BİRİNCİ İŞARET: Leziz taamlara, hoş meyvelere şâkirane muhabbet-i meşruânın uhrevî neticesi, Kur'anın nassıyla, Cennet'e lâyık bir tarzda leziz taamları, güzel meyveleridir. Ve o taamlara ve o meyvelere müştehiyane bir muhabbettir. Hattâ dünyada yediğin meyve üstünde söylediğin "Elhamdülillâh" kelimesi, cennet meyvesi olarak tecessüm ettirilip sana takdim edilir. Burada meyve yersin, orada "Elhamdülillâh" yersin. Ve ni'mette ve taam içinde in'âm-ı İlâhîyi ve iltifat-ı Rahmânî'yi gördüğünden o lezzetli şükr-ü mânevî, Cennette gayet leziz bir taam sûretinde sana verileceği, hadîsin nassıyla, Kur'anın işarâtıyla ve hikmet ve rahmetin iktizasıyla sabittir.
İKİNCİ İŞARET: Dünyada meşrû bir sûrette nefsine muhabbet, yâni; mehâsinine bina edilen muhabbet değil, belki noksaniyetlerini görüp, tekmil etmeğe bina edilen şefkat ile onu terbiye etmek ve onu hayra sevketmek neticesi, o nefse lâyık mahbubları, Cennette veriyor. Nefis, mâdem dünyada hevâ ve hevesini Cenâb-ı Hak yolunda hüsn-ü istîmal etmiş. Cihazâtını, duygularını hüsn-ü sûretle istihdam etmiş. Kerîm-i Mutlak, ona dünyadaki meşrû ve ubûdiyetkârane muhabbetin neticesi olarak Cenne'te, Cennetin yetmiş ayrı ayrı envâ-ı zînet ve letâfetinin nümûneleri olan yetmiş muhtelif hulleyi giydirip, nefisteki bütün hâsseleri memnun edecek, okşayacak yetmiş envâ-ı hüsün ile vücûdunu süslendirip; herbiri, ruhlu küçük birer cennet hükmünde olan hûrîleri, o dâr-ı bekada vereceği, pekçok âyât ile tasrih ve isbat edilmiştir.
Hem dünyada gençliğe muhabbet, yâni ibâdette gençlik kuvvetini sarfetmenin neticesi: Dâr-ı saadette ebedî bir gençliktir.
ÜÇÜNCÜ İŞARET: Refika-i hayatına meşrû dairesinde, yâni, lâtif şefkatine, güzel hasletine, hüsn-ü sîretine binaen samimî muhabbet ile, refika-i hayatını da nâşizelikten, sâir günahlardan muhafaza etmenin netice-i uhreviyyesi ise: Rahîm-i Mutlak, o refika-i hayatı, hurîlerden daha güzel bir sûrette ve daha zînetli bir tarzda, daha cazibedâr bir şekilde, ona dâr-ı saadette ebedî bir refika-i hayatı ve dünyadaki eski maceraları birbirine mütelezzizane nakletmek ve eski hatıratı birbirine tahattur ettirecek enîs, lâtif, ebedî bir arkadaş, bir muhib ve mahbub olarak verileceğini vâdetmiştir. Elbette vâdettiği şeyi kat'î verecektir.
DÖRDÜNCÜ İŞARET: Valideyn ve evlâda muhabbet-i meşrûanın neticesi: (Nass-ı Kur'an ile) Cenâb-ı Erhamürrâhimîn, onların makamları ayrı ayrı da olsa yine o mes'ûd âileye sâfi olarak lezzet-i sohbeti, cennete lâyık bir hüsn-ü muaşeret sûretinde, dâr-ı bekada ebedî mülâkat ile ihsan eder. Ve onbeş yaşına girmeden, yâni hadd-i bülûğa vasıl olmadan vefat eden çocuklar,
"Ebediyen yaşlanmayacak olan çocuklar."(Vakıa suresi 17 insan suresi 19) ile tâbir edilen Cennet çocukları şeklinde ve Cennete lâyık bir tarzda gayet süslü, sevimli bir sûrette, onları Cennette dahi peder ve validelerinin kucaklarına verir. Veledperverlik hislerini memnun eder. Ebedî o zevki ve o lezzeti onlara verir. Zira çocuklar sinn-i teklife girmediklerinden; ebedî, sevimli, şirin çocuk olarak kalacaklar. Dünyadaki her lezzetli şeyin en âlâsı Cennette bulunur. Yalnız çok şirin olan veledperverlik, yâni çocuklarını sevip okşamak zevki -cennet tenasül yeri olmadığından- Cennette yoktur zannedilirdi. İşte bu sûrette o dahi vardır. Hem en zevkli ve en şirin bir tarzda vardır. İşte kabl-el-büluğ evlâdı vefat edenlere müjde...
BEŞİNCİ İŞARET: Dünyada "Elhubbu fillâh" Allah için sevmek." hükmünce sâlih ahbablara muhabbetin neticesi: cennette "Karşılıklı tahtlarda kardeş kardeş otururlar." (Hicr suresi 47) ile tâbir edilen: Karşı karşıya kurulmuş Cennet iskemlelerinde oturup hoş, şirin, güzel, tatlı bir sûrette, dünya maceralarını ve kadîm olan hâtıratlarını birbirine nakledip eğlendirmeleri sûretinde; firaksız, sâfi bir muhabbet ve sohbet sûretinde ahbablarıyla görüştüreceği, Kur'anın nassıyla sabittir.
ALTINCI İŞARET: Enbiya ve evliyaya Kur'anın târif ettiği tarzda muhabbetin neticesi: O enbiya ve evliyanın şefâatlarından berzahta, haşirde istifâde etmekle beraber; gayet ulvî ve onlara lâyık makam ve füyûzâttan o muhabbet vasıtasıyla istifaza etmektir.
Evet "Kişi sevdiği ile beraberdir."(buhari,Edep:96 Müslim,Birr:165) sırrınca, âdi bir adam, en yüksek bir makama, muhabbet ettiği âlî makam bir zâtın tebaiyyetiyle girebilir.
YEDİNCİ İŞARET: Güzel şeylere ve bahara meşrû muhabbetin, yâni "ne kadar güzel yapılmış" nazar ile, o âsârın arkasındaki ef'âlin güzelliğini ve intizâmını ve intizâm-ı ef'al arkasındaki güzel Esmânın cilvelerini ve o güzel Esmânın arkasında sıfâtın tecelliyatını ve hâkezâ... sevmekliğin neticesi ise: Dâr-ı bekada o güzel gördüğü masnûattan bin def'a daha güzel bir tarzda Esmânın cilvesini ve Esmâ içindeki cemâl ve sıfâtını, Cennette görmektir. Hattâ İmam-ı Rabbânî (Radıyallahü Anhü) demiş ki: "Letâif-i Cennet, cilve-i esmânın temessülâtıdır." Teemmel!..
SEKİZİNCİ İŞARET: Dünyada, dünyanın âhiret mezraası ve Esmâ-i İlâhiyye âyinesi olan iki güzel yüzüne karşı mütefekkirane muhabbetin uhrevî neticesi: Dünya kadar, fakat fâni dünya gibi fâni değil, bâki bir Cennet verilecektir. Hem dünyada yalnız zaîf gölgeleri gösterilen Esmâ, o cennetin âyinelerinde en şaşaalı bir sûrette gösterilecektir. Hem dünyayı, mezraa-i âhiret yüzünde sevmenin neticesi: Dünyayı, fidanlık, yâni: Ancak fidanları bir derece yetiştiren küçük bir mezraası hükmünde olacak öyle bir cenneti verecek ki:
Dünyada havas ve hissiyat-ı insânîyye, küçük fidanlar olduğu halde, cennette en mükemmel bir sûrette inkişaf ve dünyada tohumcuklar hükmünde olan istîdadları, envâ-ı lezâiz ve kemâlât ile sünbüllenecek sûrette ona verileceği, rahmetin ve hikmetin muktezası olduğu gibi, hadîsin nususuyla ve Kur'anın işârâtıyla sabittir. Hem mâdem dünyanın; her hatânın başı olan mezmum muhabbeti değil, belki Esmâya ve âhirete bakan iki yüzünü, Esmâ ve âhiret için sevmiş ve ibâdet-i fikriyye ile o yüzleri mâmur etmiş, güya bütün dünyasıyla ibâdet etmiş. Elbette dünya kadar bir mükâfat alması, mukteza-yı rahmet ve hikmettir. Hem mâdem âhiretin muhabbetiyle onun mezraasını sevmiş ve Cenâb-ı Hakk'ın muhabbetiyle âyine-i Esmâsını sevmiş. Elbette dünya gibi bir mahbub ister. O da, dünya kadar bir Cennet'tir.
Sual: O kadar büyük ve hâlî bir Cennet neye yarar?
Elcevab: Nasılki eğer mümkin olsa idi, hayal sür'atiyle zeminin aktarını ve yıldızların ekserini gezsen, "Bütün âlem benimdir" diyebilirsin. Melâike ve insân ve hayvanların iştirâkleri, senin o hükmünü bozmaz. Öyle de: O cennet dahi dolu olsa, "O cennet benimdir" diyebilirsin. Hadîste "bâzı ehl-i cennete verilen beşyüz senelik bir cennet" sırrı, Yirmisekizinci Söz'de ve İhlas Lem'asında beyân edilmiştir.
DOKUZUNCU İŞARET: İman ve muhabbetullahın neticesi: Ehl-i keşif ve tahkîkin ittifakıyla; dünyanın bin sene hayat-ı mes'ûdânesi, bir saatine değmeyen Cennet hayatı.. ve Cennet hayatının dahi bin senesi, bir saat müşahedesine değmeyen bir kudsî, münezzeh cemâl ve kemâl sahibi olan Zât-ı Zülcelâl'in müşahedesi, rü'yetidir ki: (Haşiye) hadîs-i kat'î ile ve Kur'anın nassıyla sabittir. Hazret-i Süleyman Aleyhisselâm gibi muhteşem bir kemâl ile meşhur bir zâtın rü'yetine iştiyaklı bir merak, Hazret-i Yûsuf Aleyhisselâm gibi bir cemâl ile mümtaz bir zâtın şuhuduna meraklı bir iştiyak; herkes vicdanen hisseder. Acaba dünyanın bütün mehâsin ve kemâlâtından binler derece yüksek olan Cennetin bütün mehasin ve kemalâtı, bir cilve-i cemâli ve kemâli olan bir zâtın rü'yeti, ne kadar mergûb, merak-âver ve şuhudu ne derece matlub ve iştiyak-âver olduğunu kıyas edebilirsen et...
(Haşiye): Hadîsin nassıyla «O şuhud, bütün lezâiz-i cennet'in o derece fevkindedir ki, onları unutturur. Ve şuhuddan sonra ehl-i şuhudun hüsn-ü cemâli o derece fazlalaşır ki; döndükleri vakit, saraylarındaki aileleri çok dikkat ile zor ile onları tanıyabilirler» hadîste vârid olmuştur.
Lügatçe:
müştehiyane: iştahlı bir şekilde.
Tekmil: tamamlama.
İstihdam: hizmet ettirme.
Enva-i zinet: süs çeşitleri.
Darı Saadet: mutluluk yeri.
Refika-i hayat: hayat arkadaşı.
Naşize: itaatsizlikde direnen kadın.
Dar-ı beka: baki ve sonsuz dünya.
Mülakat: kavuşma.
Sinn-i teklif: insanın dini emirleri yapmakla mükellef olduğu çağ.
Temessülat: görünmeler bir şekil veya surete girmeler.
Teemmel: iyice düşün.
Matlup: istenilen.
Sözler Otuz ikinci söz...
İKİNCİ İŞARET: Dünyada meşrû bir sûrette nefsine muhabbet, yâni; mehâsinine bina edilen muhabbet değil, belki noksaniyetlerini görüp, tekmil etmeğe bina edilen şefkat ile onu terbiye etmek ve onu hayra sevketmek neticesi, o nefse lâyık mahbubları, Cennette veriyor. Nefis, mâdem dünyada hevâ ve hevesini Cenâb-ı Hak yolunda hüsn-ü istîmal etmiş. Cihazâtını, duygularını hüsn-ü sûretle istihdam etmiş. Kerîm-i Mutlak, ona dünyadaki meşrû ve ubûdiyetkârane muhabbetin neticesi olarak Cenne'te, Cennetin yetmiş ayrı ayrı envâ-ı zînet ve letâfetinin nümûneleri olan yetmiş muhtelif hulleyi giydirip, nefisteki bütün hâsseleri memnun edecek, okşayacak yetmiş envâ-ı hüsün ile vücûdunu süslendirip; herbiri, ruhlu küçük birer cennet hükmünde olan hûrîleri, o dâr-ı bekada vereceği, pekçok âyât ile tasrih ve isbat edilmiştir.
Hem dünyada gençliğe muhabbet, yâni ibâdette gençlik kuvvetini sarfetmenin neticesi: Dâr-ı saadette ebedî bir gençliktir.
ÜÇÜNCÜ İŞARET: Refika-i hayatına meşrû dairesinde, yâni, lâtif şefkatine, güzel hasletine, hüsn-ü sîretine binaen samimî muhabbet ile, refika-i hayatını da nâşizelikten, sâir günahlardan muhafaza etmenin netice-i uhreviyyesi ise: Rahîm-i Mutlak, o refika-i hayatı, hurîlerden daha güzel bir sûrette ve daha zînetli bir tarzda, daha cazibedâr bir şekilde, ona dâr-ı saadette ebedî bir refika-i hayatı ve dünyadaki eski maceraları birbirine mütelezzizane nakletmek ve eski hatıratı birbirine tahattur ettirecek enîs, lâtif, ebedî bir arkadaş, bir muhib ve mahbub olarak verileceğini vâdetmiştir. Elbette vâdettiği şeyi kat'î verecektir.
DÖRDÜNCÜ İŞARET: Valideyn ve evlâda muhabbet-i meşrûanın neticesi: (Nass-ı Kur'an ile) Cenâb-ı Erhamürrâhimîn, onların makamları ayrı ayrı da olsa yine o mes'ûd âileye sâfi olarak lezzet-i sohbeti, cennete lâyık bir hüsn-ü muaşeret sûretinde, dâr-ı bekada ebedî mülâkat ile ihsan eder. Ve onbeş yaşına girmeden, yâni hadd-i bülûğa vasıl olmadan vefat eden çocuklar,
"Ebediyen yaşlanmayacak olan çocuklar."(Vakıa suresi 17 insan suresi 19) ile tâbir edilen Cennet çocukları şeklinde ve Cennete lâyık bir tarzda gayet süslü, sevimli bir sûrette, onları Cennette dahi peder ve validelerinin kucaklarına verir. Veledperverlik hislerini memnun eder. Ebedî o zevki ve o lezzeti onlara verir. Zira çocuklar sinn-i teklife girmediklerinden; ebedî, sevimli, şirin çocuk olarak kalacaklar. Dünyadaki her lezzetli şeyin en âlâsı Cennette bulunur. Yalnız çok şirin olan veledperverlik, yâni çocuklarını sevip okşamak zevki -cennet tenasül yeri olmadığından- Cennette yoktur zannedilirdi. İşte bu sûrette o dahi vardır. Hem en zevkli ve en şirin bir tarzda vardır. İşte kabl-el-büluğ evlâdı vefat edenlere müjde...
BEŞİNCİ İŞARET: Dünyada "Elhubbu fillâh" Allah için sevmek." hükmünce sâlih ahbablara muhabbetin neticesi: cennette "Karşılıklı tahtlarda kardeş kardeş otururlar." (Hicr suresi 47) ile tâbir edilen: Karşı karşıya kurulmuş Cennet iskemlelerinde oturup hoş, şirin, güzel, tatlı bir sûrette, dünya maceralarını ve kadîm olan hâtıratlarını birbirine nakledip eğlendirmeleri sûretinde; firaksız, sâfi bir muhabbet ve sohbet sûretinde ahbablarıyla görüştüreceği, Kur'anın nassıyla sabittir.
ALTINCI İŞARET: Enbiya ve evliyaya Kur'anın târif ettiği tarzda muhabbetin neticesi: O enbiya ve evliyanın şefâatlarından berzahta, haşirde istifâde etmekle beraber; gayet ulvî ve onlara lâyık makam ve füyûzâttan o muhabbet vasıtasıyla istifaza etmektir.
Evet "Kişi sevdiği ile beraberdir."(buhari,Edep:96 Müslim,Birr:165) sırrınca, âdi bir adam, en yüksek bir makama, muhabbet ettiği âlî makam bir zâtın tebaiyyetiyle girebilir.
YEDİNCİ İŞARET: Güzel şeylere ve bahara meşrû muhabbetin, yâni "ne kadar güzel yapılmış" nazar ile, o âsârın arkasındaki ef'âlin güzelliğini ve intizâmını ve intizâm-ı ef'al arkasındaki güzel Esmânın cilvelerini ve o güzel Esmânın arkasında sıfâtın tecelliyatını ve hâkezâ... sevmekliğin neticesi ise: Dâr-ı bekada o güzel gördüğü masnûattan bin def'a daha güzel bir tarzda Esmânın cilvesini ve Esmâ içindeki cemâl ve sıfâtını, Cennette görmektir. Hattâ İmam-ı Rabbânî (Radıyallahü Anhü) demiş ki: "Letâif-i Cennet, cilve-i esmânın temessülâtıdır." Teemmel!..
SEKİZİNCİ İŞARET: Dünyada, dünyanın âhiret mezraası ve Esmâ-i İlâhiyye âyinesi olan iki güzel yüzüne karşı mütefekkirane muhabbetin uhrevî neticesi: Dünya kadar, fakat fâni dünya gibi fâni değil, bâki bir Cennet verilecektir. Hem dünyada yalnız zaîf gölgeleri gösterilen Esmâ, o cennetin âyinelerinde en şaşaalı bir sûrette gösterilecektir. Hem dünyayı, mezraa-i âhiret yüzünde sevmenin neticesi: Dünyayı, fidanlık, yâni: Ancak fidanları bir derece yetiştiren küçük bir mezraası hükmünde olacak öyle bir cenneti verecek ki:
Dünyada havas ve hissiyat-ı insânîyye, küçük fidanlar olduğu halde, cennette en mükemmel bir sûrette inkişaf ve dünyada tohumcuklar hükmünde olan istîdadları, envâ-ı lezâiz ve kemâlât ile sünbüllenecek sûrette ona verileceği, rahmetin ve hikmetin muktezası olduğu gibi, hadîsin nususuyla ve Kur'anın işârâtıyla sabittir. Hem mâdem dünyanın; her hatânın başı olan mezmum muhabbeti değil, belki Esmâya ve âhirete bakan iki yüzünü, Esmâ ve âhiret için sevmiş ve ibâdet-i fikriyye ile o yüzleri mâmur etmiş, güya bütün dünyasıyla ibâdet etmiş. Elbette dünya kadar bir mükâfat alması, mukteza-yı rahmet ve hikmettir. Hem mâdem âhiretin muhabbetiyle onun mezraasını sevmiş ve Cenâb-ı Hakk'ın muhabbetiyle âyine-i Esmâsını sevmiş. Elbette dünya gibi bir mahbub ister. O da, dünya kadar bir Cennet'tir.
Sual: O kadar büyük ve hâlî bir Cennet neye yarar?
Elcevab: Nasılki eğer mümkin olsa idi, hayal sür'atiyle zeminin aktarını ve yıldızların ekserini gezsen, "Bütün âlem benimdir" diyebilirsin. Melâike ve insân ve hayvanların iştirâkleri, senin o hükmünü bozmaz. Öyle de: O cennet dahi dolu olsa, "O cennet benimdir" diyebilirsin. Hadîste "bâzı ehl-i cennete verilen beşyüz senelik bir cennet" sırrı, Yirmisekizinci Söz'de ve İhlas Lem'asında beyân edilmiştir.
DOKUZUNCU İŞARET: İman ve muhabbetullahın neticesi: Ehl-i keşif ve tahkîkin ittifakıyla; dünyanın bin sene hayat-ı mes'ûdânesi, bir saatine değmeyen Cennet hayatı.. ve Cennet hayatının dahi bin senesi, bir saat müşahedesine değmeyen bir kudsî, münezzeh cemâl ve kemâl sahibi olan Zât-ı Zülcelâl'in müşahedesi, rü'yetidir ki: (Haşiye) hadîs-i kat'î ile ve Kur'anın nassıyla sabittir. Hazret-i Süleyman Aleyhisselâm gibi muhteşem bir kemâl ile meşhur bir zâtın rü'yetine iştiyaklı bir merak, Hazret-i Yûsuf Aleyhisselâm gibi bir cemâl ile mümtaz bir zâtın şuhuduna meraklı bir iştiyak; herkes vicdanen hisseder. Acaba dünyanın bütün mehâsin ve kemâlâtından binler derece yüksek olan Cennetin bütün mehasin ve kemalâtı, bir cilve-i cemâli ve kemâli olan bir zâtın rü'yeti, ne kadar mergûb, merak-âver ve şuhudu ne derece matlub ve iştiyak-âver olduğunu kıyas edebilirsen et...
(Haşiye): Hadîsin nassıyla «O şuhud, bütün lezâiz-i cennet'in o derece fevkindedir ki, onları unutturur. Ve şuhuddan sonra ehl-i şuhudun hüsn-ü cemâli o derece fazlalaşır ki; döndükleri vakit, saraylarındaki aileleri çok dikkat ile zor ile onları tanıyabilirler» hadîste vârid olmuştur.
Lügatçe:
müştehiyane: iştahlı bir şekilde.
Tekmil: tamamlama.
İstihdam: hizmet ettirme.
Enva-i zinet: süs çeşitleri.
Darı Saadet: mutluluk yeri.
Refika-i hayat: hayat arkadaşı.
Naşize: itaatsizlikde direnen kadın.
Dar-ı beka: baki ve sonsuz dünya.
Mülakat: kavuşma.
Sinn-i teklif: insanın dini emirleri yapmakla mükellef olduğu çağ.
Temessülat: görünmeler bir şekil veya surete girmeler.
Teemmel: iyice düşün.
Matlup: istenilen.
Sözler Otuz ikinci söz...