Yeniden Doğuş

  • 》》 Biraz mavi , biraz telaş , biraz bahar , biraz sessizlik ,biraz deniz kokusu, biraz huzur , bir parça turuncu ♧ Hoşgeldin Yaz ♧

Acizane

hizmet..hicret..sehadet..
 
Üyelik Tarihi
15 Eki 2007
Mesajlar
3,148
Aldığı Beğeniler
27
Konum
ankara
Takım
Diğer
[Yirmi dokuzuncu MEKTUP:Ramazan risalesi...Mütaalası

ramazan-risalesi-nureddin-yildiz-r127985-sz120.jpg

Bismillahirrrahmanirrahim
Alllahümme salli ala seyyidina Muhammed.
Ramazan-ı Şerife dairdir



Birinci Kısmın âhirinde şeâir-i İslâmiyeden bir nebze bahsedildiğinden, şeâirin içinde en parlak ve muhteşem olan Ramazan-ı Şerife dair olan bu İkinci Kısımda, bir kısım hikmetleri zikredilecektir. Bu İkinci Kısım, Ramazan-ı Şerifin pek çok hikmetlerinden dokuz hikmeti beyan eden Dokuz Nüktedir.



بِسْمِ اللهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ



شَهْرُ رَمَضَانَ الَّذِۤى اُنْزِلَ فِيهِ الْقُرْاٰنُ هُدًى للِنَّاسِ وَبَيِّنَاتٍ مِنَ الْهُدٰى وَالْفُرْقَانِ1 : “O Ramazan ayı ki, insanlara doğru yolu gösteren, ap açık hidayet delillerini taşıyan ve hak ile bâtılın arasını ayıran Kur’ân, o ayda indirilmiştir.” Bakara Sûresi, 2:185.
Ramazan Kelimesinin Anlamı

Ramazan Arapça bir kelimedir.

Kamerî aylardan dokuzuncusunun ismidir.

Ramazan kelimesinin manası ve bu mübarek aya Ramazan isminin verilmesindeki hikmet şöyle belirtilmiştir:

Ramazan, yaz sonunda güz mevsiminin evvelinde yağıp yeryüzünü tozdan temizleyen yağmur manasına "ramdâ" kelimesinden alınmıştır.

Bu yağmur genellikle yeryüzünü temizler. Bunun gibi Ramazan da Müminleri günah kirlerinden temizler, kalplerini pak eder.

Başka bir görüşe göre güneşin şiddetli hararetinden taşların yanıp kızması anlamına olan "ramad" kelimesinden alınmıştır.

Böyle kızgın yerde yürüyen kimsenin ayakları yanar, zahmet ve meşakkat çeker. Bunun gibi oruç tutan kimse de açlık ve susuzluğun hararetine katlanır, zahmet ve meşakkat çeker, içi yanar demektir. Yâhut kızgın yer, ayakları yaktığı gibi Ramazan da müminlerin günahlarını yakar, yok eder.

Nitekim Enes b. Mâlik (r.a.)´dan rivayet edilen bir hadis-i şerifte Hz. Peygamber:

"Bu aya ramazan isminin verilmesi günahları yaktığı içindir." buyurmuştur. Şu halde mübarek Ramazan ayında oruç tutan ve ihlasla tövbe eden Müminlerin günahları yanar, böylece günah kirlerinden arınırlar, tertemiz olurlar.


--------------------------------------------------------------------------------

Bismillahirrrahmanirrahim
Alllahümme salli ala seyyidina Muhammed.

BİRİNCİ NÜKTE

Ramazan-ı Şerifteki savm, İslâmiyetin erkân-ı hamsesinin birincilerindendir. Hem şeâir-i İslâmiyenin âzamlarındandır.



Mütallaa
Erkan-ı hamse Arapça olarak şöyle ifade ediliyor; Savm, Salat, Hac, Zekat, Kelime-i şehadet. Eski kaynaklarda hep bu şekilde nazara verilmiştir.
İhvanlar İslamın 5 şartından biride oruçtur.
İslamın sembollerindende biridir.
ezan gibi,bismillahlahirrahmanirrahim gibi.
Oruçlu olan bir insanı bilen onun müslüman olduğunu anlar.
Bizim bu kuşatıcı ve özet tariften ilk anladığımız mana Ramazan ayının ve bu ayda tutulan orucun İslam aleminde önemli bir sembol ve tesirli bir şiar olduğudur.

Nasıl bir ülkeye girdiğimizde ilk olarak o ülkenin sembolü olan bayrağı ile karşılaşıyor isek, Ramazan ayı da aynı derecede İslam aleminin önemli ve cazip bir bayrağı, bir sembolü gibidir

. Ramazan ayı İslam sembolleri ve şiarları içinde en belirgin ve muazzam olanlarındandır.
Üstad Hazretlerinin Ramazana dair risalesinin ilk başında meseleye şiarla başlaması meselenin önemine işaret ediyor.​
 

Acizane

hizmet..hicret..sehadet..
 
Üyelik Tarihi
15 Eki 2007
Mesajlar
3,148
Aldığı Beğeniler
27
Konum
ankara
Takım
Diğer
Bismillahirrahmanirrahim.

Birinci nüktenin devamı:


Cenâb-ı Hakkın rububiyeti noktasında orucun çok hikmetlerinden bir hikmeti şudur ki:

Cenâb-ı Hak, zemin yüzünü bir sofra-i nimet suretinde halk ettiği ve bütün envâ-ı nimeti o sofrada مِنْ حَيْثُ لاَ يَحْتَسِبُ2 bir tarzda o sofraya dizdiği cihetle,kemal-i Rububiyetini ve Rahmaniyet ve Rahimiyetini o vaziyetle ifade ediyor.İnsanlar, gaflet perdesi altında ve esbab dairesinde, o vaziyetin ifade ettiği hakikati tam göremiyor, bazan unutuyor. Ramazan-ı Şerifte ise, ehl-i iman, birden muntazam bir ordu hükmüne geçer. Sultan-ı Ezelînin ziyafetine davet edilmiş bir surette, akşama yakın “Buyurunuz” emrini bekliyorlar gibi bir tavr-ı ubûdiyetkârâne göstermeleri, o şefkatli ve haşmetli ve külliyetli Rahmâniyete karşı, vüs’atli ve azametli ve intizamlı bir ubûdiyetle mukabele ediyorlar. Acaba böyle ulvî ubûdiyete ve şeref-i keramete iştirak etmeyen insanlar, insan ismine lâyık mıdırlar?
2 : “Umulmadık yerlerden.” Talâk Sûresi, 65:3.


MÜTAALAA
Kainat, bütün nimetleri içinde barındıran ve bütün lezzetleri bünyesinde taşıyan büyük bir sofradır.

Aynı zamanda insanın bütün maddi ve manevi duygu ve cihazlarına hitap eden mükellef bir sofradır.

Hem sofralar içinde sofralar açılmış büyük bir sofradır.

Her canlı bu sofradan hissedar ve pay sahibidir.

Bu sofrada küçük bir karıncadan tut, ta büyük bir file kadar her canlının ihtiyaç ve rızkı hazırlanmıştır.

Bu sofranın baş misafiri ise insandır.

Diğer canlılar dar ve sınırlı kabiliyeti nispetinde bu sofradan faydalanırken, insan geniş kabiliyet ve cami fıtratı sayesinde adeta bütün sofrayı ihata edecek bir tarzda faydalanıyor.





Bütün bu sofraların mükemmel bir şekilde tanzim ve tefriş edilmesinde, Allah’ın Rububiyet sıfatı baş aktördür.

Yani O’nun tedbir ve terbiye vasfı olan Rububiyet sıfatı, en küçük karıncadan ta en büyük file kadar, her canlının rızkı ve terbiyesi ile alakadardır ve onların en basit ihtiyacını dahi tedarik ediyor.


Bu kainat sofrasında, Allah şefkat ve terbiyesini şiddetli bir şekilde ilan ve izhar ettiği halde, maalesef insanlar birtakım felsefi fikirlerin ve gaflet sayesinde sofranın ve terbiyenin farkında değiller.

İşte Ramazan bu gafleti kırmak ve dağıtmak için, bütün Müslümanları muazzam bir ordu hükmüne geçirip, her gün özgürce yediği içtiği şeyleri yasak ederek, insanları yemek için buyurun emrini beklemek şekline sokunca, sofranın ve sofra üstünde parlayan tedbir ve terbiyenin bir anda farkına vardırıyor.

Ve her şeyin tedbir ve terbiyesinin Allah’ın elinde bulunduğunu idrak ettiriyor.

Bu idrak ve şuurun etkisi ile insanın külli bir kulluk ve şükürde bulunmasına vasıta oluyor. Oruç bir nevi bu büyük sofranın dellalı ve hissettiricisi hükmündedir.
DEVAM EDECEK​
 

Acizane

hizmet..hicret..sehadet..
 
Üyelik Tarihi
15 Eki 2007
Mesajlar
3,148
Aldığı Beğeniler
27
Konum
ankara
Takım
Diğer
Bismillahirrahmanirrahim.


İKİNCİ NÜKTE


Ramazan-ı Mübareğin savmı, Cenâb-ı Hakkın nimetlerinin şükrüne baktığı cihetle, çok hikmetlerinden bir hikmeti şudur ki:


Birinci Sözde denildiği gibi, bir padişahın matbahından bir tablacının getirdiği taamlar bir fiyat ister. Tablacıya bahşiş verildiği halde, çok kıymettar olan o nimetleri kıymetsiz zannedip onu in’âm edeni tanımamak nihayet derecede bir belâhet olduğu gibi; Cenâb-ı Hak, hadsiz envâ-ı nimetini nev-i beşere zemin yüzünde neşretmiş, ona mukàbil, o nimetlerin fiyatı olarak şükür istiyor. O nimetlerin zâhirî esbabı ve ashabı, tablacı hükmündedirler. O tablacılara bir fiyat veriyoruz, onlara minnettar oluyoruz. Hattâ, müstehak olmadıkları pek çok fazla hürmet ve teşekkürü ediyoruz. Halbuki, Mün’im-i Hakikî, o esbabdan hadsiz derecede, o nimet vasıtasıyla şükre lâyıktır. İşte Ona teşekkür etmek, o nimetleri doğrudan doğruya Ondan bilmek, o nimetlerin kıymetini takdir etmek ve o nimetlere kendi ihtiyacını hissetmekle olur.


ALLAHU teala Müsebbibül esbaptır.Yani sebeplerin sebebi,Sebepler sükut ettiği zaman anlarız ki müsebbibül esbab vardır.Ancak bazı sefihler Rabbim muhafaza eylesin bizleri acziyetinin getirdiği muhalefetinde etkisiyle farkında olmadan hadlerini aşıp sebeplere tesir-i hakiki vermektedirler.

Allah’ın cc kainata koyduğu yasa (sünnetullah) gereğince, her nimet bir sebeple geliyor.
Allah’ın arada bir sebep kullanmadan bize verdiği bir tek nimet yok.



Nimetleri getiren sebeplerin ortak özellikleri, getirdiklerini yaratmakta aciz olmaları…



AĞAÇLAR AYNI TOPRAKTAN ÇAMURLU SUYU KÖKLERİ İLE EMMERLER.




Şekli ,tadı,vitamini,kokusu,büyüklük,küçüklüğü başka renk renk ,her mevsimde ihtiyaca biaen meyve verirler,vagon vagon taşınır.



BU hazine-i rahmettendir.



Ağaç sebep veren Münimi Hakiki




Tablacılara takılmayıp Yani hakiki Münimi göreceğiz ama onun eliyle bize nimet verildiği için o zahiri vasıtaya da dua edeceğiz.
VERİLEN HER NİMET İÇİN RABBİM BİZDEN ŞÜKÜR İSTİYOR.
tABLACILARA ETTİĞİMİZ ŞÜKÜR..LAYIK OLMADIKLARI KADAR FAZLA...ZİLLET ALTINDA BOYUN EĞEN MÜSLÜMANDA COK MALESEF.
Bunu nimetlerin kadrini ancak Ramazanda açlıkla hissediyor ve yokluğunun karşısında ünsiyet ettiğimiz nimetlerinin kadrini hissediyoruz.




Bütün nimetler, o nimetleri bize bahşeden Münim-i Hakiki


Yeryüzünde mevsim be mevsim değişen yüzbinlerce çeşit nimet sofraları yine Allah'ın adıyla hareket ettiği
takdirde vücuda gelebilir. Bizler de kendimize uygun sofranın etrafında oturan, bağdaş kuran insanlarız.
Bizim gibi çok varlıklar var ki; bu sofralardan ihtiyacını temin ediyor.
Her bir canlının sofrasını ayrı kurmuş Rabbimiz, kudretiyle ve rahmetiyle.
Ve O'nsuz bu nimet sofralarını kurmaya gücü yetecek hiç bir şey varmı.?
yok değilmi?




İşte, Ramazan-ı Şerifteki oruç, hakikî ve hâlis, azametli ve umumî bir şükrün anahtarıdır. Çünkü, sair vakitlerde mecburiyet tahtında olmayan insanların çoğu, hakikî açlık hissetmedikleri zaman, çok nimetlerin kıymetini derk edemiyor. Kuru bir parça ekmek, tok olan adamlara, hususan zengin olsa, ondaki derece-i nimet anlaşılmıyor.

Şükür Risalesi'nden aldığımız aşağıdaki tespitler de gösteriyor ki insanın yaratılışının en mühim gayesi şükürdür. Bu şükrü yapmak için de Rabbimiz kainatı ve insanı biribiriyle sıkı bir etkileşim içinde yaratmıştır. İnsana hadsiz bir ihtiyaç verip, maddî ve mânevî rızkın hadsiz envâına muhtaç etmesi gibi...

Ancak, bu etkileşim, zamanla ülfet ve ünsiyet darbesine maruz kalarak unutulabiliyor. İşte bu ülfeti izale edecek ve ortadan kaldıracak bir tahrik edici güç lazımdır; bu ise oruçtur.Nimetin kıymeti, nimetin yokluğunda daha iyi anlaşılır.
Oruç, nimetlerin kadrini anlamamızı sağlaması cihetiyle manevî şükre ulaştıran önemli bir vesiledirSair zamanlarda yemek olarak verilen nimetlerin kıymetini bilemezler.İnsan ancak açken açın halinden anlar.Nimetlerin kadrini bilmemek küfran-ı nimete kadar sürüklenen insan,
Ramazanda Adil-i Hakİm nimetinin hususan gıda kısmının, hususan hayat noktasında en büyük nimet olan ekmeğin hakikİ lezzetini ve çok ehemmiyetli kıymetini ve nimetiyet noktasında fevkalade derecesini göstermekle, hakiki şükre sevketmek hikmetiyle, Ramazan gibi riyazet-i diniyeye riayet etmeyen şükürsüzlüklerini göstermektedir.



Nimet-i ilahinin,ister zengin olsun ister fakir kadrini bildirip şükre sevketmektedir.





Halbuki, iftar vaktinde, o kuru ekmek, bir mü’minin nazarında çok kıymettar bir nimet-i İlâhiye olduğuna kuvve-i zâikası şehadet eder. Padişahtan tâ en fukaraya kadar herkes, Ramazan-ı Şerifte o nimetlerin kıymetlerini anlamakla bir şükr-ü mânevîye mazhar olur.



Hem gündüzdeki yemekten memnûiyeti cihetiyle, “O nimetler benim mülküm değil. Ben bunların tenâvülünde hür değilim. Demek başkasının malıdır ve in’âmıdır; Onun emrini bekliyorum” diye, nimeti nimet bilir, bir şükr-ü mânevî eder.


İşte, bu suretle oruç çok cihetlerle hakikî vazife-i insaniye olan şükrün anahtarı hükmüne geçer.


BÜTÜN NİMETLERİN ALLAH'TAN OLDUĞUNU BİLMEK EN BÜYÜK ŞÜKÜRDÜR.
İşte Allah’a teşekkür etmek; o nimetleri doğrudan doğruya Allah’tan bilmek, o nimetlerin kıymetini takdir etmek ve o nimetlere kendi ihtiyacını tam hissetmekle mümkündür. Ramazan-ı Şerifteki oruç da bize bunu sağlıyor! Hakİki, halis, içten, riyasız, gölgesiz, gösterişsiz, samimi kapsamlı ve geniş bir şükrün anahtarını bize veriyor. Çünkü bu insanlar sair vakitlerde mecburî olarak aç ve susuz bırakılmazlarsa, hiç aç kalmadıklarından, hiç susuzluk nedir bilmediklerinden, nimetlerin yüksek ve hayati kıymetini bile fark etmiyorlar, anlamıyorlar!
Onlarsız olur zannediyorlar!
Olmadığını görmeleri gerekiyor!
Meselâ bir parça kuru ekmek, daima tok olan zenginin gözünde nimetten bile sayılmıyor!
Oysa onda yüksek bir nimet derecesi vardır. Bunu ona göstermek gerekiyor ve hissettirmek gerekiyor.

Halbuki o kuru ekmeğin bir mü’minin nazarında çok kıymettâr bir nimet olduğuna iftar vaktinde dili şahitlik ediyor.
İşte Ramazan-ı Şerifte padişahtan en fukaraya kadar herkes, o nimetlerin kıymetlerini anlamakla manevî bir şükre mazhar oluyor.
Sonra, Bediüzzaman’a göre, gündüzde yemek ve içmekten alıkonulması cihetiyle insan şunu tam anlıyor ki:

“O nimetler benim mülküm değil!

Çünkü ben onları yemek ve içmekte hür değilim!

Demek, başkasının malıdır!

Başkasının verdiği şeydir!
Eğer gerçekten benim mülküm olsaydı kimse beni onları yemekten ve içmekten alıkoymayacaktı!
Kimse elimi tutmayacaktı!

Şu baş döndüren açlığa karşı kimse beni onlardan vazgeçiremeyecekti!

Oysa ben onları yemek için emir bekliyorum!
Ferman bekliyorum!
Onları, gerçek sahibi olan Allah’ın adıyla yiyebileceğime dair yüksek sesle yapılacak ilanı, Allah’tan gelecek izni ve müsaadeyi bekliyorum! Demek onlar Allah’ın mülküdür!”
Der ve insanlık vazifesinin idarkına varıp bütün nimetlerin Allah'tan bilir kalpten şükreder.​
 

Acizane

hizmet..hicret..sehadet..
 
Üyelik Tarihi
15 Eki 2007
Mesajlar
3,148
Aldığı Beğeniler
27
Konum
ankara
Takım
Diğer
Bismillahirrahmanirrahim.

ÜÇÜNCÜ NÜKTE

Oruç, hayat-ı içtimaiye-i insaniyeye baktığı cihetle çok hikmetlerinden bir hikmeti şudur ki:

İnsanlar maişet cihetinde muhtelif bir surette halk edilmişler. Cenâb-ı Hak, o ihtilâfa binaen, zenginleri fukaraların muavenetine davet ediyor. Halbuki, zenginler fukaranın acınacak acı hallerini ve açlıklarını, oruçtaki açlıkla tam hissedebilirler. Eğer oruç olmazsa, nefisperest çok zenginler bulunabilir ki, açlık ve fakirlik ne kadar elîm ve onlar şefkate ne kadar muhtaç olduğunu idrak edemez. Bu cihette insaniyetteki hemcinsine şefkat ise, şükr-ü hakikînin bir esasıdır. Hangi fert olursa olsun, kendinden bir cihette daha fakiri bulabilir; ona karşı şefkate mükelleftir. Eğer nefsine açlık çektirmek mecburiyeti olmazsa, şefkat vasıtasıyla muavenete mükellef olduğu ihsanı ve yardımı yapamaz, yapsa da tam olamaz. Çünkü, hakikî o hâleti kendi nefsinde hissetmiyor.



Mütalaaİnsanlık en büyük musibetleri ekonomik sebeplerden dolayı görmüştür.

Birinci ve ikinci dünya savaşlarının temelinde sınıf kavgaları yatmaktadır.

Yani emek ve sermaye çarpışması birinci ve ikinci dünya savaşlarını netice vermiştir.

Sınıf kavgalarının temelinde de bölüşüm ve paylaşım dengesizliği vardır.

Dünyanın kaynakları belli zümrelerin elinde toplanırken, insanların ekserisi açlık ve sefalet içinde yaşamışlar.

Bu dengesizliği gidermek ya çatışma yolu ile olacak ki bunun bedeli çok ağırdır, birinci ve ikinci dünya savaşları bunu ispat eder, ya da adil ve şefkatli bir şekilde zengin ve fakir sınıfı arasında bir köprü kurmak ile mümkündür.



İslam dini bu iki sınıfı çarpıştırmak yerine, iki sınıf arasına köprü kurarak, toplumsal dengeyi sağlıyor.

Yani zekat ve yardımlaşma köprüleri ile zengin ve fakir sınıflarını kaynaştırıyor.

Zengine helalden kazan, işçinin hakkını ver, zekat ile fakir fukarayı gözet diyerek, onu murakabe ederken; fakire de ona itaat ve hürmet et diyerek, iki sınıf arasında karşılıklı rıza ve hoşgörüye dayalı sağlam bir ilişki oluşturuyor.

Bu ilişkilerin hakim olduğu bir toplum, hem siyasi hem de iktisadi açıdan üretken ve verimli bir toplum olur. Zira iktisat, güven ve asayiş ile terakki eder. Güven ve asayişin olmadığı yerde meşru iktisat değil, sömürü ve haksız kazanç hakim olur. Bu da haramzade zenginlerin zenginliğine zenginlik katar, fakir ise iyice sefilleşir.

Buradaki mana,

Ramazan orucunun bu sosyal ilişkilerdeki rolü, iki sınıf arasında empati kurdurmasıdır.

Yani oruç öyle bir ibadettir ki, bütün sosyal tabakaları bir aylığına eşitliyor, şartları aynı kılıyor ki, diğer tabakaların halleri tam anlaşılsın.

Yani zengin ve refah seviyesi yüksek olan tabakalar, senenin bir ayında oruç vasıtası ile fakir ve aç kalarak tabaka değiştiriyor. Yoksa başka türlü empati kurması pek mümkün değildir.


İşte ramazan ayı zekat ibadetinin dolayısı ile sosyal tabakaların arasında sağlam bir empati aracı oluyor.

İnsanlar birbirinin halinden ve sıkıntılarından haberdar oluyorlar.

Haberdar olan zengin Müminlerin, fakir fukaraya kayıtsız ve ilgisiz kalması düşünülemeyeceğine göre, elbette aralarında sıkı bir dostluk ve bağ oluşacaktır. Bu bağ büyük musibetlerin önünde bir set teşkil edecektir. Yani sermaye ve emek çatışmasının önünü alacaktır.

İşte ramazan ve zekatın, bu muazzam toplumsal faydası, insanlığın tek kurtuluş yolu ve reçetesidir. Yoksa sınıf çatışmasını ve düşmanlığını körükleyen felsefi doktrinler, insanlığa mutluluktan çok azap ve sıkıntı getirir, nitekim geçmişte de getirdiğini bütün insanlık acı bir şekilde tecrübe etmiştir.

Özet olarak oruç; zengin ile fakir arasında kuvvetli bir köprü ve tesirli bir empati kurma aracıdır. Zengin oruçtaki açlıkla fakirin haline intikal eder ve onunla hemhal olur, onun derdine ve yardımına koşar. Böyle bir ramazan başka hiçbir dinde ve ideolojide yoktur​
 

Acizane

hizmet..hicret..sehadet..
 
Üyelik Tarihi
15 Eki 2007
Mesajlar
3,148
Aldığı Beğeniler
27
Konum
ankara
Takım
Diğer
Bismillahirrahmanirrahim.


DÖRDÜNCÜ NÜKTE


Ramazan-ı Şerifteki oruç, nefsin terbiyesine baktığı cihetindeki çok hikmetlerinden bir hikmeti şudur ki:


Nefis, kendini hür ve serbest ister ve öyle telâkki eder. Hattâ, mevhum bir rububiyet ve keyfemâyeşâ hareketi, fıtrî olarak arzu eder. Hadsiz nimetlerle terbiye olunduğunu düşünmek istemiyor. Hususan, dünyada servet ve iktidarı da varsa, gaflet dahi yardım etmişse, bütün bütün gasıbâne, hırsızcasına, nimet-i İlâhiyeyi hayvan gibi yutar.


İşte, Ramazan-ı Şerifte, en zenginden en fakire kadar herkesin nefsi anlar ki, kendisi mâlik değil, memlûktür; hür değil, abddir. Emrolunmazsa, en âdi ve en rahat şeyi de yapamaz, elini suya uzatamaz diye, mevhum rububiyeti kırılır, ubûdiyeti takınır, hakikî vazifesi olan şükre girer.
Nefis ve oruç....risalede yazılanları inceleyelim...

Nefis Rabbisini tanımak istemiyor; firavunâne kendi rububiyet istiyor. Ne kadar azaplar çektirilse, o damar onda kalır. Fakat açlıkla o damarı kırılır. (Mektubat, s. 393)

Nefis ve hevâ, kuvve-i şeheviye ve gadabiye, bir kapıcı ve it hükmündedirler. (Sözler, s. 292)

Şeytanın mühim bir desisesi, insana kusurunu itiraf ettirmemektir—tâ ki istiğfar ve istiâze yolunu kapasın. Hem nefs-i insaniyenin enâniyetini tahrik edip, tâ ki nefis kendini avukat gibi müdafaa etsin, adeta taksirattan takdis etsin.
Evet, şeytanı dinleyen bir nefis, kusurunu görmek istemez. Görse de, yüz tevil ile tevil ettirir... Nefsine nazar-ı rıza ile baktığı için, ayıbını görmez. Ayıbını görmediği için itiraf etmez, istiğfar etmez, istiâze etmez, şeytana maskara olur. Hazret-i Yusuf Aleyhisselâm gibi bir peygamber-i âlîşan “Ben nefsimi temize çıkarmam. Çünkü nefis daima kötülüğe sevk eder.” (Yusuf Sûresi, 12:53) dediği halde, nasıl nefse itimad edilebilir? Nefsini itham eden, kusurunu görür. Kusurunu itiraf eden, istiğfar eder. İstiğfar eden, istiâze eder. İstiâze eden, şeytanın şerrinden kurtulur. Kusurunu görmemek, o kusurdan daha büyük bir kusurdur. Ve kusurunu itiraf etmemek, büyük bir noksanlıktır. Ve kusurunu görse, o kusur kusurluktan çıkar. İtiraf etse, affa müstehak olur.
(Lem’alar, 13. Lem’a, 2. Nokta)


Oruç ibadetinin çok hikmetlerinden biri de nefis terbiyesidir.

İnsan nefsini en iyi terbiye eden oruçtur.

Bundan dolayı Efendimiz (a.s.v) bekar gençlere günahtan korunmak için oruç tutmayı tavsiye etmiştir.

İnsan nefsi, kendini daima hür ve serbest ister.

Herhangi bir kayıt altına girmek istemez.

Kendisine, kendisinde olmayan bir kısım sıfatlar yükleyerek canının istediği gibi yaşamak ister.

Fıtri olarak öyle arzu eder.

Allah'ın kendisini sonsuz nimetlerle terbiye ettiğini düşünmek istemiyor.

Özellikle zengin ise veya güç ve kuvvet sahibi ise veya gaflet içinde bulunuyorsa tamamen çığırdan çıkar, Allah'ın nimetlerini hırsızcasına, gasp edercesine hayvan gibi yutar.

İşte Ramazan-ı Şerif'te en zenginden en fakire kadar insan nefsi anlar ki kendisi asıl mal sahibi değil, Allah'ın kölesidir.

Mutlak manada hür değil, Rabbinin kuludur. Emredilmezse en basit, en sıradan şeyleri de yapamaz, elini suya uzatamaz diye, anlar.

Kendisin de olmadığı halde var kabul ettiği hisleri kırılır, kulluk tavrını takınır, hakiki vazifesi olan şükre girer.

Oruç, insanın ahlakının güzelleşmesine yardım eder. Çünkü oruç ile insan ne kadar zayıf, aciz ve fakir olduğunu idrak eder. kulluğunu idrak yoludur. şükrün anahtarıdır.​
 

Acizane

hizmet..hicret..sehadet..
 
Üyelik Tarihi
15 Eki 2007
Mesajlar
3,148
Aldığı Beğeniler
27
Konum
ankara
Takım
Diğer
nüktelerin devamini kardeslerimizdende bekliyoruz ...istifade olunmak anlamak idrak etmek duası ile...
 

Acizane

hizmet..hicret..sehadet..
 
Üyelik Tarihi
15 Eki 2007
Mesajlar
3,148
Aldığı Beğeniler
27
Konum
ankara
Takım
Diğer
Bismillahirrahmanirrahim.
BEŞİNCİ NÜKTE

Ramazan-ı Şerifin orucu, nefsin tehzib-i ahlâkına ve serkeşâne muamelelerinden vazgeçmesi cihetine baktığı noktasındaki çok hikmetlerinden birisi şudur ki:
Nefs-i insaniye gafletle kendini unutuyor. Mahiyetindeki hadsiz aczi, nihayetsiz fakrı, gayet derecedeki kusurunu göremez ve görmek istemez. Hem ne kadar zayıf ve zevâle maruz ve musibetlere hedef bulunduğunu ve çabuk bozulur, dağılır et ve kemikten ibaret olduğunu düşünmez. Adeta polattan bir vücudu var gibi, lâyemûtâne, kendini ebedî tahayyül eder gibi dünyaya saldırır. Şedit bir hırs ve tamahla ve şiddetli alâka ve muhabbetle dünyaya atılır. Her lezzetli ve menfaatli şeylere bağlanır. Hem kendini kemâl-i şefkatle terbiye eden Hâlıkını unutur. Hem netice-i hayatını ve hayat-ı uhreviyesini düşünmez; ahlâk-ı seyyie içinde yuvarlanır.


İşte, Ramazan-ı Şerifteki oruç, en gafillere ve mütemerridlere, zaafını ve aczini ve fakrını ihsas ediyor. Açlık vasıtasıyla midesini düşünüyor; midesindeki ihtiyacını anlar. Zayıf vücudu ne derece çürük olduğunu hatırlıyor. Ne derece merhamete ve şefkate muhtaç olduğunu derk eder. Nefsin firavunluğunu bırakıp, kemâl-i acz ve fakr ile dergâh-ı İlâhiyeye ilticaya bir arzu hisseder ve bir şükr-ü mânevî eliyle rahmet kapısını çalmaya hazırlanır eğer gaflet kalbini bozmamışsa!




Cenab-ı Hakkın isim ve sıfatları, mutlak ve ezeli olmasından, tam manası ile idrak ve ihata edilmesi imkansızdır.


Bu yüzden insana birtakım nisbi ve farazi hisler takılmıştır.


Bu hislerin veriliş gayesi ise; Allah’ın, mutlak ve mücerred olan isim ve sıfatlarının bir derece anlaşılması ve kıyaslanarak bilinmesi içindir.


Yoksa bu nisbi ve cüz’i olan duygular, sahiplenilip, Yaratıcıya karşı meydan okuma aracı haline getirmek için verilmemiştir.


Bu manayı bir temsil ile izah edecek olursak:


Çok zengin ve muktedir bir zat, emrinde çalışan iki işçiye, servet idare etmenin meşakkatini, tasarrufunun büyüklüğünü, zenginliğin birtakım lezzetlerini kendi haşmet ve ihtişamını anlatmak için, çok tesis ve fabrikalarından ikisinin idare ve gelirini, bir yıllığına emaneten onlara verir. Şart olarak da fabrikanın mülkiyeti, içindeki makinelerin eksiksiz geri verilmesi, kendi namına işlettirilmesi ve kendi ahlaki prensiplerine göre idare edilmesi gibi şeyleri o iki işçiye tembih eder.


İki işçiden birincisi, fabrikanın idaresini alır ve aynen O zatın direktifine göre hareket eder ve onun çok vasıflarını kıyas yolu ile anlar.


Mesela der, “ben şu küçük tesisi idare ediyorum, şu zat ise binlercesini idare ediyor.


Ben, şu kadar insanla uğraşıyorum, O binlercesi ile alakadardır.


Şu tesisin gelirindeki zenginlik, şu onun mülkünün zenginliği, baş döndürür” der.


o Zat’a olan sevgi ve saygısı artar ve hiçbir zaman da orada geçici ve emaneten bulunduğunu unutmaz.


Bu davranışı ile onun teveccühünü kazanır. O zat da, onu çok büyük bir mükafatla ödüllendirir.
Diğer işçi ise, fabrikaya girer girmez, vaziyetini ve vazifesini unutur.


Hemen fabrikanın isim tabelasını indirir, kendi ismini takar.


İdarede O zatın ahlakına uymaz.


Demirbaş olan makineleri haraç merac satar. Emanetçi ve geçici olduğunu hiç hatırlamaz.


Asıl fabrika sahibini inkar eder ve ona meydan okur. Haddini aşarak temellük davasına sapar. Ayna olduğunu inkar eder. Mevhum olan, yani farazi olan hallerini gerçek telakki eder. Asıl fabrika sahibi olan zat da ona layık bir ceza ile onu cezalandırır.


İşte bu misalde olduğu gibi; insanın vücudu bir fabrika gibidir.


O zat ise; Cenab-ı Haktır.


O iki işçi ise; biri mümin ve haddini bilen, temellük davasına sapmayan, benlik ve hislerini Allah’ın isim ve sıfatlarını anlamakta kullananları temsil eder.


Diğeri ise; temellük davasına sapan, haddini aşan, kendine ait olmayan şeyleri kendine mal eden, firavun meşrep kafirleri temsil eder. O Zat’ın tembihleri ise; İslam’ın prensipleridir ve hakeza.


İşte oruç, insanın bu heva ve benliğini terbiye edip ıslah etmekte en önemli bir vasıtadır.


İnsanı firavunluğa götüren bu benlik ve hevanın, acizlik ve zayıflığını en güzel ihsas ettirecek şey oruçtur.


Bu sebeple tasavvuf ve işrak felsefesinde, nefsin terbiye ve ıslahı sadedinde riyazet, yani ağır perhiz önemli bir yer tutar.


Bütün evliya ve asfiyalar da orucun kardeşi hükmünde olan riyazeti, nefsin ıslah ve terbiye edilmesinde kullanmışlardır.




Nefsin bu temellük (sahiplenme) ve benlik davasında, yılda hiç olmazsa bir ay oruç tutarak nefsin ıslah ve terbiyesinde gayret sarf etmemiz, kulluğumuzun ve Müslümanlığımızın bir gereği olarak üzerimize farz kılınmıştır.
İnsan oruçla kuluğunun ve verilen her nimetin emanet olduğunun bilinci ile şükre yçnelir. nefsinin kırılmasına vesile olur.​
 
Üst Alt