Zayıf, rehbersiz ve himayesiz insan, rüzgârın önündeki saman çöpü gibidir. Kolaylıkla savrulup devrilebilir. Zira insan bir taraftan nerede, ne zaman ve nasıl karşısına çıkıp kendisini aldatacağı belli olmayan şeytanla; diğer taraftan da kibir, haset, kin, nefret, riya, hırs, şehvet gibi yüzlerce manevi hastalığı içinde barındıran nefsle karşı karşıyadır. Üstelik nefs ve şeytanın kolluk kuvvetleri evimizin içinde, yolda, iş yerinde, televizyonda, gazetede, kısaca her yerdedir.
Hadis-i şerifte: “Senin en büyük hasmın, iki kaşın ortasındaki nefsindir” buyrularak, nefsin ne kadar büyük bir hasım ve insanla ne kadar iç içe bir varlık olduğunu beyan etmektedir. Nefsin arzu ve istekleri öldürücü bir zehir gibidir. Şahsın manevi hayatını felç eder. Tutkularının esiri haline getirdikten sonra cehenneme yuvarlar. Çoğu zaman nefs ve şeytan insana dost suretinde yaklaşarak kötüyü iyi, doğruyu yanlış ve bâtılı hak gösterir. Sıfatları düzelmedikçe mutlak surette kötülüğü emreder.
Şeytan da böyledir. Kur'an -ı Kerim'de şeytanın his ve karakteri şöyle anlatılmaktadır: “Elbette onlara önlerinden, arkalarından, sağlarından, sollarından sokulacağım ve sen onların çoklarını şükredenlerden bulmayacaksın.” ( A'raf , 17) Bu azgın düşmanlara karşılık insan son derece zayıf, mukavemetsiz, tahammülsüz ve meyillidir.
Hal böyleyken nefs ve şeytanın hilelerine karşı uyaran, Hak'tan gelen esintilerle ruhu doyuran bir Allah dostunun himayesine girmeden, azıksız, rehbersiz, tuzakla dolu bu yolda nasıl yürünebilir? Manevi hayatımız açısından adeta yer-gök üzerimize ateş saçıyor. Bu durumda yanımızda dua ve himmetini bizlere zırh yapan, zafiyetlerimizi tedavi edip kuvvete dönüştüren bir Hak dostuna ihtiyaç duyulmaz mı?
İlim ve irfanıyla insanı yoğurup terbiye eden, feyz pınarlarıyla kalpleri ihya eden, ufkuna girenlere aşk boyasını çalan bir mürşid-i kâmil, manevi hayatımızın istikameti ve ebedi hayatımızın selameti için ne kadar da elzemdir! “Ne olursan ol gel” diyen Sâdât-ı Kiram'ın yolundan giden hiç yıkılır mı? Bizi yalnızlık vahşetinden kurtarmak için elini uzatan hakikat davetçisine el veren yalnız kalır mı? Hz. Mevlâna ne güzel söylüyor: “Padişahın dostu olan hiç zayıf ve kimsesiz kalır mı?”
Hadis-i şerifte: “Senin en büyük hasmın, iki kaşın ortasındaki nefsindir” buyrularak, nefsin ne kadar büyük bir hasım ve insanla ne kadar iç içe bir varlık olduğunu beyan etmektedir. Nefsin arzu ve istekleri öldürücü bir zehir gibidir. Şahsın manevi hayatını felç eder. Tutkularının esiri haline getirdikten sonra cehenneme yuvarlar. Çoğu zaman nefs ve şeytan insana dost suretinde yaklaşarak kötüyü iyi, doğruyu yanlış ve bâtılı hak gösterir. Sıfatları düzelmedikçe mutlak surette kötülüğü emreder.
Şeytan da böyledir. Kur'an -ı Kerim'de şeytanın his ve karakteri şöyle anlatılmaktadır: “Elbette onlara önlerinden, arkalarından, sağlarından, sollarından sokulacağım ve sen onların çoklarını şükredenlerden bulmayacaksın.” ( A'raf , 17) Bu azgın düşmanlara karşılık insan son derece zayıf, mukavemetsiz, tahammülsüz ve meyillidir.
Hal böyleyken nefs ve şeytanın hilelerine karşı uyaran, Hak'tan gelen esintilerle ruhu doyuran bir Allah dostunun himayesine girmeden, azıksız, rehbersiz, tuzakla dolu bu yolda nasıl yürünebilir? Manevi hayatımız açısından adeta yer-gök üzerimize ateş saçıyor. Bu durumda yanımızda dua ve himmetini bizlere zırh yapan, zafiyetlerimizi tedavi edip kuvvete dönüştüren bir Hak dostuna ihtiyaç duyulmaz mı?
İlim ve irfanıyla insanı yoğurup terbiye eden, feyz pınarlarıyla kalpleri ihya eden, ufkuna girenlere aşk boyasını çalan bir mürşid-i kâmil, manevi hayatımızın istikameti ve ebedi hayatımızın selameti için ne kadar da elzemdir! “Ne olursan ol gel” diyen Sâdât-ı Kiram'ın yolundan giden hiç yıkılır mı? Bizi yalnızlık vahşetinden kurtarmak için elini uzatan hakikat davetçisine el veren yalnız kalır mı? Hz. Mevlâna ne güzel söylüyor: “Padişahın dostu olan hiç zayıf ve kimsesiz kalır mı?”
Son düzenleme: