1947'li yıllarda Ankara Hukuk Fakültesinde öğrenciydim. Hocalarımız, İslâm Hukukundan, dinî mevzulardan, terimlerinden hiç bahsetmezlerdi. Üniversiteler Milli Eğitim Bakanlığına bağlıydı. Siyasî idare, baskıcı, dayatmacı sıkı bir sistemi ısrarla, inatla uyguluyordu.
Bugünkü ahlâkî yozlaşmanın en aslî faktörü olan sekülarite, dünyevîleşmek, maddeye tapmak felsefesi bütün dehşetiyle her kurumda hükümfermâ idi.
Zira ülke insanına otuz yıl dini öğretilmemiş; bu süre içinde yaşayan nesiller din eğitiminden ve öğretiminden mahrum bırakılmıştır. Bu mahrumiyet dönemi, ismen Müslüman olsalar da gönülden dine düşman olan bazı kimselerin ortaya çıkmasına, fakültelere, eğitim kurumlarına, bürokrasiye hâkim olmalarına zemin hazırlamıştır.
Böylesine zulmetli, kapkaranlık ve buhranlı bir ortamda Risâle-i Nurlar güneş gibi doğmuş, nice bahtiyar gönülleri aydınlatmış, ahlâksızlık, sapıklık vadilerinden çekip çıkarmıştır.
Bu sıkıntılı süreçte, Osmanlı padişahlarından Sultan 2. Abdulhamid Han Hazretlerinin kurduğu yüksekokul ve medreselerden mezun olanlardan o kültürü korkarak temsil edenler de tek-tük bulunuyor ve kendini gizlemeye mecbur oluyordu.
Ceza Muhakemeleri Usulü dersi hocamız Prof. Dr. Baha Kantar'ın onlardan biri olduğunu anlıyorduk.
Bir gün bir öğrenciyi imtihan etti. İmtihan sonunda ona geçer not verip vermemekte tereddüt ediyordu. O tarihlerde imtihan salonu, bütün öğrencilere açıktı. Rahmetli hoca, öğrenciye sınıfını geçmek için kaç nota ihtiyacı olduğunu sordu. Öğrenci diğer dersleri de lehine etkilemek ve işi garantilemek için yüksek bir not söyledi. Meğer hoca idareden talebenin ders notlarını almış. Listeyi çıkarıp ona baktı; gerçek dışı olduğunu anladı. Öğrenciyi şiddetle, öfkeyle azarlayarak hiç unutmadığım, her zaman hatırladığım şu sözleri söyledi:
"Sen yalan söylüyorsun. İşte liste ispatlıyor. Yalan söyleyen her ahlâksızlığı yapar. Yazıklar olsun" dedi.
Bu haklı sözler talebenin suratına kırbaç gibi etki yaptı, sus pus oldu. Bize de ibretlik bir ders oldu.
Fakültede o yıllarda tanıştığım sınıf arkadaşım rahmetli Ziya Nur sayesinde Risâle-i Nurlar ile müşerref olmuş, kaybettiğim imanımı bana hediye ettiği Küçük Sözler ile kazanmıştım.
Ziya Nur'a, şahidi olduğum o olayı anlatınca bana şu şahane notları vermişti. Onu gözüm gibi saklıyorum:
"Artık o pis putlardan kaçının ve yalan sözden sakının."1
"Evet, sıdk ve doğruluk, İslâmiyetin hayat-ı içtimaiyesinde ukde-i hayatiyesidir. Riyakârlık (iki yüzlülük), fiilî bir nevî yalancılıktır. Dalkavukluk ve tasannu (yapmacık hareketler), alçakça bir yalancılıktır."2
"Yalan bir lâfz-ı kâfirdir. Bir dâne sıdk, yakar milyonla yalanı. Bir dâne-i hakikat, yıkar kasr-ı hayali. Sıdk büyük esastır, bir cevher-i ziyâlı. Yeri verir sükûta-eğer çıksa zararlı. Yalana yer hiç yoktur, çendan olsa faydalı. Her sözün doğru olsun, her hükmün hak olmalı. Lâkin hakkın olamaz her doğruyu söz etmek. Bunu iyi bilmeli. "Huz mâ safa, dâ mâ keder" (Çirkin olanı ve keder vereni bırak, güzel olana ve huzur verene bak) kendine düstur etmeli. Güzel gör, hem güzel bak; tâ güzel düşünmeli. Güzel bil, hem güzel düşün; tâ leziz hayatı bulmalı. Hayat içinde hayattır hüsn-ü zanda emeli. Sû-i zanla yeistir, saadet muharribi, hem de hayatın katili.3
"Allah'ın yokluğunu söylemek, binlerce, milyonlarca delile karşı büyük bir yalandır. Onun için en baştan, yalan, söylenmemesi gereken bir sözdür. Yalanlar ne kadar büyük ve ne kadar gösterişli olursa olsun tek bir hakikat karşısında yıkılmaya mahkûmdur. Meselâ bir cinayeti saklamak için ne kadar müthiş ve büyük senaryolar üretilirse üretilsin, en ufak bir gerçek, bir ipucu her şeyi alt üst eder. Her sözün mutlaka doğru olması gerekir ama her doğruyu her yerde söylemek doğru değildir. Doğrunun hepsini de zamanı gelmeden söylemek doğru değildir. Prensip olarak her şeyi güzel tarafından ele almak gerekir. Çünkü güzel gören güzel düşünür, güzel düşünen güzel rüya görür. Güzel rüya gören hayatından lezzet alır. Su-i zan ise kanser gibi bir hastalıktır."
Hazret-i Peygamber (asm): "Yalan yere şahitlik etmek, Allah'a şirk koşmak gibidir" buyurmuştur. Yalancı şahitler, fakihlere (yüksek din âlimlerine) göre, halkın önünde yargılanıp, gerekirse cezalandırılırlar. Günümüzde bu mânâ, basın yoluyla ilân etmek tarzında gerçekleştirilebilir."4
Dipnot:
1- Hac Sûresi: 30.
2- Hutbe-i Şamiye
3- Sözler, Lemeât, s. 651
4- Kur'ân Meâli, s. 335
Bugünkü ahlâkî yozlaşmanın en aslî faktörü olan sekülarite, dünyevîleşmek, maddeye tapmak felsefesi bütün dehşetiyle her kurumda hükümfermâ idi.
Zira ülke insanına otuz yıl dini öğretilmemiş; bu süre içinde yaşayan nesiller din eğitiminden ve öğretiminden mahrum bırakılmıştır. Bu mahrumiyet dönemi, ismen Müslüman olsalar da gönülden dine düşman olan bazı kimselerin ortaya çıkmasına, fakültelere, eğitim kurumlarına, bürokrasiye hâkim olmalarına zemin hazırlamıştır.
Böylesine zulmetli, kapkaranlık ve buhranlı bir ortamda Risâle-i Nurlar güneş gibi doğmuş, nice bahtiyar gönülleri aydınlatmış, ahlâksızlık, sapıklık vadilerinden çekip çıkarmıştır.
Bu sıkıntılı süreçte, Osmanlı padişahlarından Sultan 2. Abdulhamid Han Hazretlerinin kurduğu yüksekokul ve medreselerden mezun olanlardan o kültürü korkarak temsil edenler de tek-tük bulunuyor ve kendini gizlemeye mecbur oluyordu.
Ceza Muhakemeleri Usulü dersi hocamız Prof. Dr. Baha Kantar'ın onlardan biri olduğunu anlıyorduk.
