- Üyelik Tarihi
- 11 Nis 2007
- Mesajlar
- 24,205
- Aldığı Beğeniler
- 22,175
- Takım
- Fenerbahçe
ALLAH-u Tealanın Sevgili Habibi; İki Cihan Güneşi Efendimizi (sallALLAHu aleyhi vesellem) bağrında taşıyan Medînetün Nebiyi hakkıyla, tanımaya tanıtmaya kimse güç yetiremez. İki seneye yakın mücaviri olmakla şereflendiğimiz, şimdi de her fırsatta gidip geldiğimiz Medine-i Münevverede öyle güzellikler, öyle mutluluklar, öyle harikulade haller, öyle sırlar müşahede ettik ki, bu cennet nimetlerini anlatmaya güç yetiremeyiz.
Medine-i Münevverede ikamet ettiğim sürede; her sabah güneş doğduktan sonra, şehrin etrafında bir kere arabayla dolaşmadan güne başlamazdım. Bu nurlanmış şehrin dağlarının yamaçlarında oturur; şu topraklara ayaklarının izini, sultanların başına taç yaptığı ALLAHın sevgilisinin (sallALLAHu aleyhi vesellem) ayakları değmiştir diye düşünür, göz yaşlarım ırmak olurdu.
Her gece, altında ALLAHın Habibinin istirahat buyurduğu Yeşil Kubbenin karşısında oturur, saatlerce salavatlarımı Efendimize takdim eder, bütün Ümmet-i Muhammede (sallALLAHu aleyhi vesellem) dua ederdim&
O Yeşil Kubbenin karşısında geçirdiğim zamanlarda, gönül bahçemde açan çiçekleri anlatmaya, tanıtmaya, ne bu kalem takat getirebilir, ne de bu sayfalar bu yükü taşıyabilir.
Bir Sevgili düşünün ki, Onun mübarek Ravzasından her an misk kokuları yayılıyor. Güllerden güzel kokan O Nebi-yi Zişanı, o Ahvanül Alemini anlatmak mümkün müdür? Onun anlatılamaması sadedinde bir misal vereyim size.
Medine-i Münevvereye kendimizi attığımız zaman, ne aile, ne ev-bark, hiçbir şeyimiz yoktu. Sana geldim Ya RasulALLAH! Senin için evladü ıyalden, anadan babadan vazgeçtim. Diyerek, kendimizi Yeşil Kubbenin huzuruna bıraktık. Resulullahın huzurundayken, öyle bir saadet deryasına daldık ki ne vatan, ne eş, ne evlat aklımıza geldi&
Sonra anladık ki vatan Medinedir. Asıl yurdumuz orasıdır. Biz Müminler, O ALLAH Sevgilisinin nurundan yaratıldık. Aslımız odur, onun için asıl yurdumuz Medinedir.
Evet, anayurdumuz Medinedir. ALLAH-u Teala, Peygamber müminlere canlarından daha azizdir ve onun zevceleri müminlerin anneleridir buyuruyor. Ayşe annemizin, Hafsa annemizin (ALLAH onlardan razı olsun) yurdu Medine, analarımızın yurdu Medine, bizimde anayurdumuzdur Medine...
İşte şimdi, anayurdumuz Medineden uzakta, oranın hasretiyle bağrımız yanarken; süt çocuğunun anasını aradığı gibi Medineyi arıyor, süt çocuğunun anasından ayrı ağladığı gibi Medineden ayrılık acısıyla ağlıyoruz&
Taşlara Sinen Sevgili Kokusu
Uhud Sevgili Muhammedimizi (sallALLAHu aleyhi vesellem) çok severdi. Buyurdu ki Nebiyyi Muhterem: Uhud cennet dağlarından bir dağdır. Biz onu severiz, o bizi sever.
Uhud Dağının bağrında, Efendimizi misafir eden bir mağara vardır. Aradan 1425 sene geçtiği halde, o mağaradaki taşlardan güllerden güzel kokan, gül yüzlü Muhammedin (sallALLAHu aleyhi vesellem) kokusu gelir&
Biz Medinedeyken, o mağaraya gider, peygamber kokusunu sineye çeker, bağrımızdaki hasret ateşinin üzerine göz yaşlarımızı dökerdik. O koku& O koku, 1425 senedir taşlardan gitmeyen peygamber kokusu&
Bu Zat nasıl sevilmez?... Nasıl bu Zata aşık olunmaz? Uhud Dağının aşık olduğu Peygambere biz nasıl aşık olamayız?
Medineliler bu nur şehre Medinetün Nebî derler. Yani Peygamberin Medinesi. Evet, bu şehir Hz. Peygamberin şehridir.
Medine, mübarek, nur saçan belde
ALLAHın Habibi yatıyor sende.
Her caddesine, her sokağına ALLAHın Habibinin ruhaniyeti sinmiş olan Medine, gerçekten bir yeryüzü cennetidir. O şehrin ahalisi, Peygamber hemşehrileridir&
Öyle güzel insanlar; öyle mütevazı, öyle yumuşak, öyle cömert insanlar. Peygamber ahlakını meleke haline getirmişlerdir Medineliler. Medinede bir ömür geçiren nice Türkler vardır. Nice peygamber aşıkları vardır. Hattat Mustafa Efendi gibi, Ali Ulvi Kurucu, Saatçi Osman Efendi gibi. Ömürlerini Cennetül Bakî durağında noktalayan nice aşıklar. (Rahmetullahi aleyhim ecmain.)
O büyük insanlar, Resulullah Efendimizin, Mescid-i Nebevide beş vakit namazda hazır bulunduğunu söylerlerdi. Evet şehitler ölmez. Resulullah da ölmez. Şehitlere şahitliği öğreten Odur. Fanî beden topraktadır. Ama ruhlar ölmez. Yeşil Kubbenin güzellikleri anlatmakla bitmez&
Nice fakir insanlar bilirim, Yeşil Kubbenin altında yatan Nebi-yi Muhtereme yoksulluklarını arz etmiş, Onun hürmetine ALLAHtan istemiş ve hemen bir süre sonra, beklemediği yerden ihsana kavuşmuş, nice kardeşler tanıdım.
Orada bulunduğum yıllar boyunca, bir tek kimsenin başkaları ile kavga ettiğini görmedim. Medine halkının hayatında kavga yok, münakaşa yok, niza yok. Böyle bir beldeye cennet denmez de ne denir? Siz söyleyin&
Ramazan ayında, her ALLAHın günü Mescid-i Nebevide bir milyona yakın insan iftar ediyor. Bu kadar yemek nerden geliyor? Bu ne cömertlik ALLAHım! O Sofra Peygamber sofrasıdır. O sofrayı hazırlayanlar Hz. Peygamberin hizmetçileri Medinelilerdir.
Hülasa dostlar, sevgili kardeşler, ne Resulullah Efendimizi (sallALLAHu aleyhi vesellem) ne de Onun Medinesini hakkıyla tanıtmak, anlatmak mümkün değildir.
Medine Aşıkları
Medine bir yeryüzü Cennetidir. Cennetlerin aşık olduğu Peygamber orda yatar. On bin sahabe orda yatar. Meleklerin her an salât ettiği Efendimizi misafir eden Yeşil Kubbenin etrafında aşıklar dönüp dururlar. Her yıl beş milyon insan, o güzeller güzelini ziyarete gider. Kim Afrikadan, kimi Avustralyadan, kimi Amerikadan... Dünyanın öbür ucundan, O Efendimizi ziyarete gelirler.
Ne insanlar tanırım, on yıl para biriktirmiş, ekmeğinden aşından artırmış, sonra Hacca gelmiş, Hz. Peygamberi ziyarete gelmiş&
Yeşil Kubbenin etrafında ne aşıklar gördüm. Bir siyah derili, kalbi nur dolu kardeş gördüm. Esselâtu vesselamu aleyke Yâ RasûlALLAH! derken, cereyana kapılmış gibi titriyordu. İnci gibi gözyaşları, siyah yüzünün yanaklarının üzerine damlıyordu. Belki bir saat boyunca salât-ü selam getiriyor ve hıçkıra hıçkıra ağlıyordu...
Bir Afganlı tanıdım Medinede. Her şeyini kaybetmişti. Çocukları, ailesi hepsi şehit olmuştu Afgan dağlarında. O da bir bacağını vermiş ALLAH için. Koltuk değnekleri ile gelirdi Ravzaya. Her gece saat 3te bir de bakardım ki, herkesten önce gelmiş selâm kapısında bekliyor&
Her şeyini kaybetmiş, fakat Resulullahın cemalini görmüştü bu kardeşim. Şöyle yalvarırdı Resulullaha: Ya ResulALLAH! Her şeyimi feda ettim ila-yı kelimetullah için. On tane yiğidimi şehit verdim ALLAH yoluna, gazilik rütbesi ile şereflendim, çok şükür Ya ResulALLAH. Şefaat et bu garibe& Şehitlik nasip olmadı. Bari şu Cennetül Bâkînin topraklarına gark olayım. Efendim! Senin mübarek ayaklarının değdiği Cennetül Bâkî toprağını saçsınlar üzerime. Üzerimi örtsünler o mübarek topraklarla. Ya ALLAH! Habibin hatırına beni Cennetül Bâkîye kabul et.
Aradan 3 yıl geçti, o mübarek Afganlıyı bu yıl Ravzada göremedim. Büyük ihtimalle Cennetül Bakiye kavuşmuştur. Başta dedim ya, Medînetün Nebiyi anlatmak ne mümkün&
YETİŞ YÂ RESÛLALLAH!
Fıkıh alimi ve veli Ebû Abdullah Merrakûşî Hazretleri (v.1284), Resûlullah (sallALLAHu aleyhi vesellem) Efendimizi vesîle ederek ALLAH-u Teâlâdan bir şey istemek, Resûlullah Efendimizin yardım ve şefâatlerine kavuşmak husûsunda Misbâhu'z Zulâm adlı eserini yazdığı sıralar, başından geçen bir hâdiseyi şöyle nakleder:
1239 senesinde Sader kalesinden seçkin bir cemâatle berâber çıktık. Yanımızda bize kılavuzluk eden biri vardı. Bir müddet gittikten sonra suyumuz tükendi. Durup su aramaya çıktık. Ben de bu arada ihtiyâcımı görmek için gittim. Bu sırada müthiş bir şekilde uykum geldi. Nasıl olsa giderken beni uyandırırlar deyip, başımı yere koydum. Uyandığımda kendimi çölün ortasında yapayalnız buldum. Arkadaşlarım beni unutup gitmişlerdi. Yalnızlıktan büyük bir korkuya kapıldım. Çölde sağa sola yürümeye başladım. Nerede bulunduğumu, nereye gideceğimi bilemiyordum. Her taraf dümdüz kumdu.
Az sonra hava karardı. Yolculuk yaptığımız kâfileden hiçbir iz yoktu. Ben, gece karanlığında yapayalnızdım. Korkum daha da şiddetlendi. Telâşla daha süratli yürümeye başladım. Bir müddet gittikten sonra, çok susamış ve yorulmuş bir hâlde yere düştüm. Artık hayâtımdan ümîdimi kesmiş, ölümümün yaklaştığını hissetmeye başlamıştım. Susuzluk ve yorgunluktan, ızdırap ve elemim son haddine varmıştı. Birden aklıma geldi. Gece karanlığında:
"Yâ ResûlALLAH! Yetiş! Senden ALLAH-u Teâlânın izniyle yardım etmeni istiyorum!" diye inledim.
Sözümü bitirir bitirmez, birinin bana seslendiğini duydum. Sesin geldiği tarafa baktığımda; gece karanlığında, etrâfına ışıklar saçan, bembeyaz elbiseler giyinmiş, o zamâna kadar hiç görmediğim bir kimsenin beni çağırdığını gördüm. Bana yaklaşıp, elimi tuttu. O ânda bütün yorgunluğum ve susuzluğum kayboldu. Yeniden doğmuş gibi oldum. Ona canım birden ısınıverdi. Elele bir müddet yürüdük.
Hayâtımın en tatlı anlarından birini yaşadığımı hissettim. Bir kum tepeciğini aşınca, berâber yolculuk yaptığım kâfilenin ışıklarını görüp, arkadaşlarımın seslerini duydum. Onların yanlarına doğru yaklaştık. Benim bindiğim hayvan en arkada onları tâkip ediyordu. Birden gelip önümde durdu. Bineğimi önümde görünce, sevinç çığlıkları attım. Ben bağırınca, benimle gelen zât elini elimden çekti. Daha sonra elimden tutup bineğime bindirdi.
