Dağılmış tespih tanelerine benziyoruz
‘Dünyada en büyük nimet nedir?’ diye sorsalar hiç tereddüt etmeden ‘Müslümanlık’ derim.
Gerçekten de öyle değil midir? İslam, iki cihan saadetini sağlayan bozulmamış tek inanç sistemidir. Onun içindir ki İslam’ın alternatifi yoktur. İslam’ın alternatifi yine İslam’dır.
Bizler, bu nimeti hazır bulduğumuz için kıymetini bilmiyoruz. Bu inanç yolunda çilelere katlanmayı, fedakârlık göstermeyi denemediğimiz için onu yeterince önemsemiyoruz.
Dünyada yaşayan Müslümanların sayısı bir milyarın üzerinde olsa da bu rakam, ne yazık ki Müslümanlığın etki sahasına yansımamaktadır. Dünyada Müslüman çok ama dinini dert edinen ve derdini seven güçlü Müslüman yok denecek kadar az. Günümüzde Müslümanlık; geriliği, fakirliği, üçüncü dünya ülkelerini çağrıştırıyorsa bunun suçlusu bu inanç sistemini hücrelerine sindiremeyen, gereğini yapamayan Müslümanlardır.
Suçluyu Avrupa’da ya da Amerika’da aramaya gerek yok. Onca oyun ve zulümleri karşısında, gerekli çalışmayı yapmayarak; bizler adeta gönüllü sömürge olduk, dünyanın sözde efendilerine. Özgürlüğümüzü ellerimizle teslim ettik. Paryalığı sultanlığa tercih ettik.
Dünya Müslümanları, Kur’an hakikatleri etrafında birleşebilseler, tek yumruk olabilseler, kalpler uhuvvetle atabilse bizi kimse esaret zincirleriyle bağlayamaz. Aslında, bizi birbirimize bağlayan o kadar güçlü bağlar vardır ki hepsi de çelik kuvvetindedir. Dinimiz bir, kitabımız bir, peygamberimiz bir… Bu kadar bir’in olduğu yerde, niçin ikilik olsun ki!
Kur’an, Müslümanların manifestosudur
Müslümanların manifestosu şüphesiz ki Kur’an’dır; onu hadisler takip eder... Kur’an ve hadis, dünyevî ve uhrevî pek çok meselemizi izaha muktedirdir. Ayrıntılardaki sis perdelerini kaldırmak ise ulemanın işidir. Durum bu iken, sırat-ı müstakimden ayrılanların durumunu nasıl izah edebilirsiniz?
Müslüman âdetince az çok birbirinden değişik algılarla ve kavrayışlarla beslenen anlayışlar, bizi bizden koparıyor. Emirler ve yasaklar (farzlar ve haramlar) şahsileştirilmeye çalışılıyor. Oysa Müslümanlıkta hangi konumda olursa olsun, hiç kimseye farklı ahkâm uygulanmaz. İslam’da hükümler umumidir.
Bazı kesimler, İslam’ı ayrıntılara boğarak, puslu hava oluşturup hakikatleri perdelemektedir. Bu kişilere baktığınızda, nafileleri farzların önüne geçirip gereksiz ayrıntılarla laf ebeliği yaptıkları, zihinleri bulandırdıkları görülür. Bu durum dinin esasını zedelemekte, insanların zamanını çalmakta ve inançlarını sis perdesi altında bırakmaktadır.
Önceliklerini yanlış belirleyen kişilerin akıbetinin hüsran olacağı açıktır. Bu durum, Müslümanların inanç akideleri için de geçerlidir. Perişanlığımızın, dağınıklığımızın, uyuşukluğumuzun temel nedeni önceliklerin yanlış belirlenmesi ve ayrıntıların esas hükümleri gölgede bırakmasıdır. Bu, kişilerarası ilişkilere de yansımakta zeminin kaymasına yol açmaktadır. Bizi aynı paydada birleştiren dinî hakikatlere sarılarak, bu ayrılık uçurumundan uzaklaşıp selamete koşabiliriz. Aksi takdirde ancak uçurumun dibinde buluşabiliriz.
Türkiye başta olmak üzere bütün Müslüman ülkelerin en büyük meselesi, inanç akideleriyle geleneklerin birbirine karıştırılmasıdır. Dini, gelenekle bütünleştirme çabaları, geleneğin kutsallaştırılması sonucunu doğurmuştur. Bu durum, dinin doğru anlaşılmasını engellemiş, geleneksel kanaatler, ayet ve hadislerin önüne geçmiştir.
Gelenek ve görenekler İslam zannediliyor
Türkiye’de gelenek ve görenekler, töre kanunları, Müslümanlığın akidelerinin önüne geçmiştir. Müslümanlık, dinî hüviyetini kaybederek töreye ve geleneğe büründürülmüştür. Daha doğrusu gelenek ve görenekler Müslümanlık boyasına boyanmış, öylece özden uzak farklı bir Müslümanlık sentezi oluşturulmuştur.
Bunun biraz daha ötesine geçilerek İslam dinine hurafeler sokulmuş, tertemiz İslam pınarı bulandırılmaya başlanmıştır. Gelenekler bazı çevrelerin zorlamalarıyla Müslümanlık sayılmıştır. Böylece kafalar iyice karıştırılmıştır.
Müslümanlık saf, arı, duru bir dindir. Daha doğrusu yozlaşmamış İslam dini böyledir. Bazı çevreler bu dini ifsat etmek için içine çerçöp kabilinden bir sürü lüzumsuz, hatta zararlı düşünceler sokmuşlardır.
Son yıllarda İslam denince akla şiddet, işkence, kadını eve hapseden ve sosyal hayattan soyutlayan bir anlayış geliyor. Benim Peygamberim Hz. Muhammed (sav)’in getirdiği İslam’da böyle bir düşünce yoktur. İslam şiddeti şiddetle yasaklamıştır. Sadece insanlara değil, diğer canlılara bile işkence yapmak İslam’ın günah saydığı eylemlerdendir. İslam; kadını eve hapsetmemiş, aksine uygun zeminlerde sosyal hayatta ona yükümlülükler vermiş, tebliğ vazifesini ona da yüklemiştir.
İslam’ı sağlam kaynaklardan öğrenelim
İslam’ı gerçek kaynağından, Kur’an ve hadisten değil de onu yanlış tatbik eden, sözde Müslümanlardan öğrenenler, çelişkiler yumağı içerisinde gidecekleri gerçek yolu, sırat-ı müstakimi bulamıyorlar.
İslam’ın kadına yaklaşımı konusunda da kendini Müslüman zanneden fakat bu dini anlamaktan ve yaşamaktan uzak kişilerin bazı yanlış uygulamaları esas alınıyor. Resulullah’ın Veda Hutbesi’nde kadın haklarıyla ilgili ifadelerini bir okuyun da hükmünüzü ondan sonra verin.
Kâinatın medar-ı iftiharı Efendimiz, kadınlarla ilgili şöyle buyuruyor: “Ey İnsanlar! Kadınların haklarına riayet etmenizi ve bu hususta Allah’tan korkmanızı tavsiye ederim.”
Evet, içinde bulunduğumuz çağın, yığınla problemini, ancak Kur’an merkezli reçetelerle çözebiliriz. Öyleyse diyebiliriz ki Kur’an’ı hayatımıza yeniden hayat kıldığımızda, müslümanlar olarak, yepyeni, aydınlık bir çağa adım atmış olacağız. Böylece, bütün dünya için bir kurtuluş ümidi olan Kur’-ı Kerim, insanlığı gerçek manada irşad edecek ve cennetvari bir hayatın yaşanmasına zemin hazırlayacaktır.
M. NİHAT MALKOÇ
Gulistan Dergisi
127. Sayı
Temmuz 2011
‘Dünyada en büyük nimet nedir?’ diye sorsalar hiç tereddüt etmeden ‘Müslümanlık’ derim.
Gerçekten de öyle değil midir? İslam, iki cihan saadetini sağlayan bozulmamış tek inanç sistemidir. Onun içindir ki İslam’ın alternatifi yoktur. İslam’ın alternatifi yine İslam’dır.
Bizler, bu nimeti hazır bulduğumuz için kıymetini bilmiyoruz. Bu inanç yolunda çilelere katlanmayı, fedakârlık göstermeyi denemediğimiz için onu yeterince önemsemiyoruz.
Dünyada yaşayan Müslümanların sayısı bir milyarın üzerinde olsa da bu rakam, ne yazık ki Müslümanlığın etki sahasına yansımamaktadır. Dünyada Müslüman çok ama dinini dert edinen ve derdini seven güçlü Müslüman yok denecek kadar az. Günümüzde Müslümanlık; geriliği, fakirliği, üçüncü dünya ülkelerini çağrıştırıyorsa bunun suçlusu bu inanç sistemini hücrelerine sindiremeyen, gereğini yapamayan Müslümanlardır.
Suçluyu Avrupa’da ya da Amerika’da aramaya gerek yok. Onca oyun ve zulümleri karşısında, gerekli çalışmayı yapmayarak; bizler adeta gönüllü sömürge olduk, dünyanın sözde efendilerine. Özgürlüğümüzü ellerimizle teslim ettik. Paryalığı sultanlığa tercih ettik.
Dünya Müslümanları, Kur’an hakikatleri etrafında birleşebilseler, tek yumruk olabilseler, kalpler uhuvvetle atabilse bizi kimse esaret zincirleriyle bağlayamaz. Aslında, bizi birbirimize bağlayan o kadar güçlü bağlar vardır ki hepsi de çelik kuvvetindedir. Dinimiz bir, kitabımız bir, peygamberimiz bir… Bu kadar bir’in olduğu yerde, niçin ikilik olsun ki!
Kur’an, Müslümanların manifestosudur
Müslümanların manifestosu şüphesiz ki Kur’an’dır; onu hadisler takip eder... Kur’an ve hadis, dünyevî ve uhrevî pek çok meselemizi izaha muktedirdir. Ayrıntılardaki sis perdelerini kaldırmak ise ulemanın işidir. Durum bu iken, sırat-ı müstakimden ayrılanların durumunu nasıl izah edebilirsiniz?
Müslüman âdetince az çok birbirinden değişik algılarla ve kavrayışlarla beslenen anlayışlar, bizi bizden koparıyor. Emirler ve yasaklar (farzlar ve haramlar) şahsileştirilmeye çalışılıyor. Oysa Müslümanlıkta hangi konumda olursa olsun, hiç kimseye farklı ahkâm uygulanmaz. İslam’da hükümler umumidir.
Bazı kesimler, İslam’ı ayrıntılara boğarak, puslu hava oluşturup hakikatleri perdelemektedir. Bu kişilere baktığınızda, nafileleri farzların önüne geçirip gereksiz ayrıntılarla laf ebeliği yaptıkları, zihinleri bulandırdıkları görülür. Bu durum dinin esasını zedelemekte, insanların zamanını çalmakta ve inançlarını sis perdesi altında bırakmaktadır.
Önceliklerini yanlış belirleyen kişilerin akıbetinin hüsran olacağı açıktır. Bu durum, Müslümanların inanç akideleri için de geçerlidir. Perişanlığımızın, dağınıklığımızın, uyuşukluğumuzun temel nedeni önceliklerin yanlış belirlenmesi ve ayrıntıların esas hükümleri gölgede bırakmasıdır. Bu, kişilerarası ilişkilere de yansımakta zeminin kaymasına yol açmaktadır. Bizi aynı paydada birleştiren dinî hakikatlere sarılarak, bu ayrılık uçurumundan uzaklaşıp selamete koşabiliriz. Aksi takdirde ancak uçurumun dibinde buluşabiliriz.