Bir gün bir öğrenciyi imtihan etti. İmtihan sonunda ona geçer not verip vermemekte tereddüt ediyordu. O tarihlerde imtihan salonu, bütün öğrencilere açıktı. Rahmetli hoca, öğrenciye sınıfını geçmek için kaç nota ihtiyacı olduğunu sordu. Öğrenci diğer dersleri de lehine etkilemek ve işi garantilemek için yüksek bir not söyledi. Meğer hoca idareden talebenin ders notlarını almış. Listeyi çıkarıp ona baktı; gerçek dışı olduğunu anladı. Öğrenciyi şiddetle, öfkeyle azarlayarak hiç unutmadığım, her zaman hatırladığım şu sözleri söyledi:
"Sen yalan söylüyorsun. İşte liste ispatlıyor. Yalan söyleyen her ahlâksızlığı yapar. Yazıklar olsun" dedi.
Bu haklı sözler talebenin suratına kırbaç gibi etki yaptı, sus pus oldu. Bize de ibretlik bir ders oldu.
Fakültede o yıllarda tanıştığım sınıf arkadaşım rahmetli Ziya Nur sayesinde Risâle-i Nurlar ile müşerref olmuş, kaybettiğim imanımı bana hediye ettiği Küçük Sözler ile kazanmıştım.
Ziya Nur'a, şahidi olduğum o olayı anlatınca bana şu şahane notları vermişti. Onu gözüm gibi saklıyorum:
"Artık o pis putlardan kaçının ve yalan sözden sakının."1
"Evet, sıdk ve doğruluk, İslâmiyetin hayat-ı içtimaiyesinde ukde-i hayatiyesidir. Riyakârlık (iki yüzlülük), fiilî bir nevî yalancılıktır. Dalkavukluk ve tasannu (yapmacık hareketler), alçakça bir yalancılıktır."2
"Yalan bir lâfz-ı kâfirdir. Bir dâne sıdk, yakar milyonla yalanı. Bir dâne-i hakikat, yıkar kasr-ı hayali. Sıdk büyük esastır, bir cevher-i ziyâlı. Yeri verir sükûta-eğer çıksa zararlı. Yalana yer hiç yoktur, çendan olsa faydalı. Her sözün doğru olsun, her hükmün hak olmalı. Lâkin hakkın olamaz her doğruyu söz etmek. Bunu iyi bilmeli. "Huz mâ safa, dâ mâ keder" (Çirkin olanı ve keder vereni bırak, güzel olana ve huzur verene bak) kendine düstur etmeli. Güzel gör, hem güzel bak; tâ güzel düşünmeli. Güzel bil, hem güzel düşün; tâ leziz hayatı bulmalı. Hayat içinde hayattır hüsn-ü zanda emeli. Sû-i zanla yeistir, saadet muharribi, hem de hayatın katili.3
"Allah'ın yokluğunu söylemek, binlerce, milyonlarca delile karşı büyük bir yalandır. Onun için en baştan, yalan, söylenmemesi gereken bir sözdür. Yalanlar ne kadar büyük ve ne kadar gösterişli olursa olsun tek bir hakikat karşısında yıkılmaya mahkûmdur. Meselâ bir cinayeti saklamak için ne kadar müthiş ve büyük senaryolar üretilirse üretilsin, en ufak bir gerçek, bir ipucu her şeyi alt üst eder. Her sözün mutlaka doğru olması gerekir ama her doğruyu her yerde söylemek doğru değildir. Doğrunun hepsini de zamanı gelmeden söylemek doğru değildir. Prensip olarak her şeyi güzel tarafından ele almak gerekir. Çünkü güzel gören güzel düşünür, güzel düşünen güzel rüya görür. Güzel rüya gören hayatından lezzet alır. Su-i zan ise kanser gibi bir hastalıktır."
Hazret-i Peygamber (asm): "Yalan yere şahitlik etmek, Allah'a şirk koşmak gibidir" buyurmuştur. Yalancı şahitler, fakihlere (yüksek din âlimlerine) göre, halkın önünde yargılanıp, gerekirse cezalandırılırlar. Günümüzde bu mânâ, basın yoluyla ilân etmek tarzında gerçekleştirilebilir."4
Dipnot:
1- Hac Sûresi: 30.
2- Hutbe-i Şamiye
3- Sözler, Lemeât, s. 651
4- Kur'ân Meâli, s. 335