- Üyelik Tarihi
- 1 Kas 2005
- Mesajlar
- 4,662
- Aldığı Beğeniler
- 29
- Konum
- İstanbul - Eyüpsultan
- Takım
- Galatasaray
Sevgili Peygamberimizin bir mübarek ismi şerifi de “Halîm/Yumuşak huylu” idi.
Peygamberimiz tebliğini yaparken bütün hayatı boyunca insanlara İslam’ın güzelliklerini yumuşak huylu olarak anlatmıştı.
Hz. Peygamber insanları hiç azarlamamış, aksine yumuşak sözleriyle katı gönülleri yumuşatmıştır. On yıl hizmetinde bulunan Enes der ki :
“Bana hiç bir zaman öf bile demedi. Yaptığım bir iş için bunu neden yaptın?, veya yapmadığım bir iş için bunu neden yapmadın? demedi .
Bir gün Resulullah beni bir iş için bir yere gönderdi. Yolda giderken oynayan çocuklara katıldım oynamaya başladım. Biraz sonra yanıma gelen Resulullaha baktığımda bana gülüyordu. Enescik, emrettiğim yere gittin mi? diye sordu. Ben de Evet şimdi gidiyorum, ya Resulullah dedim.”
Hz. Peygamber bütün davranışlarında azarlama yerine akıl, basîret, yüksek anlayış, düşünce ve hikmet yolunu seçmiştir.
Hz. Peygamber, bir deve ödünç almıştı. Sahibi borcunu almak için geldiğinde Allah Elçisi'ne ağır sözler sarf etti, bunun üzerine ashabı o kişiye haddini bildirmek isteyince o: "Bırakın onu, hak / mal sahibinin söz söyleme hakkı vardır."buyurdu.
Ebû Dâvûd'un rivâyet ettiğine göre Allah Resûlü bir keresinde bir şey satın almıştı. Fakat yanında parası yoktu. Kendisine kâr teklif edilince onu sattı, kârını Abdülmuttaliboğulları'na sadaka olarak verdi ve: "Bundan sonra yanımda para olmadan bir şey satın almayacağım." buyurdu. Bir alacaklısı Allah Resûlü'nden borcunu almak üzere geldi ve sert konuştu. Bunun üzerine Hz. Ömer adamı haklamak istedi. Hz. Peygamber: "Yavaş ol ey Ömer! Sen, bana borcumu ödememi emretmene; ona da sabırlı olmasını emretmene daha çok ihtiyacımız var." buyurdu. Bir Yahudi Hz. Muhammed'e bir müddete kadar veresiye bir şey sattı. Yahudi süresinden önce parasını almaya gelince Resûlullah: "Henüz süresi dolmadı." dedi. Bunun üzerine Yahudi:
"Ey Abdülmuttaliboğulları! Siz borcunuzu geciktiriyorsunuz." dedi. Sahabe o Yahudiyi haklamak isteyince Hz. Peygamber onlara engel oldu. Bu durum ancak onun yumuşak huyluluğunu artırdı. Bunu gören Yahudi: "Sendeki peygamberlik alâmetlerinden hepsini tanıdım. Yalnızca biri kalmıştı. O da kendisine karşı yapılan aşırı câhilâne tavırların, ancak onun yumuşak huyluluğunu artırmasıydı. Onu da tanımak istedim." dedi ve hemen müslüman oldu.
Bir Tatlı İltifat
Peygamber Efendimiz sık sık insanların gönlünü alır, onlara iltifat ederdi. Özellikle kabiliyetli, fedakâr, akıllı ve İslâmî hizmetlerde gayretli olan sahabîlere yaptığı değişik iltifat dolu sözlerle onları sevindirirdi. Onlar da bu iltifat sonucu çocuk gibi sevinir ve âdeta bayram ederlerdi.
Hazret-i Ali Efendimiz anlatıyor:
"Bir gün ben, Cafer ve Zeyd Peygamber Efendimizin huzuruna gittiğimizde Zeyd'e:
"Sen bizim kardeşimiz, dostumuz ve arkadaşımızsın' buyurdu.
"Zeyd sevincinden yerinden sıçrayarak oynaya oynaya gitti.
"Kardeşim Cafer'e de:
"Sen hem huy, hem vücut yapısı bakımından bana benziyor sun' buyurdu.
"Cafer de sevincinden Zeyd gibi sıçrayıp oynaya oynaya gitti.
"Ondan sonra Peygamber Efendimiz bana da:
"Sen bendensin, ben de sendenim' buyurdu.
"Ben de Zeyd'in arkasından sıçrayıp oynaya oynaya çıktım."
Peygamberimiz değişik biçimlerde Sahabîlerine iltifatlar yapardı. Onlara yakınlık gösterir, gönüllerini hoş eder, sevindirirdi. Bazen olur, kalkar bizzat evlerine gider, evlerini şereflendirirdi. Sahabîler için dünyada bundan daha büyük bir mutluluk olmazdı.
Câbir bin Abdullah diyor ki:
"Peygamber Efendimiz ne bir katıra ve ne de bir at ve benzeri bir hayvana binmeksizin yaya olarak sadece hal ve hatırımı sormak üzere tâ evime kadar gelmişlerdir."
Peygamberimizin iltifatı insanların hayâtları boyu unutmadıkları, unutamayacakları, akıllarından çıkarmaları mümkün olmayan bir ikramdı. Büyüklere ayrı, küçüklere ayrı, yetimlere ayrı, yakınlarına ayrı; hasıl; herkese konumuna, durumuna, kişiliğine göre iltifatlarda bulunurdu. İleri yaşlarda olmasına rağmen çocukluk yıllarındaki bir peygamber iltifatını bakınız, Yusuf bin Abdullah nasıl anlatıyor:
"Peygamber Efendimiz bana 'Yusuf adını verdi ve beni kucağına alıp mübarek eliyle başımı okşadı."
Peygamberimiz özellikle kabile reislerine, bir kavmin büyüğüne, sözü sohbeti yerinde, ağırlığı ve etkisi olan şahsiyetlere ayrı bir değer verir, onun İslam’a bağlanması için en tatlı ilgiyi ve alâkayı eksik etmezdi.
Münzir, Bahreyn'de yaşayan bir kabilenin reisiydi. Kabileden yirmi kişi ile birlikte Medine'ye Peygamberimizi ziyarete geldiler. Peygamberimiz onları Mescid-i Nebevide kabul etti. Çok yakınlık gösterdi. Onlara İslâmı anlattı ve hepsi de Müslüman oldu.
Münzir, Peygamberimize bir hayli sorular sordu. Hepsinin de cevabını aldı. Memnun oldu. Peygamberimiz Münzir'i çok sevmişti. Kendisine şöyle iltifat etti:
"Gerçekten sende iki huy vardır ki, Allah onları sever."
"Yâ Resulallah, bunlar nelerdir?"
"Bunlar yumuşak huyluluk, hoşgörülü olman ve hayadır."
"Bunlar benim yaratılışımda mı var, yoksa yeni mi oldu?"
"Hayır, senin yaratılışında var."
"Beni bu iki huy üzere yaratıp da onları seven Allah'a hamdolsun."
Münzir çok sevinmişti. Peygamberimizin yakın iltifatına ve övgüsüne ermişti. Kendisini Allah'ın sevdiğini Peygamberimiz şahitlik ediyor ve bu güzel müjdeyi veriyordu. Bundan sonra Münzir İslama çok hizmet etti.
Abdullah bin Amr bin As anlatıyor:
"Bir gün mescitte oturuyordum. Bazı fakir kimseler bir köşeye toplanmış sohbet ediyorlardı. Resulullah içeri girdi. Başka bir tarafa yönelmeden doğruca fakirlerin yanına gitti. Ve onlara, fakir muhacirlere zenginlerden önce Cenneti müjdeledi. Hepsinin de yüzü güldü. Ben de onlardan birisi olmadığım için üzüldüm."
Peygamberimiz, kendisini, toplumun zayıf ve kimsesizlerinden üstün görme duygusuna kapılanları da uyarır; her tabakanın devamlı birbirlerine muhtaç olduklarını söylerdi.
Sa'd bin Ebi Vakkas'ın kendisini fakirlerden üstün gördüğünü hissedince, onu şöyle ikaz etti:
"Sizin elde ettiğiniz başarı ve bereket fakirlerin emeklerinin eseridir. Siz, varlığınızı bu fakir insanlara borçlusunuz."
Yine Peygamberimiz, toplum içinde, belli bir yeri bulunmayan biçarelere zayıflıklarından dolayı önem verilmemesini asla hoş karşılamaz, onların da halini sorup öğrenmek arzu eder, sonra da ihtiyaçlarını karşılardı.
Peygamberimizin yetim çocuklara apayrı bir şefkati vardı. Onlara çok müşfik davranırdı. Kendisi de yetim olarak büyüdüğü için, yetimliğin ne kadar acı ve zor olduğunu biliyordu. Yetimlere olan merhametinden dolayı, devamlı olarak onları korur, haksızlığa uğradıkları zaman haklarını arardı.
Yetimlere Şefkat
Ebû Cehil, bir yetimin vasisiydi. Çocuğun bütün malı yanındaydı, fakat ona koklatmıyordu.
Bir gün çocuk aç ve çıplak olarak geldi, malından birşey istedi. Ebû Cehil, azarlayarak yanından kovdu. Sonra da Kureyş'in ileri gelenleri çocukla alay ederek, "Muhammed'e git de, sana yardımcı olsun" dediler.
Onların bu kötü niyetini anlamayan saf ve masum çocuk doğruca Peygamberimize gitti. Halini arz etti. Peygamberimiz çocuğu yanına alarak Ebû Cehil'in bulunduğu yere geldi. Yetimin hakkını vermesini söyledi. Peygamberimizi karşısında gören Ebû Cehil hiç itiraz etmeden yetimin malım iade etti.
Ebû Cehil'in bu uysallığını gören müşrikler, "Sen de sapıttın, Muhammed gibi çocuklaştın" diye onu küçümsediler.