Sonra da; "Bizden bir şey isteyeni ve yardım talebinde bulunanı boş çevirmeyiz." diyerek geri dönüp gitti. O zaman onun Resûlullah (sallALLAHu aleyhi vesellem) Efendimiz olduğunu anladım. O, geri dönüp giderken, çevresine yaydığı nûrların gece karanlığında göğe doğru yükseldiği görülüyordu. O, gözümden kaybolunca, birden aklım başıma geldi; Nasıl olup da ben, Resûlullah Efendimizin elini ayağını öpmedim diye çırpındım. Ama iş işten geçmiş, fırsat elden kaçmıştı.
ABDULLAH MUHAMMED REYHAN
Medine-i Münevverede ikamet ettiğim sürede; her sabah güneş doğduktan sonra, şehrin etrafında bir kere arabayla dolaşmadan güne başlamazdım. Bu nurlanmış şehrin dağlarının yamaçlarında oturur; şu topraklara ayaklarının izini, sultanların başına taç yaptığı ALLAHın sevgilisinin (sallALLAHu aleyhi vesellem) ayakları değmiştir diye düşünür, göz yaşlarım ırmak olurdu.
Her gece, altında ALLAHın Habibinin istirahat buyurduğu Yeşil Kubbenin karşısında oturur, saatlerce salavatlarımı Efendimize takdim eder, bütün Ümmet-i Muhammede (sallALLAHu aleyhi vesellem) dua ederdim&
O Yeşil Kubbenin karşısında geçirdiğim zamanlarda, gönül bahçemde açan çiçekleri anlatmaya, tanıtmaya, ne bu kalem takat getirebilir, ne de bu sayfalar bu yükü taşıyabilir.
Bir Sevgili düşünün ki, Onun mübarek Ravzasından her an misk kokuları yayılıyor. Güllerden güzel kokan O Nebi-yi Zişanı, o Ahvanül Alemini anlatmak mümkün müdür? Onun anlatılamaması sadedinde bir misal vereyim size.
Medine-i Münevvereye kendimizi attığımız zaman, ne aile, ne ev-bark, hiçbir şeyimiz yoktu. Sana geldim Ya RasulALLAH! Senin için evladü ıyalden, anadan babadan vazgeçtim. Diyerek, kendimizi Yeşil Kubbenin huzuruna bıraktık. Resulullahın huzurundayken, öyle bir saadet deryasına daldık ki ne vatan, ne eş, ne evlat aklımıza geldi&
Sonra anladık ki vatan Medinedir. Asıl yurdumuz orasıdır. Biz Müminler, O ALLAH Sevgilisinin nurundan yaratıldık. Aslımız odur, onun için asıl yurdumuz Medinedir.
Evet, anayurdumuz Medinedir. ALLAH-u Teala, Peygamber müminlere canlarından daha azizdir ve onun zevceleri müminlerin anneleridir buyuruyor. Ayşe annemizin, Hafsa annemizin (ALLAH onlardan razı olsun) yurdu Medine, analarımızın yurdu Medine, bizimde anayurdumuzdur Medine...
İşte şimdi, anayurdumuz Medineden uzakta, oranın hasretiyle bağrımız yanarken; süt çocuğunun anasını aradığı gibi Medineyi arıyor, süt çocuğunun anasından ayrı ağladığı gibi Medineden ayrılık acısıyla ağlıyoruz&
Taşlara Sinen Sevgili Kokusu
Uhud Sevgili Muhammedimizi (sallALLAHu aleyhi vesellem) çok severdi. Buyurdu ki Nebiyyi Muhterem: Uhud cennet dağlarından bir dağdır. Biz onu severiz, o bizi sever.
Uhud Dağının bağrında, Efendimizi misafir eden bir mağara vardır. Aradan 1425 sene geçtiği halde, o mağaradaki taşlardan güllerden güzel kokan, gül yüzlü Muhammedin (sallALLAHu aleyhi vesellem) kokusu gelir&
Biz Medinedeyken, o mağaraya gider, peygamber kokusunu sineye çeker, bağrımızdaki hasret ateşinin üzerine göz yaşlarımızı dökerdik. O koku& O koku, 1425 senedir taşlardan gitmeyen peygamber kokusu&
Bu Zat nasıl sevilmez?... Nasıl bu Zata aşık olunmaz? Uhud Dağının aşık olduğu Peygambere biz nasıl aşık olamayız?
Medineliler bu nur şehre Medinetün Nebî derler. Yani Peygamberin Medinesi. Evet, bu şehir Hz. Peygamberin şehridir.
Medine, mübarek, nur saçan belde
ALLAHın Habibi yatıyor sende.
Her caddesine, her sokağına ALLAHın Habibinin ruhaniyeti sinmiş olan Medine, gerçekten bir yeryüzü cennetidir. O şehrin ahalisi, Peygamber hemşehrileridir&
Öyle güzel insanlar; öyle mütevazı, öyle yumuşak, öyle cömert insanlar. Peygamber ahlakını meleke haline getirmişlerdir Medineliler. Medinede bir ömür geçiren nice Türkler vardır. Nice peygamber aşıkları vardır. Hattat Mustafa Efendi gibi, Ali Ulvi Kurucu, Saatçi Osman Efendi gibi. Ömürlerini Cennetül Bakî durağında noktalayan nice aşıklar. (Rahmetullahi aleyhim ecmain.)
O büyük insanlar, Resulullah Efendimizin, Mescid-i Nebevide beş vakit namazda hazır bulunduğunu söylerlerdi. Evet şehitler ölmez. Resulullah da ölmez. Şehitlere şahitliği öğreten Odur. Fanî beden topraktadır. Ama ruhlar ölmez. Yeşil Kubbenin güzellikleri anlatmakla bitmez&
Nice fakir insanlar bilirim, Yeşil Kubbenin altında yatan Nebi-yi Muhtereme yoksulluklarını arz etmiş, Onun hürmetine ALLAHtan istemiş ve hemen bir süre sonra, beklemediği yerden ihsana kavuşmuş, nice kardeşler tanıdım.
Orada bulunduğum yıllar boyunca, bir tek kimsenin başkaları ile kavga ettiğini görmedim. Medine halkının hayatında kavga yok, münakaşa yok, niza yok. Böyle bir beldeye cennet denmez de ne denir? Siz söyleyin&
Ramazan ayında, her ALLAHın günü Mescid-i Nebevide bir milyona yakın insan iftar ediyor. Bu kadar yemek nerden geliyor? Bu ne cömertlik ALLAHım! O Sofra Peygamber sofrasıdır. O sofrayı hazırlayanlar Hz. Peygamberin hizmetçileri Medinelilerdir.
Hülasa dostlar, sevgili kardeşler, ne Resulullah Efendimizi (sallALLAHu aleyhi vesellem) ne de Onun Medinesini hakkıyla tanıtmak, anlatmak mümkün değildir.
Medine Aşıkları
Medine bir yeryüzü Cennetidir. Cennetlerin aşık olduğu Peygamber orda yatar. On bin sahabe orda yatar. Meleklerin her an salât ettiği Efendimizi misafir eden Yeşil Kubbenin etrafında aşıklar dönüp dururlar. Her yıl beş milyon insan, o güzeller güzelini ziyarete gider. Kim Afrikadan, kimi Avustralyadan, kimi Amerikadan... Dünyanın öbür ucundan, O Efendimizi ziyarete gelirler.
Ne insanlar tanırım, on yıl para biriktirmiş, ekmeğinden aşından artırmış, sonra Hacca gelmiş, Hz. Peygamberi ziyarete gelmiş&
Yeşil Kubbenin etrafında ne aşıklar gördüm. Bir siyah derili, kalbi nur dolu kardeş gördüm. Esselâtu vesselamu aleyke Yâ RasûlALLAH! derken, cereyana kapılmış gibi titriyordu. İnci gibi gözyaşları, siyah yüzünün yanaklarının üzerine damlıyordu. Belki bir saat boyunca salât-ü selam getiriyor ve hıçkıra hıçkıra ağlıyordu...
Bir Afganlı tanıdım Medinede. Her şeyini kaybetmişti. Çocukları, ailesi hepsi şehit olmuştu Afgan dağlarında. O da bir bacağını vermiş ALLAH için. Koltuk değnekleri ile gelirdi Ravzaya. Her gece saat 3te bir de bakardım ki, herkesten önce gelmiş selâm kapısında bekliyor&
Her şeyini kaybetmiş, fakat Resulullahın cemalini görmüştü bu kardeşim. Şöyle yalvarırdı Resulullaha: Ya ResulALLAH! Her şeyimi feda ettim ila-yı kelimetullah için. On tane yiğidimi şehit verdim ALLAH yoluna, gazilik rütbesi ile şereflendim, çok şükür Ya ResulALLAH. Şefaat et bu garibe& Şehitlik nasip olmadı. Bari şu Cennetül Bâkînin topraklarına gark olayım. Efendim! Senin mübarek ayaklarının değdiği Cennetül Bâkî toprağını saçsınlar üzerime. Üzerimi örtsünler o mübarek topraklarla. Ya ALLAH! Habibin hatırına beni Cennetül Bâkîye kabul et.
Aradan 3 yıl geçti, o mübarek Afganlıyı bu yıl Ravzada göremedim. Büyük ihtimalle Cennetül Bakiye kavuşmuştur. Başta dedim ya, Medînetün Nebiyi anlatmak ne mümkün&
YETİŞ YÂ RESÛLALLAH!
Fıkıh alimi ve veli Ebû Abdullah Merrakûşî Hazretleri (v.1284), Resûlullah (sallALLAHu aleyhi vesellem) Efendimizi vesîle ederek ALLAH-u Teâlâdan bir şey istemek, Resûlullah Efendimizin yardım ve şefâatlerine kavuşmak husûsunda Misbâhu'z Zulâm adlı eserini yazdığı sıralar, başından geçen bir hâdiseyi şöyle nakleder:
1239 senesinde Sader kalesinden seçkin bir cemâatle berâber çıktık. Yanımızda bize kılavuzluk eden biri vardı. Bir müddet gittikten sonra suyumuz tükendi. Durup su aramaya çıktık. Ben de bu arada ihtiyâcımı görmek için gittim. Bu sırada müthiş bir şekilde uykum geldi. Nasıl olsa giderken beni uyandırırlar deyip, başımı yere koydum. Uyandığımda kendimi çölün ortasında yapayalnız buldum. Arkadaşlarım beni unutup gitmişlerdi. Yalnızlıktan büyük bir korkuya kapıldım. Çölde sağa sola yürümeye başladım. Nerede bulunduğumu, nereye gideceğimi bilemiyordum. Her taraf dümdüz kumdu.
Az sonra hava karardı. Yolculuk yaptığımız kâfileden hiçbir iz yoktu. Ben, gece karanlığında yapayalnızdım. Korkum daha da şiddetlendi. Telâşla daha süratli yürümeye başladım. Bir müddet gittikten sonra, çok susamış ve yorulmuş bir hâlde yere düştüm. Artık hayâtımdan ümîdimi kesmiş, ölümümün yaklaştığını hissetmeye başlamıştım. Susuzluk ve yorgunluktan, ızdırap ve elemim son haddine varmıştı. Birden aklıma geldi. Gece karanlığında:
"Yâ ResûlALLAH! Yetiş! Senden ALLAH-u Teâlânın izniyle yardım etmeni istiyorum!" diye inledim.
Sözümü bitirir bitirmez, birinin bana seslendiğini duydum. Sesin geldiği tarafa baktığımda; gece karanlığında, etrâfına ışıklar saçan, bembeyaz elbiseler giyinmiş, o zamâna kadar hiç görmediğim bir kimsenin beni çağırdığını gördüm. Bana yaklaşıp, elimi tuttu. O ânda bütün yorgunluğum ve susuzluğum kayboldu. Yeniden doğmuş gibi oldum. Ona canım birden ısınıverdi. Elele bir müddet yürüdük.
Hayâtımın en tatlı anlarından birini yaşadığımı hissettim. Bir kum tepeciğini aşınca, berâber yolculuk yaptığım kâfilenin ışıklarını görüp, arkadaşlarımın seslerini duydum. Onların yanlarına doğru yaklaştık. Benim bindiğim hayvan en arkada onları tâkip ediyordu. Birden gelip önümde durdu. Bineğimi önümde görünce, sevinç çığlıkları attım. Ben bağırınca, benimle gelen zât elini elimden çekti. Daha sonra elimden tutup bineğime bindirdi.
Sonra da; "Bizden bir şey isteyeni ve yardım talebinde bulunanı boş çevirmeyiz." diyerek geri dönüp gitti. O zaman onun Resûlullah (sallALLAHu aleyhi vesellem) Efendimiz olduğunu anladım. O, geri dönüp giderken, çevresine yaydığı nûrların gece karanlığında göğe doğru yükseldiği görülüyordu. O, gözümden kaybolunca, birden aklım başıma geldi; Nasıl olup da ben, Resûlullah Efendimizin elini ayağını öpmedim diye çırpındım. Ama iş işten geçmiş, fırsat elden kaçmıştı.
ABDULLAH MUHAMMED REYHAN