Türkiye başta olmak üzere bütün Müslüman ülkelerin en büyük meselesi, inanç akideleriyle geleneklerin birbirine karıştırılmasıdır. Dini, gelenekle bütünleştirme çabaları, geleneğin kutsallaştırılması sonucunu doğurmuştur. Bu durum, dinin doğru anlaşılmasını engellemiş, geleneksel kanaatler, ayet ve hadislerin önüne geçmiştir.
Gelenek ve görenekler İslam zannediliyor
Türkiye’de gelenek ve görenekler, töre kanunları, Müslümanlığın akidelerinin önüne geçmiştir. Müslümanlık, dinî hüviyetini kaybederek töreye ve geleneğe büründürülmüştür. Daha doğrusu gelenek ve görenekler Müslümanlık boyasına boyanmış, öylece özden uzak farklı bir Müslümanlık sentezi oluşturulmuştur.
Bunun biraz daha ötesine geçilerek İslam dinine hurafeler sokulmuş, tertemiz İslam pınarı bulandırılmaya başlanmıştır. Gelenekler bazı çevrelerin zorlamalarıyla Müslümanlık sayılmıştır. Böylece kafalar iyice karıştırılmıştır.
Müslümanlık saf, arı, duru bir dindir. Daha doğrusu yozlaşmamış İslam dini böyledir. Bazı çevreler bu dini ifsat etmek için içine çerçöp kabilinden bir sürü lüzumsuz, hatta zararlı düşünceler sokmuşlardır.
Son yıllarda İslam denince akla şiddet, işkence, kadını eve hapseden ve sosyal hayattan soyutlayan bir anlayış geliyor. Benim Peygamberim Hz. Muhammed (sav)’in getirdiği İslam’da böyle bir düşünce yoktur. İslam şiddeti şiddetle yasaklamıştır. Sadece insanlara değil, diğer canlılara bile işkence yapmak İslam’ın günah saydığı eylemlerdendir. İslam; kadını eve hapsetmemiş, aksine uygun zeminlerde sosyal hayatta ona yükümlülükler vermiş, tebliğ vazifesini ona da yüklemiştir.
İslam’ı sağlam kaynaklardan öğrenelim
İslam’ı gerçek kaynağından, Kur’an ve hadisten değil de onu yanlış tatbik eden, sözde Müslümanlardan öğrenenler, çelişkiler yumağı içerisinde gidecekleri gerçek yolu, sırat-ı müstakimi bulamıyorlar.
İslam’ın kadına yaklaşımı konusunda da kendini Müslüman zanneden fakat bu dini anlamaktan ve yaşamaktan uzak kişilerin bazı yanlış uygulamaları esas alınıyor. Resulullah’ın Veda Hutbesi’nde kadın haklarıyla ilgili ifadelerini bir okuyun da hükmünüzü ondan sonra verin.
Kâinatın medar-ı iftiharı Efendimiz, kadınlarla ilgili şöyle buyuruyor: “Ey İnsanlar! Kadınların haklarına riayet etmenizi ve bu hususta Allah’tan korkmanızı tavsiye ederim.”
Evet, içinde bulunduğumuz çağın, yığınla problemini, ancak Kur’an merkezli reçetelerle çözebiliriz. Öyleyse diyebiliriz ki Kur’an’ı hayatımıza yeniden hayat kıldığımızda, müslümanlar olarak, yepyeni, aydınlık bir çağa adım atmış olacağız. Böylece, bütün dünya için bir kurtuluş ümidi olan Kur’-ı Kerim, insanlığı gerçek manada irşad edecek ve cennetvari bir hayatın yaşanmasına zemin hazırlayacaktır.
M. NİHAT MALKOÇ
Gulistan Dergisi
127. Sayı
Temmuz 2011
Son düzenleme: