Yâ Hû
"Ağrı'ya eş bir dağ olsaydı içimde
İlkin şu gönlüme doğardın her sabah,
Ağrı'ya eş yüce bir dağ yok içimde
Ne kadar cüceyim dert ve sevincimde!
Ah, yazık ki bütün insanlık güneşsiz...
Ey ateş, nasıl da seni yitirmişiz."
(A. Muhip Dranas'ın "Ağrı" isimli şiirinden)
Bir garip âlemde, binbir endişe içinde, herkes kendi gecesinde yol alıyor yâ HÛ.
Şâheser bir varlık olarak yaratıldık da, ne değerimizi anlayabildik, ne bir değer olabildik yâ HÛ.
Varlıklar dünyasını en güzel yaratıp, ne güzel nizâma koydun. Her şey yerli yerinde ve şâhâne. Nedir bu kanlı kinli boğuşmaların irâdene nisbeti? Anayamadık yâ HÛ.
Bir yerini yadırgayış, bir bulma arzûsu, bir arayış çırpınır durur içimizde. Nedir bizim hasretini çektiğimiz? Gönül ve ruh hangi ufuklara özlemle bakıp duruyor? Nedir bizim, âlemin ötesinde berisinde, deresinde tepesinde arayıp durduğumuz? Hayretlere garkolmuşuz yâ HÛ.
"Dalgın dalgın seyreyledim âlemi." Dağlar, tepeler kurarsın "çamlı meşeli, dayalı döşeli." Bir kitap gibi yazar, nakış nakış işlersin yerleri. Çok geçmez bozarsın, tekrâr işlersin renkleri, şekilleri. Hayret bir şeydir ki, bir baharı bir çiçek kadar kolay yaratırsın. Dereler çağlatıp, zeminler donatırsın. Ne kudret-i bî pânâyırdır kudretin yâ HÛ.
Bizim Yûnus buyurdu: "Nedir yâ Rab, bir avuç toprağa bunca kîl-u kâl?" Çamura ruh üşendi, "ete, kemiğe büründü" insan diye göründü. Adem ve oğulları yaratılmasıydı, âlemde ne eksik kalırdı? Aksayan ne olurdu dünyâda? Bu sorunun cevâbından yaratılış gâyemize gidilecek besbelli. Bu suâlin cevâbından şuurlar, saâdetler ve hasretler doğacaktır diye düşünüyorum yâ HÛ.
Çocuklar yaratırsın çiçekler gibi. Gülümserler de güller gibi, bakmalara, görmelere doyum olmaz. Sonra kanlı, kinli, kirlenmiş bir dünyâ ile tanışırlar çocuklar. Günahsız, mâsum çocuklar. Önce biraz şaşırır mahzûnlaşırlar, derken alışırlar. Sonra ellerine birileri ölüm makinaları verir, başlarlar birbirini öldürmeye. Biri birini öldürür, bini binini. Dünyanın dört bir yanında öldürme sektörleri kurulur, dev ve vampir kuruluşlar hâlinde. Çocuklar harcanır, harcanır, harcanır, analar çırpınır, çırpınır, çırpınır. O günahsız bakışları kan ve kin bürür. Bu nasıl bir dünyâdır, bu nasıl bir hayattır, bir mânâ veremedik yâ HÛ.
Kadınlar yaratırsın Meryemler, Haticeler, Zeynepler misâli. Yaratıcı "sıfatından izler" taşırlar. Rahmetinle rahimler arasında, şefkatinle şereşer arasında, cemâlinle güzellikler arasında irtibatlar sezilir. Rabbül âlemin oluşunla "ilk terbiye ocağı ana kucağı" arasında ne sevimli paralellikler görünür. Erkeklere eşler, evlere güneşler yaratırsın, sevgiler saygılar yaratıp içten aydınlatırsın. Ey çocukların ve çiçeklerin sığınacağını yaratan, ışıl ışıl dünyâlarda neler oldu. Zât-ı Kibriyâ"na mâlum: Feryâd-u Şganlar gökleri tuttu. Çâresizlik içinde saçlarını başlarını yoldu çicekler ve güller. Kimi kasaların, kimi masaların, kimi kurşunların kurbânı oldu. Kimi bitmez-tükenmez eğitim ve eritim süreçlerinde sararıp soldu. Her boşa harcanış kötüdür de, insanın harcanışı dayanılır gibi değildir. "Küçük aklım", bu işlere, durup, durup şaşmıştır yâ HÛ.
Riya dağlar kadardı. Samimiyet ve sâŞyet kıttı. Devir enâniyet devriydi. Herkes görünmek hevesindeydi. "Olmak düşüncesi" bize ufuklar kadar uzaktı. Bir câzibe merkezinde (Allah (c.c) irtibâtına) sâhip olamayış, dinin önde yürüyenlerini dahî, derme-çatma hâle getiriyordu. Günün adamları koyun sürüleri kadar çoktu, ebediyet insanı nâdir idi. Gözümüz sonsuzluklara dikilmediği için, "derler, demişler, diyecekler, diyorlar, desinler" batağında debeleniyorduk. Bu fâsit dâirede, en son atlar bile tık-nefesti yâ HÛ.
İslâm'ın çilesini çeken az, sırtından geçinen çoktu. İnsanlar yalınkat, sıradan insanlardı. Şehvetinin-şöhretinin kulu kurbânıydı. Din satanlardan, yol satanlardan, yolda yatanlardan el aman yâ HÛ.
Sürü sürü insan, açmış ağzını yummuş gözünü. Bütün mahâretleri "kendilerini övmek, başkalarına sövmek." Yüce duygulardan mahrûmiyetin farkında olanlar yok denecek kadar azdı. Hasbî değil, hesâbî adamlarla doluydu evler, köyler, şehirler. Bir içten kanayan, bir hâlden anlayan, bir özden ağlayan yoktu yâ HÛ.
Kur'ânlar okunur, gırtlaktan aşağıya geçmez, ezanlar okunur, içtenlikten uzak. Namazlar kılınır, kâlple mi, kalıpla mı belli değil yâ HÛ.
Günler doğar, günler batar. Binbir mûcize etrâf-ı âlemde parlar ha parlar. Perâkende bulutlar, salkım saçak, dağlara ağar. Yine de basit ve zehirli duygular, boş ve verimsiz bir hayat sürer gider. Ne derîn, dipli temelli düşünceler, ne vura-duta bir çalışma temposu, ne sıcak bir dua, ne alıp götüren bir türkü. Bezginlik ve dingiliktir meydanlara hâkim olan yâ HÛ.
Çocuklar büyür, ciddiyetmiş, hayâtın mânâsına dâir bir güzel misâlmiş Hak getire. Bütün laf. Kelimeler dolu değil boş. Sözler soğuk, bayat, galat.
İnsanlar kendilerini ve çevrelerini aldatmaya çalışıyorlar. Ortalık yalana, sahteliğe ve basitliğe teslim. Sun-î lik ne kadar gizlenirse gizlensin, yenden yakadan taşıyor. Bu gidişten biz her akşam mahzûn dönüyoruz, tedirgin çıktığımız sokaklardan.
"Doğruya doğru, eğriye eğri" diyecek çifte yürekli insanlara ne kadar muhtaçız. "Neyse, o" diyecek merd-i mü'minlere.
Elbette istisnâları var, lâkin bir hamiyetsizlik, bir gayretsizlik, bir sabırsızlık ki deme gitsin. Şu bizim inanıp iman getirdiğimiz ilkeler nerede, yaşadığımız hayat nerede? Bu kadar lâf öğreneceğimize, biraz da ciddiyet öğrenseydik, kendimiz olup, kendimizi yaşamayı öğrenseydik.
Üzerimizdeki çamur yolumuzun çamuru. İndik te eşiklerden sıra sıra numûneler mi gördük? Elimizden tutan, hâlimizi soran, yaramızı saran mı var? Bu kadar olabildik. Ah, keşke daha mütekâmil, daha içten daha hak âşığı, daha idealist, daha sabırlı, daha gayretli, daha ibâdetli, daha isâbetli, daha hamiyetli olabilseydik. Ne sayılı üniversitelerde tahsil, ne rabbânîlerde terbiye gördük. Çelmeler yiye yiye, ihânete uğraya uğraya geldik. Gül devrini yaşayıp, dağları dereleri inleten bülbül olmak güzeldi ama...
Elbette istisnâları var ama, ne büyük düşünceler bize göre, ne bitmez tükenmez gayretler. "Azıcık aşım, ağrısız başım'larla narkozlanmışız. Ya eksi bilmem kaçlarda buz kesilmişiz, ya artı aşırılıklar da eriyip gitmişiz. Bir denge başaramadığımız yâ HÛ.
Bir hayret, bir gayret, bir sabır âlemleri şenlendiren. Bir ilim, bir irfan, bir aşk gönüllerin şenliği. Bir isra, bir miraç, bir müntehâ irtifâ hedeşeri...
Sözdür söz. Allah'ın (c.c) gökten yere indirdiği sözdür. İnsanı kanatlandıran sözün derûnundaki özdür. İki milyar mü'minden, Allah'a yükselen sözün ustaları çıkmadı yâ HÛ.
"Ağrı'ya eş bir dağ olsaydı içimde
İlkin şu gönlüme doğardın her sabah,
Ağrı'ya eş yüce bir dağ yok içimde
Ne kadar cüceyim dert ve sevincimde!
Ah, yazık ki bütün insanlık güneşsiz...
Ey ateş, nasıl da seni yitirmişiz."
(A. Muhip Dranas'ın "Ağrı" isimli şiirinden)
Bir garip âlemde, binbir endişe içinde, herkes kendi gecesinde yol alıyor yâ HÛ.
Şâheser bir varlık olarak yaratıldık da, ne değerimizi anlayabildik, ne bir değer olabildik yâ HÛ.
Varlıklar dünyasını en güzel yaratıp, ne güzel nizâma koydun. Her şey yerli yerinde ve şâhâne. Nedir bu kanlı kinli boğuşmaların irâdene nisbeti? Anayamadık yâ HÛ.
Bir yerini yadırgayış, bir bulma arzûsu, bir arayış çırpınır durur içimizde. Nedir bizim hasretini çektiğimiz? Gönül ve ruh hangi ufuklara özlemle bakıp duruyor? Nedir bizim, âlemin ötesinde berisinde, deresinde tepesinde arayıp durduğumuz? Hayretlere garkolmuşuz yâ HÛ.
"Dalgın dalgın seyreyledim âlemi." Dağlar, tepeler kurarsın "çamlı meşeli, dayalı döşeli." Bir kitap gibi yazar, nakış nakış işlersin yerleri. Çok geçmez bozarsın, tekrâr işlersin renkleri, şekilleri. Hayret bir şeydir ki, bir baharı bir çiçek kadar kolay yaratırsın. Dereler çağlatıp, zeminler donatırsın. Ne kudret-i bî pânâyırdır kudretin yâ HÛ.
Bizim Yûnus buyurdu: "Nedir yâ Rab, bir avuç toprağa bunca kîl-u kâl?" Çamura ruh üşendi, "ete, kemiğe büründü" insan diye göründü. Adem ve oğulları yaratılmasıydı, âlemde ne eksik kalırdı? Aksayan ne olurdu dünyâda? Bu sorunun cevâbından yaratılış gâyemize gidilecek besbelli. Bu suâlin cevâbından şuurlar, saâdetler ve hasretler doğacaktır diye düşünüyorum yâ HÛ.
Çocuklar yaratırsın çiçekler gibi. Gülümserler de güller gibi, bakmalara, görmelere doyum olmaz. Sonra kanlı, kinli, kirlenmiş bir dünyâ ile tanışırlar çocuklar. Günahsız, mâsum çocuklar. Önce biraz şaşırır mahzûnlaşırlar, derken alışırlar. Sonra ellerine birileri ölüm makinaları verir, başlarlar birbirini öldürmeye. Biri birini öldürür, bini binini. Dünyanın dört bir yanında öldürme sektörleri kurulur, dev ve vampir kuruluşlar hâlinde. Çocuklar harcanır, harcanır, harcanır, analar çırpınır, çırpınır, çırpınır. O günahsız bakışları kan ve kin bürür. Bu nasıl bir dünyâdır, bu nasıl bir hayattır, bir mânâ veremedik yâ HÛ.
Kadınlar yaratırsın Meryemler, Haticeler, Zeynepler misâli. Yaratıcı "sıfatından izler" taşırlar. Rahmetinle rahimler arasında, şefkatinle şereşer arasında, cemâlinle güzellikler arasında irtibatlar sezilir. Rabbül âlemin oluşunla "ilk terbiye ocağı ana kucağı" arasında ne sevimli paralellikler görünür. Erkeklere eşler, evlere güneşler yaratırsın, sevgiler saygılar yaratıp içten aydınlatırsın. Ey çocukların ve çiçeklerin sığınacağını yaratan, ışıl ışıl dünyâlarda neler oldu. Zât-ı Kibriyâ"na mâlum: Feryâd-u Şganlar gökleri tuttu. Çâresizlik içinde saçlarını başlarını yoldu çicekler ve güller. Kimi kasaların, kimi masaların, kimi kurşunların kurbânı oldu. Kimi bitmez-tükenmez eğitim ve eritim süreçlerinde sararıp soldu. Her boşa harcanış kötüdür de, insanın harcanışı dayanılır gibi değildir. "Küçük aklım", bu işlere, durup, durup şaşmıştır yâ HÛ.
Riya dağlar kadardı. Samimiyet ve sâŞyet kıttı. Devir enâniyet devriydi. Herkes görünmek hevesindeydi. "Olmak düşüncesi" bize ufuklar kadar uzaktı. Bir câzibe merkezinde (Allah (c.c) irtibâtına) sâhip olamayış, dinin önde yürüyenlerini dahî, derme-çatma hâle getiriyordu. Günün adamları koyun sürüleri kadar çoktu, ebediyet insanı nâdir idi. Gözümüz sonsuzluklara dikilmediği için, "derler, demişler, diyecekler, diyorlar, desinler" batağında debeleniyorduk. Bu fâsit dâirede, en son atlar bile tık-nefesti yâ HÛ.
İslâm'ın çilesini çeken az, sırtından geçinen çoktu. İnsanlar yalınkat, sıradan insanlardı. Şehvetinin-şöhretinin kulu kurbânıydı. Din satanlardan, yol satanlardan, yolda yatanlardan el aman yâ HÛ.
Sürü sürü insan, açmış ağzını yummuş gözünü. Bütün mahâretleri "kendilerini övmek, başkalarına sövmek." Yüce duygulardan mahrûmiyetin farkında olanlar yok denecek kadar azdı. Hasbî değil, hesâbî adamlarla doluydu evler, köyler, şehirler. Bir içten kanayan, bir hâlden anlayan, bir özden ağlayan yoktu yâ HÛ.
Kur'ânlar okunur, gırtlaktan aşağıya geçmez, ezanlar okunur, içtenlikten uzak. Namazlar kılınır, kâlple mi, kalıpla mı belli değil yâ HÛ.
Günler doğar, günler batar. Binbir mûcize etrâf-ı âlemde parlar ha parlar. Perâkende bulutlar, salkım saçak, dağlara ağar. Yine de basit ve zehirli duygular, boş ve verimsiz bir hayat sürer gider. Ne derîn, dipli temelli düşünceler, ne vura-duta bir çalışma temposu, ne sıcak bir dua, ne alıp götüren bir türkü. Bezginlik ve dingiliktir meydanlara hâkim olan yâ HÛ.
Çocuklar büyür, ciddiyetmiş, hayâtın mânâsına dâir bir güzel misâlmiş Hak getire. Bütün laf. Kelimeler dolu değil boş. Sözler soğuk, bayat, galat.
İnsanlar kendilerini ve çevrelerini aldatmaya çalışıyorlar. Ortalık yalana, sahteliğe ve basitliğe teslim. Sun-î lik ne kadar gizlenirse gizlensin, yenden yakadan taşıyor. Bu gidişten biz her akşam mahzûn dönüyoruz, tedirgin çıktığımız sokaklardan.
"Doğruya doğru, eğriye eğri" diyecek çifte yürekli insanlara ne kadar muhtaçız. "Neyse, o" diyecek merd-i mü'minlere.
Elbette istisnâları var, lâkin bir hamiyetsizlik, bir gayretsizlik, bir sabırsızlık ki deme gitsin. Şu bizim inanıp iman getirdiğimiz ilkeler nerede, yaşadığımız hayat nerede? Bu kadar lâf öğreneceğimize, biraz da ciddiyet öğrenseydik, kendimiz olup, kendimizi yaşamayı öğrenseydik.
Üzerimizdeki çamur yolumuzun çamuru. İndik te eşiklerden sıra sıra numûneler mi gördük? Elimizden tutan, hâlimizi soran, yaramızı saran mı var? Bu kadar olabildik. Ah, keşke daha mütekâmil, daha içten daha hak âşığı, daha idealist, daha sabırlı, daha gayretli, daha ibâdetli, daha isâbetli, daha hamiyetli olabilseydik. Ne sayılı üniversitelerde tahsil, ne rabbânîlerde terbiye gördük. Çelmeler yiye yiye, ihânete uğraya uğraya geldik. Gül devrini yaşayıp, dağları dereleri inleten bülbül olmak güzeldi ama...
Elbette istisnâları var ama, ne büyük düşünceler bize göre, ne bitmez tükenmez gayretler. "Azıcık aşım, ağrısız başım'larla narkozlanmışız. Ya eksi bilmem kaçlarda buz kesilmişiz, ya artı aşırılıklar da eriyip gitmişiz. Bir denge başaramadığımız yâ HÛ.
Bir hayret, bir gayret, bir sabır âlemleri şenlendiren. Bir ilim, bir irfan, bir aşk gönüllerin şenliği. Bir isra, bir miraç, bir müntehâ irtifâ hedeşeri...
Sözdür söz. Allah'ın (c.c) gökten yere indirdiği sözdür. İnsanı kanatlandıran sözün derûnundaki özdür. İki milyar mü'minden, Allah'a yükselen sözün ustaları çıkmadı yâ HÛ.