Ebû Cehil tuhaf bir haldeydi. Onlara şöyle dedi:
"Hayır, siz de benim yerimde olsaydınız, aynı şeyi yapardınız. Çünkü onun sağında ve solunda birer mızrak gördüm. Vermeyecek olsam bana saplanacaktı."
Suikastçının Aman Dilemesi
Peygamberimize bir suikast planı düzenleyen bir bedevi, Peygamberimize doğru yönelirken Useyd bin Hudayr radıyallahü anh, onu hızla pelerinin eteğinden tutup çekti. Pelerin sahabinin eline gelince bedevi, belindeki hançerle ortada kalakaldı.. Hançerinin görülmesi ile niyeti de anlaşılmış oluyordu. Bu sebeple bir ân "ileri mi gitsem, geri mi çıksam" diye tereddüde düştü. O, tam bu şaşkınlıkta iken Hazreti Useyd suikastçının üzerine atılarak ellerini boynuna geçirdi. Bedevi bütün gayretine rağmen mengene gibi sıkan parmakları gevşetemiyordu. Nerede ise boğulacaktı. Hırıltılarla imdat istedi:
-Ölüyorum yâ Muhammed! Canımı bağışla!.. Öl.. Ölüyorum.. ahh...
Efendimiz, seslendiler:
-Bırak yâ Useyd!
Yiğit sahabinin elinden kurtulan bedevi külçe gibi olduğu yere yıkıldı. Nefes nefese boğazını ovalıyordu. Şaşkınlıklar içindeydi.
Sevgili Peygamberimiz sallallahü aleyhi ve sellem sordular:
-Ey yabancı anlat bakalım yanımıza niçin geldin? Ama muhakkak doğru söylemelisin. Doğru konuşmak menfaatine olacaktır. Yalan söylemeye kalkışırsan zarar görürsün. Çünkü biz zaten işin aslını biliyoruz.
Bedevi, tuhaf hallerle Efendimiz'in yüzüne baktı:
-Ee, şey, bana eman veriyor musunuz? Canım emniyette mi?
-Evet Emniyette.
-Beni Ebu Süfyan buraya gönderdi.
-Sebep?
Peygamberimiz istiyordu ki, kendi bildiğini Eshabı da doğrudan doğruya suç failinin ağzından işitsin.
Yabancı başını önüne eğdi:
-Sizi öldürmek maksadıyla..
Resûlullah Efendimiz canına kast eden adamı Useyd bin Hudayr'a teslim ettiler:
-Yarın sabaha kadar senin nezaretinde kalsın. Sabah yine buraya getir.
-Emrin olur ey Allahın Resûlü.
Bedevi kilitlendiği odada hemen hemen uyumadan bütün gece yaşadıklarını düşündü. O, buraya insanların etrafında pervane oldukları bu zatı öldürmek için gelmişti. Başarabilse öldürmüş olacaktı...fakat başaramadı. Böyle hallerde netice alamayan suikastçı anında parçalanırdı. Halbuki O, kendisine bir kötülük yapılmasına izin vermedi. Ne dövdüler ne sövdüler. Şu ân bile gözetim altında olduğu halde ev sahibi yemeklerinden kendisine de getiriyordu. Bütün bunlar muhakkak ki O'ndandı. Anlaşılan O'nun o yumuşak huy ve merhameti arkadaşlarına da geçiyordu. Zaten suikastı yapamaması da, Son Nebi olduğunu söyleyen O şahıs yüzündendi. O'nu gördüğü ân sanki aklı başından gitti ve eli-ayağı birbirine dolandı. Hali, uykuda gezen birinden farksız hale gelmişti.
Ertesi sabah Efendimiz, canına kıymak isteyen bedeviyi yine huzurlarına istediler. Yabancı getirildi; dıştan belli olmayan bir korku ve titreme içindeydi. Büyük Peygamber, "Vurun boynunu" deseler ânında kellesi bir top gibi yerlerde yuvarlanırdı...ama O, sallallahü aleyhi ve sellem, öldürmek için gelmedi ki! O, insanların ölü kalbleri hayat bulsun diye vazifeli... Efendimiz konuşuyorlar. Temiz, açık, tane tane bir arapça:
-Dün sana eman vermiştim. Haydi şimdi istediğin yere gidebilirsin.
Yabancı, küstahlıktan acze düşenlere mahsus bir zavallılıkla adeta mırıldandı.
-Sağol.
-Ama istersen gitme ve senin için bundan daha hayırlı olanı tercih et.
Müşrik, bir kere daha şaşırdı:
-Benim için yurduma dönmekten daha hayırlı olan nedir?
-Allah'dan başka ilah olmadığına ve benim de Allah'ın Resûlü olduğuma lisanen ve kalben şahadet etmendir.
Suikastçı, itirazsız kelime-i şahadet getirerek îmân etti.
Başta Sevgili Peygamberimiz olmak üzere hazır olanlar, kendisini tebrik ettiler. Peygamberimiz sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem, canına kast eden; kendisini öldürmek isteyen "insanların en katı kalblisi"nin taş gibi kalbini yumuşatarak yanına çekmiş, ebedi saadetine vesile olmuştu; yumuşak davranarak ve merhametle muamele ederek.
Musa Tektaş