Bir imtihan mekânı olarak yaratılan bu dünyada Allah’ın sayısız nimetleri içinde yaşarken, O’nun emir ve yasaklarına karşı çıkmak, en dehşetli bir nankörlük, en karanlık bir cehalet ve akıbeti en korkunç bir seydir. İman hakikatlerine ve ilahi ahlak nizamına sırt dönerek böyle bir nankörlüğe saplananlar, sonunda ilahi intikama duçar olurlar.
Tarihin ibret dolu sayfaları, adeta bir milletler kabristanıdır. İmansızlık, ahlaksızlık ve zulüm, milletlerin en büyük helak ve yok oluş sebepleridir. İmansız ve zalim kavimlerin yok oluşları ne müthiş bir ilahi intikam tecellileridir.
Hayatta en çok korkulan tufanlar, kasırgalar, zelzeleler, kıtlıklar, yıldırımlarla dolu azap bulutları, düşman işgalleri ve salgın hastalıklar gibi ilahi gazap tecellileri, insanlar için aynı zamanda ilahi bir tehdit veya ikaz mahiyetindedir. “Tabiat olayları” olarak görülen bu tip vakıalar, gelişigüzel olmayıp birçok sebep ve hikmete bağlı olarak meydana gelirler. Dış görünüş itibarıyla, fiziki bazı sebeplere bağlı olarak cereyan eden acı hadiselere gönül gözüyle bakıldığında, hakikatte onların bazı insanların isyan ve günahlarının bir neticesi veya bazı kişiler için ilahi bir ikaz mahiyetinde olduğu görülür.
Kur’an-ı Kerim, geçmiş kavimlerin helak edilişlerini anlatırken bunun sebepleri üzerinde durmakta ve böylece sonradan gelen nesilleri ikaz etmektedir. Bu sebeplerin başında, Allah’ın nimetlerine karşı nankörlük etmek, şükredecek yerde bol nimetler içinde şımarmak, zulüm ve haksızlıkta ileri gitmek, ahlaksızlık ve edepsizliğe özenmek, irşadda bulunmayı terk etmek ve kendine yapılan ikaz ve irşadı kulak ardı etmek gibi günahlar gelmektedir.
Günahlar ise affedilmedikleri takdirde, cennete girme yasaklarıdır. İnsanlığı helake sürükleyen bu günahların engellenmesi ise ancak ferasetli müminlerin, İslam’ı hayatın her safhasına şamil kılmaları ve bütün hal ve davranışlarıyla numune olmalarına bağlıdır. Müminlerin ifa ettiği tebliğ ve irşat, ancak bu sayede kemale erer.
Ayet-i kerimede buyrulur: “Siz, insanların iyiliği için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz; iyiliği emreder, kötülükten meneder ve Allah’a inanırsınız …” (Âl-i Îmrân; 110)
Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem de şöyle buyurmuştur: “Sizler yardım görecek, ganimetler elde edecek ve birçok memleketleri fethedeceksiniz. Sizden kim bu vakte erişirse Allah’tan korksun, iyiliği emredip kötülükten nehyetsin (sakındırsın) …” (Tirmizi)
Müminler, daima hayırlara anahtar, şerlere kilit olmalıdır. Zira Peygamber Efendimiz, hayra anahtar ve şerre kilit olanları müjdelemiş ve “Ne mutlu onlara!” buyurmuştur. (İbn-i Mace)
Biliniz ki, Allah’ın azabı şiddetlidir
Müslümanlar, cehalet, menfaatperestlik ve ihmalkârlık gibi muhtelif sebeplerle kendi İslami yaşantılarından fire verip dini mesûliyetlerini unuttukları zamanlarda, toplumda çürümeler meydana gelir. Bu çürüme ve çöküntüler, zamanla etrafa yayılarak, nezih bir hayat yaşamaya gayret eden insanları da içine alır. Yani, başlangıçta mani olunmayan ferdi bir zaaf, daha sonra önü alınamaz hale gelerek umumileşir ve fasık-salih bütün insanlara zarar verir.
Bunun hazin akıbeti ise insanların yavaş yavaş, toplu yok oluşun eşiğine doğru sürüklenmeleridir. Nitekim ayet-i kerimede buyrulur: “Öyle bir fitneden sakının ki o, içinizden sadece zulmedenlere erişmekle kalmaz (umuma sirayetle hepsini perişan eder). Biliniz ki, Allah’ın azabı şiddetlidir.” (Enfâl; 25)
Bazı günahlar vardır ki zararı umuma şamil olur. O günahın sebep olacağı fitne ve karışıklık, getireceği sıkıntı ve bela, yalnızca o günahı işleyenleri ve zalimleri yere sermekle kalmaz. Zalimlerle birlikte, o işe bulaşmamış, o günahı işlememiş masumlara da isabet eder. Günahkârların yanında, zahiren suçsuz görünenler de musibete uğrarlar.
Bu sebeple, müslümanlar, üzerlerine düşen vazife ve mesuliyetleri en güzel şekilde yerine getirmeli, ölümü ve hesabı hiçbir zaman unutmamalıdırlar. Maalesef insanlar, nefsanî menfaatleri karşısında çoğu zaman çeşitli teviller yaparak, Allah’ın emirlerinden tavizler vermeye yönelmektedirler. İlahi emirleri ifa hususunda umumun seviyesizliğine kıyasla, kendi yaptıkları az bir hizmet ve gayreti kâfi ve hatta çok görme gafletine düşmektedirler.
İlahi yasakları, adeta zamanın icabıymış gibi meşru ve mubah görerek; “Herkes yapıyor, ben de mecburum.” gibi bahanelere sığınmaktadırlar. Hâlbuki bu mevzularda hoşgörüye (!) kimsenin hakkı ve salahiyeti yoktur. Çünkü dinin hükümlerini koyan Cenab-ı Hak’tır. Dinin kaidelerini O koyduğu gibi, sonunda insanları hesaba çekecek olan da O’dur.
Azap geldi mi neden herkese erişir?
İnsan, evvela İslam’ı kendi hayatının her safhasına yansıtarak, kâmil bir mümin şahsiyeti inşa etmeli, sonra da o İslam şahsiyeti ile çevresine tebliğ ve irşadda bulunmalıdır.
Çocuklarını zamanında terbiye etmeli, dini eğitimlerini kesinlikle ihmal etmemelidir. Yakından uzağa doğru herkese marufu, yani iyilikleri emretmeli, münkerden, yani kötü ve çirkin şeylerden de nehyetmeli, sakındırmalıdır. Zira bu vazife ihmal edildiğinde, mesuliyeti çok ağır olmaktadır. Bu hizmette yorgunluk ve bezginlik göstermek, ilahi azabın umumi gelmesine sebep olur.
Nitekim Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem, İsrailoğulları’nın bozulmaya başladığı devreyi anlattıkları bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmuşlardır: “İsrailoğulları arasında zulüm yaygınlaştığı dönemlerde, bir kimse diğerini günah işlerken görünce evvela onu bu yaptığından nehyederdi. Fakat ertesi gün, o adamı aynı vaziyette gördüğü halde, onunla oturup kalkabilmek ve yiyip içebilmek (menfaat sağlayabilmek) için kötülükten sakındırmaz, ikazda bulunmazdı …” (Tirmizi, İbn-i Mace, Ebû Davûd)
Diğer bir hadis-i şerifte de şöyle buyrulur: “Allah Teâlâ bir kavme azap gönderdiği vakit, o azap, orada bulunanların hepsine erişir. Sonra da herkes amellerine göre yeniden diriltilir.” (Buhari, Fiten, 19; Müslim, Cennet, 84)
Günah ve isyanları bertaraf etmek için son nefese kadar çalışıp da bütün maddi ve manevi gayretlerine rağmen fitneye mani olamayanlar, Allah katında mazur sayılırlar. Bununla birlikte, o zalim ve gafillerin içinde bulunup onlara yakınlık gösterdiklerinden ve onlarla komşuluk ettiklerinden dolayı, dünya hayatında aynı musibete uğramaları da muhtemeldir. Böyle kişiler, ahiret hayatında ecir alırlarsa da dünyada sıkıntı çekerler ve bunların çektikleri sıkıntı, o sıkıntıya sebep olan zalimlerin azabını artırır.
Zeyneb bint-i Cahş radıyallahu anha şöyle rivayet etmektedir: “Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem, bir gün korkudan titreyerek yanıma geldi ve:
- Allah’tan başka ilah yoktur. Yaklaşan şerden dolayı, vay Arab'ın haline! Bugün, Ye’cûc ve Me’cûc’un seddinden şu kadar yer açıldı, buyurarak başparmağı ile şehadet parmağını birleştirip halka yaptı. Bunun üzerine ben:
- Ey Allah’ın Rasûlü! İçimizde iyiler de olduğu halde helak olur muyuz? Diye sorunca, Rasûl-i Ekrem Efendimiz:
- Kötülük ve günahlar çoğaldığı vakit, evet, buyurdu. (Buhari, Müslim, Ebû Davûd, Tirmizi, İbn-i Mace)
Demek ki toplumdaki iyiler de kötülere göz yumup ses çıkarmadıkları ve onları ikaz etmek için kâfi derecede gayret göstermedikleri takdirde, cezaya müstahak olmaktadırlar. Bu hakikati Rasûl-i Ekrem Efendimiz, hadis-i şeriflerinde şöyle ifade buyurmuştur: “İnsanlar fenalıkları görüp de onu değiştirmeye çalışmazlarsa çok geçmeden Allah Teâlâ onların başına umumi bir bela verir.” (İbn-i Mace)
Başka bir hadis-i şerifte ise “Canımı kudret elinde tutan Allah’a yemin ederim ki ya iyilikleri emreder ve kötülüklerden nehyedersiniz, ya da Allah kendi katından yakın zamanda üzerinize bir azap gönderir. Sonra Allah’a yalvarıp dua edersiniz, fakat duanız kabul edilmez.” (Tirmizi)
Müslümanlar birbirlerini teşvik etmeli
İnsanlık tarihi, iman ve ahlak yolundan sapmış azgınlar üzerine inen nice ilahi azap tecellilerine şahit olmuştur. Nuh, Ad ve Semûd kavimlerinin kibirli halkı; peygamberlerle mücadele eden, kendisinin tanrı olduğunu iddia eden ve sonunda Kızıldeniz’in girdaplarında boğulan Firavun; bir sineğin mağlup ettiği Nemrut; yaşayışları hayvanlardan daha aşağı olan Lût kavminin, hayâdan yoksun, ahlaksız ve edepsiz insanları ve daha nice zalimler, hep günah ve isyanlarında ısrar ettikleri için acıklı bir akıbetle helak edilmişlerdir.
Cenab-ı Hak şöyle buyurur: “Onlara, kendilerinden evvelkilerin; Nuh, Ad ve Semûd kavimlerinin, İbrahim kavminin, Medyen halkının ve altüst olan şehirlerin haberi ulaşmadı mı? Peygamberleri, onlara apaçık mucizeler getirmişti. Allah onlara zulmedecek değildi, fakat onlar kendi kendilerine zulmetmekte idiler.” (Tevbe; 70)
Başlarına gelen felaketler, kendi günahlarının acı neticeleriydi. Yaptıkları hata ve isyanlar sebebiyle, hem dünya hem de ahiret hayatlarını perişan etmişlerdi.
Ayet-i kerimelerde buyrulur: “İnsanların bizzat kendi işledikleri yüzünden karada ve denizde fesat zuhur etti, düzen bozuldu. Bu, belki (tuttukları kötü yoldan) dönerler diye, Allah’ın onlara, yaptıkları şeylerin bazı kötü neticelerini tattırması içindir.” (Rûm; 41)
“Başınıza gelen herhangi bir musibet, kendi ellerinizle işledikleriniz yüzündendir. (Bununla beraber) Allah, (günahlarınızın) çoğunu da affediyor.” (Şûra; 30)
Rabbimiz, biz kullarına ne kadar da merhametli! Doğru yoldan saparak günahlara dalan kullarını ikaz etmek için bazı dünyevi cezalarla muhtelif ikazlarda bulunması, aslında O’nun engin merhametinin bir tezahürüdür. Zira ahiretteki azabın yanında dünyevi ikazlar çok küçük kalır.
Bu sebeple, Allah Teâlâ kullarına dünyada birtakım sıkıntılar yaşatır. Üstelik kullarının işlediği günahların tamamını da bu dünyada cezalandırmaz. Onlara, günahları terk ederek hakka dönmeleri için mühletler ve fırsatlar verir. İlahi ikazlara gönül verip hakka rücû ettikleri takdirde, eski günahlarını da affedeceğini bildirir. Hatta kullarının, tevbelerindeki samimiyetleri nisbetinde, eski günahlarını sevaplara tebdil edeceğini müjdeler. O’nun rahmet ve mağfireti bu kadar geniştir.
Lakin nefsanî hayatın aldatıcı seraplarına kanarak, sayısız ilahi ikazlara ısrarla kulak tıkayan ve tevbe edip nefsini ıslah etme fırsatlarını inatla reddeden insanları da sonunda acı bir şekilde yakalayıverir. Ayet-i kerimede buyrulur: “… Şüphesiz O’nun yakalaması, pek elem vericidir, pek çetindir!” (Hûd; 102)
İslam’dan başka tutulacak bir ebedi saadet yolu yoktur. Müslümanlar, dinlerini yaşama hususunda birbirlerini teşvik etmeli, adeta birbirini yıkayan iki el gibi olmalı ve Allah’ın emirlerinden asla taviz vermemelidirler. Zira Allah’ın emirleri göz ardı edildiği, ilahi hudutlar çiğnendiği zaman, dünyanın nizamı bozulur; hak, adalet, insaf, merhamet, muhabbet, can ve mal emniyeti ortadan kalkar; zulüm, haksızlık, ahlaksızlık, açlık, hırsızlık ve cinayetler her tarafı kaplar. İnsanlar sokağa çıkmaktan korkar hale gelirler.
‘Öyle bir zaman gelecek ki ...’
Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem Efendimiz, o günlerin geleceğini; “Öyle bir zaman gelecek ki…” buyurduğu bazı hadis-i şeriflerinde haber vermiştir: “Öyle bir zaman gelecek ki, insanlar iyiliği özendirmeyecek, kötülükten de sakındırmayacaklar.” (Heysemi)
“Sizin üzerinize öyle bir zaman gelecek ki, o vakit siz, iyilikleri emretmeyen ve kötülükleri yasaklamayan kimselerin en hayırlı kişiler olduğunu düşüneceksiniz.”
Yine Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem bir gün:
- Gençlerinizin fıska düştüğü ve kadınlarınız azdığı zaman haliniz nice olur? Buyurmuştu. Yanındakiler hayretle:
- Ey Allah’ın Rasulü, yani böyle bir hal başımıza gelecek mi? Dediler.
- Evet, hatta daha beteri! Buyurdu ve devam etti:
- Emri bil marûf ve nehyi anil münker yapmadığınız vakit, haliniz nice olur? Ashab-ı Kiram yine hayretle:
- Yani bu olacak mı? Dediler.
- Evet, hatta daha beteri! Buyurdular ve devam ettiler:
- Münkeri emredip marûfu yasakladığınız zaman haliniz nice olur? Yanında bulunanlar iyice hayrete düşerek:
- Ey Allah’ın Rasûlü! Bu mutlaka olacak mı? Dediler.
- Evet, hatta daha beteri! Buyurdular ve devam ettiler:
- Marûfu münker, münkeri de marûf kabul ettiğiniz zaman haliniz nice olur? Sahabeler:
- Ey Allah’ın Rasûlü! Bu mutlaka olacak mı? Diye sordular.
- Evet, olacak! Buyurdular.” (Heysemi)
Hikmet ve güzel öğütle anlatalım
Hadis-i şeriflerde haber verilen bütün bu hadiselerin, günümüzde aynen yaşanmakta olduğunun farkında mıyız acaba? O halde, bu ilahi ikazlara daha ciddi bir şekilde kulak vermemiz icab etmektedir. Aksi takdirde yarın ilahi huzurda ileri sürebilecek hiçbir mazeretimiz kalmaz. Zira Allah ve Rasûlü, bizim için lüzumlu olan her şeyi açıkça beyan buyurmuşlardır. Ayet-i kerimede bu durum şöyle ifade edilir: “Andolsun ki Biz, öğüt alsınlar diye, bu Kuran’da, insanlara her türlü misali verdik.” (Zümer; 27)
Cenab-ı Hak, cümlemize, Kur’an-ı Kerim ve hadis-i şeriflerden gereken ibreti alarak, hayatımızı rızasına muvafık bir şekilde tanzim edebilmeyi nasip eylesin. İslam’ı, evvela en güzel şekilde öğrenip yaşamayı, sonra da diğer insanlara hikmet ve güzel öğütle anlatabilmeyi lütfeylesin. Ahlaksızlığın ve edepsizliğin toplumumuzda yayılmasına fırsat vermesin. Bizleri ve nesillerimizi, imansızlık ve ahlaksızlık bataklığından muhafaza buyursun. (Âmin)
OSMAN NURİ TOPBAŞ
Tarihin ibret dolu sayfaları, adeta bir milletler kabristanıdır. İmansızlık, ahlaksızlık ve zulüm, milletlerin en büyük helak ve yok oluş sebepleridir. İmansız ve zalim kavimlerin yok oluşları ne müthiş bir ilahi intikam tecellileridir.
Hayatta en çok korkulan tufanlar, kasırgalar, zelzeleler, kıtlıklar, yıldırımlarla dolu azap bulutları, düşman işgalleri ve salgın hastalıklar gibi ilahi gazap tecellileri, insanlar için aynı zamanda ilahi bir tehdit veya ikaz mahiyetindedir. “Tabiat olayları” olarak görülen bu tip vakıalar, gelişigüzel olmayıp birçok sebep ve hikmete bağlı olarak meydana gelirler. Dış görünüş itibarıyla, fiziki bazı sebeplere bağlı olarak cereyan eden acı hadiselere gönül gözüyle bakıldığında, hakikatte onların bazı insanların isyan ve günahlarının bir neticesi veya bazı kişiler için ilahi bir ikaz mahiyetinde olduğu görülür.
Kur’an-ı Kerim, geçmiş kavimlerin helak edilişlerini anlatırken bunun sebepleri üzerinde durmakta ve böylece sonradan gelen nesilleri ikaz etmektedir. Bu sebeplerin başında, Allah’ın nimetlerine karşı nankörlük etmek, şükredecek yerde bol nimetler içinde şımarmak, zulüm ve haksızlıkta ileri gitmek, ahlaksızlık ve edepsizliğe özenmek, irşadda bulunmayı terk etmek ve kendine yapılan ikaz ve irşadı kulak ardı etmek gibi günahlar gelmektedir.
Günahlar ise affedilmedikleri takdirde, cennete girme yasaklarıdır. İnsanlığı helake sürükleyen bu günahların engellenmesi ise ancak ferasetli müminlerin, İslam’ı hayatın her safhasına şamil kılmaları ve bütün hal ve davranışlarıyla numune olmalarına bağlıdır. Müminlerin ifa ettiği tebliğ ve irşat, ancak bu sayede kemale erer.
Ayet-i kerimede buyrulur: “Siz, insanların iyiliği için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz; iyiliği emreder, kötülükten meneder ve Allah’a inanırsınız …” (Âl-i Îmrân; 110)
Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem de şöyle buyurmuştur: “Sizler yardım görecek, ganimetler elde edecek ve birçok memleketleri fethedeceksiniz. Sizden kim bu vakte erişirse Allah’tan korksun, iyiliği emredip kötülükten nehyetsin (sakındırsın) …” (Tirmizi)
Müminler, daima hayırlara anahtar, şerlere kilit olmalıdır. Zira Peygamber Efendimiz, hayra anahtar ve şerre kilit olanları müjdelemiş ve “Ne mutlu onlara!” buyurmuştur. (İbn-i Mace)
Biliniz ki, Allah’ın azabı şiddetlidir
Müslümanlar, cehalet, menfaatperestlik ve ihmalkârlık gibi muhtelif sebeplerle kendi İslami yaşantılarından fire verip dini mesûliyetlerini unuttukları zamanlarda, toplumda çürümeler meydana gelir. Bu çürüme ve çöküntüler, zamanla etrafa yayılarak, nezih bir hayat yaşamaya gayret eden insanları da içine alır. Yani, başlangıçta mani olunmayan ferdi bir zaaf, daha sonra önü alınamaz hale gelerek umumileşir ve fasık-salih bütün insanlara zarar verir.
Bunun hazin akıbeti ise insanların yavaş yavaş, toplu yok oluşun eşiğine doğru sürüklenmeleridir. Nitekim ayet-i kerimede buyrulur: “Öyle bir fitneden sakının ki o, içinizden sadece zulmedenlere erişmekle kalmaz (umuma sirayetle hepsini perişan eder). Biliniz ki, Allah’ın azabı şiddetlidir.” (Enfâl; 25)
Bazı günahlar vardır ki zararı umuma şamil olur. O günahın sebep olacağı fitne ve karışıklık, getireceği sıkıntı ve bela, yalnızca o günahı işleyenleri ve zalimleri yere sermekle kalmaz. Zalimlerle birlikte, o işe bulaşmamış, o günahı işlememiş masumlara da isabet eder. Günahkârların yanında, zahiren suçsuz görünenler de musibete uğrarlar.
Bu sebeple, müslümanlar, üzerlerine düşen vazife ve mesuliyetleri en güzel şekilde yerine getirmeli, ölümü ve hesabı hiçbir zaman unutmamalıdırlar. Maalesef insanlar, nefsanî menfaatleri karşısında çoğu zaman çeşitli teviller yaparak, Allah’ın emirlerinden tavizler vermeye yönelmektedirler. İlahi emirleri ifa hususunda umumun seviyesizliğine kıyasla, kendi yaptıkları az bir hizmet ve gayreti kâfi ve hatta çok görme gafletine düşmektedirler.
İlahi yasakları, adeta zamanın icabıymış gibi meşru ve mubah görerek; “Herkes yapıyor, ben de mecburum.” gibi bahanelere sığınmaktadırlar. Hâlbuki bu mevzularda hoşgörüye (!) kimsenin hakkı ve salahiyeti yoktur. Çünkü dinin hükümlerini koyan Cenab-ı Hak’tır. Dinin kaidelerini O koyduğu gibi, sonunda insanları hesaba çekecek olan da O’dur.
Azap geldi mi neden herkese erişir?
İnsan, evvela İslam’ı kendi hayatının her safhasına yansıtarak, kâmil bir mümin şahsiyeti inşa etmeli, sonra da o İslam şahsiyeti ile çevresine tebliğ ve irşadda bulunmalıdır.
Çocuklarını zamanında terbiye etmeli, dini eğitimlerini kesinlikle ihmal etmemelidir. Yakından uzağa doğru herkese marufu, yani iyilikleri emretmeli, münkerden, yani kötü ve çirkin şeylerden de nehyetmeli, sakındırmalıdır. Zira bu vazife ihmal edildiğinde, mesuliyeti çok ağır olmaktadır. Bu hizmette yorgunluk ve bezginlik göstermek, ilahi azabın umumi gelmesine sebep olur.
Nitekim Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem, İsrailoğulları’nın bozulmaya başladığı devreyi anlattıkları bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmuşlardır: “İsrailoğulları arasında zulüm yaygınlaştığı dönemlerde, bir kimse diğerini günah işlerken görünce evvela onu bu yaptığından nehyederdi. Fakat ertesi gün, o adamı aynı vaziyette gördüğü halde, onunla oturup kalkabilmek ve yiyip içebilmek (menfaat sağlayabilmek) için kötülükten sakındırmaz, ikazda bulunmazdı …” (Tirmizi, İbn-i Mace, Ebû Davûd)
Diğer bir hadis-i şerifte de şöyle buyrulur: “Allah Teâlâ bir kavme azap gönderdiği vakit, o azap, orada bulunanların hepsine erişir. Sonra da herkes amellerine göre yeniden diriltilir.” (Buhari, Fiten, 19; Müslim, Cennet, 84)
Günah ve isyanları bertaraf etmek için son nefese kadar çalışıp da bütün maddi ve manevi gayretlerine rağmen fitneye mani olamayanlar, Allah katında mazur sayılırlar. Bununla birlikte, o zalim ve gafillerin içinde bulunup onlara yakınlık gösterdiklerinden ve onlarla komşuluk ettiklerinden dolayı, dünya hayatında aynı musibete uğramaları da muhtemeldir. Böyle kişiler, ahiret hayatında ecir alırlarsa da dünyada sıkıntı çekerler ve bunların çektikleri sıkıntı, o sıkıntıya sebep olan zalimlerin azabını artırır.
Zeyneb bint-i Cahş radıyallahu anha şöyle rivayet etmektedir: “Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem, bir gün korkudan titreyerek yanıma geldi ve:
- Allah’tan başka ilah yoktur. Yaklaşan şerden dolayı, vay Arab'ın haline! Bugün, Ye’cûc ve Me’cûc’un seddinden şu kadar yer açıldı, buyurarak başparmağı ile şehadet parmağını birleştirip halka yaptı. Bunun üzerine ben:
- Ey Allah’ın Rasûlü! İçimizde iyiler de olduğu halde helak olur muyuz? Diye sorunca, Rasûl-i Ekrem Efendimiz:
- Kötülük ve günahlar çoğaldığı vakit, evet, buyurdu. (Buhari, Müslim, Ebû Davûd, Tirmizi, İbn-i Mace)
Demek ki toplumdaki iyiler de kötülere göz yumup ses çıkarmadıkları ve onları ikaz etmek için kâfi derecede gayret göstermedikleri takdirde, cezaya müstahak olmaktadırlar. Bu hakikati Rasûl-i Ekrem Efendimiz, hadis-i şeriflerinde şöyle ifade buyurmuştur: “İnsanlar fenalıkları görüp de onu değiştirmeye çalışmazlarsa çok geçmeden Allah Teâlâ onların başına umumi bir bela verir.” (İbn-i Mace)
Başka bir hadis-i şerifte ise “Canımı kudret elinde tutan Allah’a yemin ederim ki ya iyilikleri emreder ve kötülüklerden nehyedersiniz, ya da Allah kendi katından yakın zamanda üzerinize bir azap gönderir. Sonra Allah’a yalvarıp dua edersiniz, fakat duanız kabul edilmez.” (Tirmizi)
Müslümanlar birbirlerini teşvik etmeli
İnsanlık tarihi, iman ve ahlak yolundan sapmış azgınlar üzerine inen nice ilahi azap tecellilerine şahit olmuştur. Nuh, Ad ve Semûd kavimlerinin kibirli halkı; peygamberlerle mücadele eden, kendisinin tanrı olduğunu iddia eden ve sonunda Kızıldeniz’in girdaplarında boğulan Firavun; bir sineğin mağlup ettiği Nemrut; yaşayışları hayvanlardan daha aşağı olan Lût kavminin, hayâdan yoksun, ahlaksız ve edepsiz insanları ve daha nice zalimler, hep günah ve isyanlarında ısrar ettikleri için acıklı bir akıbetle helak edilmişlerdir.
Cenab-ı Hak şöyle buyurur: “Onlara, kendilerinden evvelkilerin; Nuh, Ad ve Semûd kavimlerinin, İbrahim kavminin, Medyen halkının ve altüst olan şehirlerin haberi ulaşmadı mı? Peygamberleri, onlara apaçık mucizeler getirmişti. Allah onlara zulmedecek değildi, fakat onlar kendi kendilerine zulmetmekte idiler.” (Tevbe; 70)
Başlarına gelen felaketler, kendi günahlarının acı neticeleriydi. Yaptıkları hata ve isyanlar sebebiyle, hem dünya hem de ahiret hayatlarını perişan etmişlerdi.
Ayet-i kerimelerde buyrulur: “İnsanların bizzat kendi işledikleri yüzünden karada ve denizde fesat zuhur etti, düzen bozuldu. Bu, belki (tuttukları kötü yoldan) dönerler diye, Allah’ın onlara, yaptıkları şeylerin bazı kötü neticelerini tattırması içindir.” (Rûm; 41)
“Başınıza gelen herhangi bir musibet, kendi ellerinizle işledikleriniz yüzündendir. (Bununla beraber) Allah, (günahlarınızın) çoğunu da affediyor.” (Şûra; 30)
Rabbimiz, biz kullarına ne kadar da merhametli! Doğru yoldan saparak günahlara dalan kullarını ikaz etmek için bazı dünyevi cezalarla muhtelif ikazlarda bulunması, aslında O’nun engin merhametinin bir tezahürüdür. Zira ahiretteki azabın yanında dünyevi ikazlar çok küçük kalır.
Bu sebeple, Allah Teâlâ kullarına dünyada birtakım sıkıntılar yaşatır. Üstelik kullarının işlediği günahların tamamını da bu dünyada cezalandırmaz. Onlara, günahları terk ederek hakka dönmeleri için mühletler ve fırsatlar verir. İlahi ikazlara gönül verip hakka rücû ettikleri takdirde, eski günahlarını da affedeceğini bildirir. Hatta kullarının, tevbelerindeki samimiyetleri nisbetinde, eski günahlarını sevaplara tebdil edeceğini müjdeler. O’nun rahmet ve mağfireti bu kadar geniştir.
Lakin nefsanî hayatın aldatıcı seraplarına kanarak, sayısız ilahi ikazlara ısrarla kulak tıkayan ve tevbe edip nefsini ıslah etme fırsatlarını inatla reddeden insanları da sonunda acı bir şekilde yakalayıverir. Ayet-i kerimede buyrulur: “… Şüphesiz O’nun yakalaması, pek elem vericidir, pek çetindir!” (Hûd; 102)
İslam’dan başka tutulacak bir ebedi saadet yolu yoktur. Müslümanlar, dinlerini yaşama hususunda birbirlerini teşvik etmeli, adeta birbirini yıkayan iki el gibi olmalı ve Allah’ın emirlerinden asla taviz vermemelidirler. Zira Allah’ın emirleri göz ardı edildiği, ilahi hudutlar çiğnendiği zaman, dünyanın nizamı bozulur; hak, adalet, insaf, merhamet, muhabbet, can ve mal emniyeti ortadan kalkar; zulüm, haksızlık, ahlaksızlık, açlık, hırsızlık ve cinayetler her tarafı kaplar. İnsanlar sokağa çıkmaktan korkar hale gelirler.
‘Öyle bir zaman gelecek ki ...’
Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem Efendimiz, o günlerin geleceğini; “Öyle bir zaman gelecek ki…” buyurduğu bazı hadis-i şeriflerinde haber vermiştir: “Öyle bir zaman gelecek ki, insanlar iyiliği özendirmeyecek, kötülükten de sakındırmayacaklar.” (Heysemi)
“Sizin üzerinize öyle bir zaman gelecek ki, o vakit siz, iyilikleri emretmeyen ve kötülükleri yasaklamayan kimselerin en hayırlı kişiler olduğunu düşüneceksiniz.”
Yine Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem bir gün:
- Gençlerinizin fıska düştüğü ve kadınlarınız azdığı zaman haliniz nice olur? Buyurmuştu. Yanındakiler hayretle:
- Ey Allah’ın Rasulü, yani böyle bir hal başımıza gelecek mi? Dediler.
- Evet, hatta daha beteri! Buyurdu ve devam etti:
- Emri bil marûf ve nehyi anil münker yapmadığınız vakit, haliniz nice olur? Ashab-ı Kiram yine hayretle:
- Yani bu olacak mı? Dediler.
- Evet, hatta daha beteri! Buyurdular ve devam ettiler:
- Münkeri emredip marûfu yasakladığınız zaman haliniz nice olur? Yanında bulunanlar iyice hayrete düşerek:
- Ey Allah’ın Rasûlü! Bu mutlaka olacak mı? Dediler.
- Evet, hatta daha beteri! Buyurdular ve devam ettiler:
- Marûfu münker, münkeri de marûf kabul ettiğiniz zaman haliniz nice olur? Sahabeler:
- Ey Allah’ın Rasûlü! Bu mutlaka olacak mı? Diye sordular.
- Evet, olacak! Buyurdular.” (Heysemi)
Hikmet ve güzel öğütle anlatalım
Hadis-i şeriflerde haber verilen bütün bu hadiselerin, günümüzde aynen yaşanmakta olduğunun farkında mıyız acaba? O halde, bu ilahi ikazlara daha ciddi bir şekilde kulak vermemiz icab etmektedir. Aksi takdirde yarın ilahi huzurda ileri sürebilecek hiçbir mazeretimiz kalmaz. Zira Allah ve Rasûlü, bizim için lüzumlu olan her şeyi açıkça beyan buyurmuşlardır. Ayet-i kerimede bu durum şöyle ifade edilir: “Andolsun ki Biz, öğüt alsınlar diye, bu Kuran’da, insanlara her türlü misali verdik.” (Zümer; 27)
Cenab-ı Hak, cümlemize, Kur’an-ı Kerim ve hadis-i şeriflerden gereken ibreti alarak, hayatımızı rızasına muvafık bir şekilde tanzim edebilmeyi nasip eylesin. İslam’ı, evvela en güzel şekilde öğrenip yaşamayı, sonra da diğer insanlara hikmet ve güzel öğütle anlatabilmeyi lütfeylesin. Ahlaksızlığın ve edepsizliğin toplumumuzda yayılmasına fırsat vermesin. Bizleri ve nesillerimizi, imansızlık ve ahlaksızlık bataklığından muhafaza buyursun. (Âmin)
OSMAN NURİ TOPBAŞ
Son düzenleme: