Vefatının 25. yılında Mehmed Zahid Kotku hazretlerini rahmetle anıyor ve arıyoruz. Aralarında bakanlar, başbakanlar, siyasi parti liderleri ve üniversite profesörleri gibi binlerce insan yetiştirerek Görünmeyen Üniversite olarak adlandırılan Mehmed Zahid Kotku hazretlerini en yakın talebelerinden Prof. Dr. Cevat Akşitten dinledik. Hocaefendi ile 1956 yılında imamlık yaptığı Zeyrek Ümmügülsüm Camiinde müezzinliğe başladığında tanıştığını, keramet sahibi olduğunu anladığını, dinlediğini ve hep kazandığını belirten Prof. Dr. Cevat Akşit ile yaptığımız sohbeti sunuyoruz.
Hocası, Ümmügülsüm Camiinde imamken kendisinin de müezzinliğe başladığını belirten Cevat Akşit diyor ki:
Hocam, güneş gibi parlıyordu
Ben de o zaman 16-17 yaşlarında bıyığı yeni terleyen genç bir delikanlıyım. Gittim, elini öptüm. Hocaefendi elimi bırakmadan bana dedi ki: Sağda-solda dolaşma, seni bana emanet ettiler Tasavvufu ve kerameti bilen bir insanım. Dedelerim de benim hep şeyh ve müderris. Babam da rahmetli Ömer Nasuhi Bilmenin oda arkadaşı. Yani o zaman Hocaefendinin keramet sahibi olduğunu anladım, dinledim ve kazandım.
Hocam, önce sizden başlayalım Nerede doğdunuz, tahsil hayatına nerede ve nasıl başladınız?
Ben Denizlinin Yatağan kasabasında doğdum. İlkokuldan sonra, 2 sene medrese tahsili gördüm. Isparta İmam-Hatip Lisesine girdim. Derslerim çok iyi, her sene takdirname alırken, bende İstanbula gitme hevesi başladı. Müdürün gitme diye yalvarmasına rağmen, İstanbula geldim. İstanbul İHL müdürü, her sene sınıfımı takdirname ile geçmeme rağmen, hemen beni okula almadı. Anadoludan sürgünler ve suçlular gelir diye.
O zaman İstanbul İHLnin müdürü kimdi?
Gündüz Akbıyık diye biri. Benim ilkokul hocam Samatyada öğretmen idi. İstanbula gelmemi de o istemişti. Neyse, 15 gün Tahtakalede Rüstempaşa Camiinin yanında fırın işinde çalışan hemşehrilerimin yanına sığındım. Sonra okula kaydoldum. Şehreminide İlim Yayma Yurdunda kalıyordum. O zamana kadar yurtta kalmamışım. Yurt hayatı nedir bilmiyordum. Sonra Ispartada hep takdirname aldığım için hocalarım ve arkadaşlarım yanında kıymetliydim. İstanbula gelince burada tabi herkes mevlidhan, vaiz camide böyle. Biz onların arasında çok şey kaldık. Kimse hoş geldin demedi. Kimsesiz, garip, geceleri hep ağlardım. Böyle bir senem geçti. Param da yoktu. Pardüsöm yok. Soğukta Şehreminiden Vefa İlim Yayma Yurdunun oradaki İmam-Hatip Lisesine 55 dakikada yürüyerek giderdim.
Toplu taşımacılık yok mu?
Tramvay çalışıyor ama 3 kuruşluk bilet alacak param yok. Tramvaylar da tıklım tıklım dolar, bazen salkım saçak kapılardan asılarak giderdik. İlim Yayma Cemiyeti okulda ekmek ve mercimek çorbasından oluşan öğle yemeği verirdi. Ben çorbanın yanı sıra bir somunu tüketir, 24 saat onunla idare ederdim. Birinci dönemden sonra Matematik, Cebir, Fransızca, Biyoloji derslerinde çok başarılı olduğum için arkadaşlar beni yanlarına almak istediler. Ben o zaman arkadaş seçtim.
Kimi seçtiniz?
Burdurlu Hafız İsmail Karaçamı seçtim. Şimdi Kuran-ı Kerim Profesörü. Bayazıdtan Kumkapıya inerken eski meşhur Zekai Dedenin torunu olan imam Münir Dede vardı. Münir Dede yaşlı olduğu için Yatsı ve Sabah namazlarını İsmail (Karaçam) hafız kıldırıyor. Aynı zamanda İmam-Hatipte okuyor. Münir Dedenin evinin altında bir oda var. Beni oraya aldı. İkimiz orada kalıyoruz. Sonra ben müezzinlik imtihanına girdim. Daha sonra Profesör olan Nazif Şahin birinci oldu. İstanbul Merkez Vaizliğine yükselen İhsan Toksarı ikinci oldu.
Toksarı o zaman vaiz, ama müezzinlerin tayini meşrutalı camiye çıktığı için müezzinlik imtihanına girdi. Aynı zamanda vaizliğe de devam ediyor. Ben üçüncü oldum ve bana Fatih Camii çıktı. Ziyaretçisi çok. İmamlar, müezzinler, mevlidhanlar. Fatih Müftüsü Kamil Küçük idi. Ankaradan senatörlerin kendisine baskı yaptığını, orada mevlidhan olmak gelirli bir iş. Amcam Doktor Baha Akşit de Adnan Menderesin Demokrat Partisinde Grup Başkan Vekiliydi. Müftü Kamil Küçük Amcana söyle, yoksa senin hakkını yiyeceğiz dedi.
Bu durumda siz ne yaptınız?
Amcama telefon ettim. Öyle şey olur mu? Sen haklıysan kimse hakkını yiyemez. Ben o adamlarla konuşurum dedi ama bir mevlidhan arkadaş Fatih Camiine müezzin tayin edildi. Ben edilemedim. Amcam ki istese kabineden bakan çıkarıp, bakan sokuyor. Buna rağmen beni Fatih Camiine müezzin aldıramadı.
Daha torpilli kimdi? Ya da o nerden torpil yaptırmış?
İşte ben de onu söyleyecektim. Eğer ben Fatih Camiine müezzin olsaydım, iyi bir mevlidhan olurdum. Orası olmayınca, Müftü beni çağırdı ve dedi ki: Oğlum senin hakkını yedik, ama elimde değil. Fakat sakın üzülme. Orası olmadı ama, Zeyrekte bir Hocaefendi var. İyi bir Hoca. Seni Onun yanına göndereceğim. Ben sana meşrutalı (lojmanlı) bir cami buluncaya kadar sen o camiye yerleş, idare et. Ondan sonra alırız oradan Ben de: Peki dedim. Zeyrekteki Ümmügülsüm Camiine girdim ki: (Aynen o sahneyi hatırlıyorum) Hocaefendi sanki camiyi doldurmuş, Güneş gibi parlıyordu. Benim gözüme öyle görünüyordu. Ben de o zaman 16-17 yaşlarında bıyığı yeni terleyen genç bir delikanlıyım. Gittim, elini öptüm. Hocaefendi elimi bırakmadan bana dedi ki:
Sağda-solda dolaşma, seni bana emanet ettiler. Dedelerim de benim hep şeyh ve müderris. Babam da rahmetli Ömer Nasuhi Bilmenin oda arkadaşı. Babam ben üç buçuk yaşındayken vefat etmiş. Hatta vefatına yakın babamın üzerine gitmişim. Annem, Babası Mustafa sana geliyor deyince, Babam da ona: Al, al çocuğu, benim o zamanım değil. Benim duam ona yeter demiş. İşte biz o duaların bereketiyle Mesela dedem medrseler kapanmadan evvel 1000e yakın talebesi olan bir medresenin müderrisiydi. Köyümüzde ilk medreseyi kuran Hacı Bektaş-ı Velinin (r.a.) halifesi Yatağan Baba Osman Efendi, Ondan sonra müderrislik dedelerime geçmiş.
Denizli Yatağanda öyle bir medrese ki Burdur, Muğla, Aydın, Denizli civarının en meşhur medresesiymiş. Padişah fermanlı bir kurum. Oradan çıkan tam teşekküllü bir medrese. Sadece dini dersler okunmuyor, mesela belediyecilik dersi okunmuş. Kitaplarını buldum, astronomi okunmuş. Oradan dedelerim Hoca Efendiyle görüşmüşler demek ki, o öyle Dolaşıp, durma, seni bana emanet ettiler dedi. Ben Baba görmemişim. Derslerim çok iyi ama bir görgü bilmiyorum. Hep de böyle yalnız kalmışım. Sosyal yönüm sıfır. İşte bizi aldı. Elhamdülillah. Onun da oğlu yok. İki kızı vardı. Benim de babam yok. Beni evlat edindi. Birebir artık Ondan ders okumaya başladım. Bana özel ders veriyordu. İki kızı vardı, ben kızlarını görmedim.
Hocası, Ümmügülsüm Camiinde imamken kendisinin de müezzinliğe başladığını belirten Cevat Akşit diyor ki:
Hocam, güneş gibi parlıyordu
Ben de o zaman 16-17 yaşlarında bıyığı yeni terleyen genç bir delikanlıyım. Gittim, elini öptüm. Hocaefendi elimi bırakmadan bana dedi ki: Sağda-solda dolaşma, seni bana emanet ettiler Tasavvufu ve kerameti bilen bir insanım. Dedelerim de benim hep şeyh ve müderris. Babam da rahmetli Ömer Nasuhi Bilmenin oda arkadaşı. Yani o zaman Hocaefendinin keramet sahibi olduğunu anladım, dinledim ve kazandım.
Hocam, önce sizden başlayalım Nerede doğdunuz, tahsil hayatına nerede ve nasıl başladınız?
Ben Denizlinin Yatağan kasabasında doğdum. İlkokuldan sonra, 2 sene medrese tahsili gördüm. Isparta İmam-Hatip Lisesine girdim. Derslerim çok iyi, her sene takdirname alırken, bende İstanbula gitme hevesi başladı. Müdürün gitme diye yalvarmasına rağmen, İstanbula geldim. İstanbul İHL müdürü, her sene sınıfımı takdirname ile geçmeme rağmen, hemen beni okula almadı. Anadoludan sürgünler ve suçlular gelir diye.
O zaman İstanbul İHLnin müdürü kimdi?
Gündüz Akbıyık diye biri. Benim ilkokul hocam Samatyada öğretmen idi. İstanbula gelmemi de o istemişti. Neyse, 15 gün Tahtakalede Rüstempaşa Camiinin yanında fırın işinde çalışan hemşehrilerimin yanına sığındım. Sonra okula kaydoldum. Şehreminide İlim Yayma Yurdunda kalıyordum. O zamana kadar yurtta kalmamışım. Yurt hayatı nedir bilmiyordum. Sonra Ispartada hep takdirname aldığım için hocalarım ve arkadaşlarım yanında kıymetliydim. İstanbula gelince burada tabi herkes mevlidhan, vaiz camide böyle. Biz onların arasında çok şey kaldık. Kimse hoş geldin demedi. Kimsesiz, garip, geceleri hep ağlardım. Böyle bir senem geçti. Param da yoktu. Pardüsöm yok. Soğukta Şehreminiden Vefa İlim Yayma Yurdunun oradaki İmam-Hatip Lisesine 55 dakikada yürüyerek giderdim.
Toplu taşımacılık yok mu?
Tramvay çalışıyor ama 3 kuruşluk bilet alacak param yok. Tramvaylar da tıklım tıklım dolar, bazen salkım saçak kapılardan asılarak giderdik. İlim Yayma Cemiyeti okulda ekmek ve mercimek çorbasından oluşan öğle yemeği verirdi. Ben çorbanın yanı sıra bir somunu tüketir, 24 saat onunla idare ederdim. Birinci dönemden sonra Matematik, Cebir, Fransızca, Biyoloji derslerinde çok başarılı olduğum için arkadaşlar beni yanlarına almak istediler. Ben o zaman arkadaş seçtim.
Kimi seçtiniz?
Burdurlu Hafız İsmail Karaçamı seçtim. Şimdi Kuran-ı Kerim Profesörü. Bayazıdtan Kumkapıya inerken eski meşhur Zekai Dedenin torunu olan imam Münir Dede vardı. Münir Dede yaşlı olduğu için Yatsı ve Sabah namazlarını İsmail (Karaçam) hafız kıldırıyor. Aynı zamanda İmam-Hatipte okuyor. Münir Dedenin evinin altında bir oda var. Beni oraya aldı. İkimiz orada kalıyoruz. Sonra ben müezzinlik imtihanına girdim. Daha sonra Profesör olan Nazif Şahin birinci oldu. İstanbul Merkez Vaizliğine yükselen İhsan Toksarı ikinci oldu.
Toksarı o zaman vaiz, ama müezzinlerin tayini meşrutalı camiye çıktığı için müezzinlik imtihanına girdi. Aynı zamanda vaizliğe de devam ediyor. Ben üçüncü oldum ve bana Fatih Camii çıktı. Ziyaretçisi çok. İmamlar, müezzinler, mevlidhanlar. Fatih Müftüsü Kamil Küçük idi. Ankaradan senatörlerin kendisine baskı yaptığını, orada mevlidhan olmak gelirli bir iş. Amcam Doktor Baha Akşit de Adnan Menderesin Demokrat Partisinde Grup Başkan Vekiliydi. Müftü Kamil Küçük Amcana söyle, yoksa senin hakkını yiyeceğiz dedi.
Bu durumda siz ne yaptınız?
Amcama telefon ettim. Öyle şey olur mu? Sen haklıysan kimse hakkını yiyemez. Ben o adamlarla konuşurum dedi ama bir mevlidhan arkadaş Fatih Camiine müezzin tayin edildi. Ben edilemedim. Amcam ki istese kabineden bakan çıkarıp, bakan sokuyor. Buna rağmen beni Fatih Camiine müezzin aldıramadı.
Daha torpilli kimdi? Ya da o nerden torpil yaptırmış?
İşte ben de onu söyleyecektim. Eğer ben Fatih Camiine müezzin olsaydım, iyi bir mevlidhan olurdum. Orası olmayınca, Müftü beni çağırdı ve dedi ki: Oğlum senin hakkını yedik, ama elimde değil. Fakat sakın üzülme. Orası olmadı ama, Zeyrekte bir Hocaefendi var. İyi bir Hoca. Seni Onun yanına göndereceğim. Ben sana meşrutalı (lojmanlı) bir cami buluncaya kadar sen o camiye yerleş, idare et. Ondan sonra alırız oradan Ben de: Peki dedim. Zeyrekteki Ümmügülsüm Camiine girdim ki: (Aynen o sahneyi hatırlıyorum) Hocaefendi sanki camiyi doldurmuş, Güneş gibi parlıyordu. Benim gözüme öyle görünüyordu. Ben de o zaman 16-17 yaşlarında bıyığı yeni terleyen genç bir delikanlıyım. Gittim, elini öptüm. Hocaefendi elimi bırakmadan bana dedi ki:
Sağda-solda dolaşma, seni bana emanet ettiler. Dedelerim de benim hep şeyh ve müderris. Babam da rahmetli Ömer Nasuhi Bilmenin oda arkadaşı. Babam ben üç buçuk yaşındayken vefat etmiş. Hatta vefatına yakın babamın üzerine gitmişim. Annem, Babası Mustafa sana geliyor deyince, Babam da ona: Al, al çocuğu, benim o zamanım değil. Benim duam ona yeter demiş. İşte biz o duaların bereketiyle Mesela dedem medrseler kapanmadan evvel 1000e yakın talebesi olan bir medresenin müderrisiydi. Köyümüzde ilk medreseyi kuran Hacı Bektaş-ı Velinin (r.a.) halifesi Yatağan Baba Osman Efendi, Ondan sonra müderrislik dedelerime geçmiş.
Denizli Yatağanda öyle bir medrese ki Burdur, Muğla, Aydın, Denizli civarının en meşhur medresesiymiş. Padişah fermanlı bir kurum. Oradan çıkan tam teşekküllü bir medrese. Sadece dini dersler okunmuyor, mesela belediyecilik dersi okunmuş. Kitaplarını buldum, astronomi okunmuş. Oradan dedelerim Hoca Efendiyle görüşmüşler demek ki, o öyle Dolaşıp, durma, seni bana emanet ettiler dedi. Ben Baba görmemişim. Derslerim çok iyi ama bir görgü bilmiyorum. Hep de böyle yalnız kalmışım. Sosyal yönüm sıfır. İşte bizi aldı. Elhamdülillah. Onun da oğlu yok. İki kızı vardı. Benim de babam yok. Beni evlat edindi. Birebir artık Ondan ders okumaya başladım. Bana özel ders veriyordu. İki kızı vardı, ben kızlarını görmedim.