söyleyen çobanların rüyalarına kâbuslar karışır Dünya yaralı bir at gibi kişner yokluğun meydanında Saatini kurmayı unutmuş bir müezzin Güneşin doğuşuyla birlikte sıçrayarak uyanır Çatlak aynaların önünden geçip Sesini bir çığlığın kalbine hapseder
Sen bu hikâyenin neresindesin şimdi Kalbimi ve ruhumu sana emanet bırakıp giderken Kaderin önünde bir kıl kadar incedir boynum Esen rüzgârlara bile hükmüm geçmez Duldasında serinlediğim iklimlerden geçerim Başımda akşamın maviye çalan kızıllığı
Eski rüyalar alıp satarım şehirde Ben rüyaların hurdacısıyım düşlerin ülkesinde Geceyi tamir eden yıldızlar ormanından geçerim Hikâyesi bitenler için düşler satarım Cebimde unutulmuş kışlakların yılkı atlarıyla Eski bir paranın üstünde öylece şaha kalkarım
Derin göllerin içinde boğulur çocukluğum Yüzmeyi unutmuş balıklar gibi öylece şaşkın Kendimi kendimden çıkarmaya çalışırım Hüznün enkaz altında kalmış bir kuş gibi çırpınırken Kalbim anlamsız kelimelerin boşluğuna tutunur
Dargın mevsimlerin koynunda uyuyan yağmurlarla Bir kelimenin gölgesinde serinlemek için yola düşerim Bütün lügatlerde karşıma çöl çıkar Çöl kumdan harflerle yazılmış bir kitap gibi okunur Vaktin kılıçlar bileyen ikliminden gelirsin Üşüyen serçelere ve sararan otlara ağlayıp Hüznü bir gömlek gibi üstüne giyersin Karanfil kokulu çarşılardan geçersin Atinin yelesinde savrulur eski rüzgârlar Yüzünü bir Kâbe gibi tavaf edip Suskunluğun vakfesinde öylece beklersin
Yüzüm yüzünün aynasıdır bu şehirde Bu şehirde doğan herkes seni tanır Şehir eski bir rüyanın tabirini ararken Bir dipsiz denizi andırır anlamsız yüzler
Eğer biz yoksak bu sofranın tuzu eksiktir Biz yoksak sahile vurur çocukların bedenleri Taşlaşmış bir sahrada daneler çatlamaz Merhametsiz yüreklerde filiz vermez gökyüzü
Şimdi bütün sesleri döndürmeliyiz kendimize Şu sağır karanlığa doğru bağırmalıyız Ağaran şafağın koynuna çağırıp güneşi Günlerin fenerini yakmalıyız Güzel günlerin kalbine doğru Bir ırmak misali akmalı akmalıyız
Son düzenleme: