- Üyelik Tarihi
- 11 Nis 2007
- Mesajlar
- 24,205
- Aldığı Beğeniler
- 22,175
- Takım
- Fenerbahçe
Aynaya bakmak, sanıldığından çok daha büyük bir iştir. Unutmuş ve de yeterince akıl edememiş olabiliriz ama, çocukluğumuzda ilk aynaya bakışımız bir devrim olmuş olmalı bizim için.
Kendi çeperlerinin dışında var olan bir başka beni ilk görüşümüz irkiltmiş, hatta korkutmuş olmalı bizi. Hiç aynaya bakmadan büyüyen biri olsaydı aramızda, onun kendisini aynada bir başkası olarak görüşü, hiç şüphesiz kayda değer heyecanlar, söze gelmez sırlar doğururdu. Aynada, ben olarak içinde büyüdüğümüz, kabuklarından dışarı hiç taşmadığımız, sınırlarının içinde hep ötekilerden ayrı tuttuğumuz kendimizi, öteki olarak görürüz. Şimdilerde bu işlevi, hemen çekiliveren ve neredeyse aynada oluşan görüntü hızında gözümüze ulaşan fotoğraflar da yerine getiriyor. Kendimizi bir başka gözden görmeye, ya da başkalarının gözünde nasılsak öyle göstermeye fırsat verir fotoğraf. Bir başkası olarak kendi gözbebeğimize düşeriz fotoğrafta da aynada da.
Hatırlamaz mı insan ki, bir zamanlar hatırlanmaya değer bir şey değildi. diye uyaran âyeti [Bkn. İnsan Sûresi, 1], kendimizi bir öteki olarak görebilmenin kapısını aralama çağrısı olarak algılıyorum. İnsan, kendisini ötekileştirdiğinde ancak, zamanın emrine verebiliyor, dehrin nehrine koyuyor, günlerin akışıyla tükendiğini, azaldığını fark ediyor. Üzerimizden hatırlanmaya bile değer olmadığımız bir devrenin geçmiş olması gerçeği, bizi devrin geçişiyle inşa edilmiş, zaman içinde önemli hale gelmiş bir öteki olarak resmediyor. Bir diğer ifadeyle, kendi inşamızın, var ediliş aşamalarımızın molozlarını görmeye başlıyoruz. Kendi varlık hamurumuzu -ki hiçlik ve unutulmuşluktur- keşfediyoruz. Hatırla ki, bir zamanlar, mesela doğum gününden sadece bir yıl kadar önce, yoktun. O kadar yoktun ki, kimse yokluğunu dert edinmiyor; kimse eksikliği çekmiyordu. Varlığınla yokluğun arasında bir fark yoktu. Yani, olmasa da olur bir şeydin.
Varlığımızı olmazsa olmaz diye bellediğimiz içindir ki, bu ayetin çağrısına ihtiyaç duyuyoruz. Kendi kendimizde kaldıkça, tenimizi kaçırıyoruz fenanın hükmünden, zamanın fermanından, ölümün eşiğinden. Dokunulmazlığımızı ilan ediyoruz adeta. Böylece, ölenler başkaları oluyor. Ölen o başkası için de biz birer başkası değil miydik? Ölen biz olsaydık, elbette ki o başkaları da başkalaştırdıkları ölümü göz ucuyla okuyup kendilerini ölümden sıyırıvereceklerdi. İşte bu yüzden önemlidir; bir başkası olarak da görebilmek kendimizi. O zaman bilmeden zırhımızı soyunuruz, hazırlıksız zaman sağanağına yakalanırız.
Bir başkası da olabileceğimizi aynada fark ederiz, fotoğraf üzerinden öteki olarak okumaya başlarız kendimizi. Kendilik kabuğumuzu kırdığımız her fırsatta, kendi yüzümüzü elimizde avucumuzda öteki olarak gördükçe, ister istemez, hep ötekilere yakıştırdığımız etkilenmelerin alanı içine sokarız kendimizi. Dokunulmazlığımız kalkar, zamana karşı bağışıklığımız biter, vaktin eline düşeriz. Bir zamanlar hatırlanmaya bile değer bir şey bile olmayan, şimdilerde hatırlanan, hatırı sayılan ama bir zaman sonra da hatırlanmayacak olan başkalaşmalar içinde buluruz kendimizi.
İnsanın kendini aynalardan uzak tutması, Narkissos hikâyesinin aksine, onu daha çok tekebbüre, büyüklenmeye iter, bana göre. Kendisini öteki olarak gör(e)meyen insan, zaman içinde mutlak bir özneye, sonsuz kudret sahibi bir faile dönüşüverir. Kendi dışında olup kendini ötekiler gibi etkileyenlere dair gafletini artırır. Dokunulmaz oldukça, kendine dokunanları yok sayan derin bir uykunun içine düşer. Her derin uykulu gibi rüyalar görmeye başlar, uyku derinliği arttıkça uyanık sanır kendini.
Kendimizi uyanık sandığımız rüyadan uyanmakla, aldanabilir olduğumuzu fark ederiz. Uykudan uyanmakla uyuyabilir olduğumuzu belleriz. Her günkü uyku-rüya-uyanıklık deneyimimizde kendimizin dokunulur olduğunu, zamanın akışında ötekiler gibi etkilenebilir olduğumuzu fark ederiz. Öyleyse, İnsan Sûresindeki çağrı, bir anlamda, uykunun kurgusunu çözmeye de çağırır bizi. Uyku, o zamandır ki, kendimizi hatırlamayız, varlığımızı hatırlamaya değer bir şey olarak bilmeyiz. Uyanınca ancak, kendimizi unuttuğumuzu hatırlarız. Ancak bu hatırlama çok uzun sürmez, belki de hiç başlamaz. Uyanıklığımız sürdükçe, kendimizin hatırını en çok sayan kendimizin bile önemsemediği etkilenebilir bir nesneden, tekrar kendimize, mutlak kudret sahibi, dokunulmaz kendimize tekrar döndüğümüzü unuturuz.
Şimdi, en azından, bu unutmamızı hatırlayarak, kendimizi kendimizden öteye taşıyacak usuller bulabiliriz. Uyanıklık sandığımız uykumuzun nasıl da benlik rüyasına dönüştüğünü fark edebiliriz. Uyuduğunu unutan, uyandırıldığını unutan kişi, başkalarının gözünde bir cesete dönüşen benini, akşam yastığa bırakıp sabah yeniden bulduğunu unutur.
İşte Yusufun içine atılıp da bulunduğu kuyu budur. Kuyu ki, yeryüzünde geçici olarak görünmez kılar bizi. Kuyu ki, içine düştüğünde hiç olmazsa o görünmezliği yitik olarak algılayan kardeşlerince aranır eyler seni. Ama öyle bir kuyu düşün ki, senin yokluğunu dert edinip araması gereken/ler içine atıyor seni. Öyle bir kuyu ki, sen de atıldığını bilmiyorsun kuyuya, ne çıkma çaban var, ne de çıkaracakları bekliyorsun.
Öteki de olduğumuzu öte ittiğimiz benlik uykusu bu. Başkası olmayı başkalarına bıraktığımız kendilik kuyusu bu. Kendimizi uyanık sandığımız her hal gibi, rüya bu&
SENAİ DEMİRCİ
Kendi çeperlerinin dışında var olan bir başka beni ilk görüşümüz irkiltmiş, hatta korkutmuş olmalı bizi. Hiç aynaya bakmadan büyüyen biri olsaydı aramızda, onun kendisini aynada bir başkası olarak görüşü, hiç şüphesiz kayda değer heyecanlar, söze gelmez sırlar doğururdu. Aynada, ben olarak içinde büyüdüğümüz, kabuklarından dışarı hiç taşmadığımız, sınırlarının içinde hep ötekilerden ayrı tuttuğumuz kendimizi, öteki olarak görürüz. Şimdilerde bu işlevi, hemen çekiliveren ve neredeyse aynada oluşan görüntü hızında gözümüze ulaşan fotoğraflar da yerine getiriyor. Kendimizi bir başka gözden görmeye, ya da başkalarının gözünde nasılsak öyle göstermeye fırsat verir fotoğraf. Bir başkası olarak kendi gözbebeğimize düşeriz fotoğrafta da aynada da.
Hatırlamaz mı insan ki, bir zamanlar hatırlanmaya değer bir şey değildi. diye uyaran âyeti [Bkn. İnsan Sûresi, 1], kendimizi bir öteki olarak görebilmenin kapısını aralama çağrısı olarak algılıyorum. İnsan, kendisini ötekileştirdiğinde ancak, zamanın emrine verebiliyor, dehrin nehrine koyuyor, günlerin akışıyla tükendiğini, azaldığını fark ediyor. Üzerimizden hatırlanmaya bile değer olmadığımız bir devrenin geçmiş olması gerçeği, bizi devrin geçişiyle inşa edilmiş, zaman içinde önemli hale gelmiş bir öteki olarak resmediyor. Bir diğer ifadeyle, kendi inşamızın, var ediliş aşamalarımızın molozlarını görmeye başlıyoruz. Kendi varlık hamurumuzu -ki hiçlik ve unutulmuşluktur- keşfediyoruz. Hatırla ki, bir zamanlar, mesela doğum gününden sadece bir yıl kadar önce, yoktun. O kadar yoktun ki, kimse yokluğunu dert edinmiyor; kimse eksikliği çekmiyordu. Varlığınla yokluğun arasında bir fark yoktu. Yani, olmasa da olur bir şeydin.
Varlığımızı olmazsa olmaz diye bellediğimiz içindir ki, bu ayetin çağrısına ihtiyaç duyuyoruz. Kendi kendimizde kaldıkça, tenimizi kaçırıyoruz fenanın hükmünden, zamanın fermanından, ölümün eşiğinden. Dokunulmazlığımızı ilan ediyoruz adeta. Böylece, ölenler başkaları oluyor. Ölen o başkası için de biz birer başkası değil miydik? Ölen biz olsaydık, elbette ki o başkaları da başkalaştırdıkları ölümü göz ucuyla okuyup kendilerini ölümden sıyırıvereceklerdi. İşte bu yüzden önemlidir; bir başkası olarak da görebilmek kendimizi. O zaman bilmeden zırhımızı soyunuruz, hazırlıksız zaman sağanağına yakalanırız.
Bir başkası da olabileceğimizi aynada fark ederiz, fotoğraf üzerinden öteki olarak okumaya başlarız kendimizi. Kendilik kabuğumuzu kırdığımız her fırsatta, kendi yüzümüzü elimizde avucumuzda öteki olarak gördükçe, ister istemez, hep ötekilere yakıştırdığımız etkilenmelerin alanı içine sokarız kendimizi. Dokunulmazlığımız kalkar, zamana karşı bağışıklığımız biter, vaktin eline düşeriz. Bir zamanlar hatırlanmaya bile değer bir şey bile olmayan, şimdilerde hatırlanan, hatırı sayılan ama bir zaman sonra da hatırlanmayacak olan başkalaşmalar içinde buluruz kendimizi.
İnsanın kendini aynalardan uzak tutması, Narkissos hikâyesinin aksine, onu daha çok tekebbüre, büyüklenmeye iter, bana göre. Kendisini öteki olarak gör(e)meyen insan, zaman içinde mutlak bir özneye, sonsuz kudret sahibi bir faile dönüşüverir. Kendi dışında olup kendini ötekiler gibi etkileyenlere dair gafletini artırır. Dokunulmaz oldukça, kendine dokunanları yok sayan derin bir uykunun içine düşer. Her derin uykulu gibi rüyalar görmeye başlar, uyku derinliği arttıkça uyanık sanır kendini.
Kendimizi uyanık sandığımız rüyadan uyanmakla, aldanabilir olduğumuzu fark ederiz. Uykudan uyanmakla uyuyabilir olduğumuzu belleriz. Her günkü uyku-rüya-uyanıklık deneyimimizde kendimizin dokunulur olduğunu, zamanın akışında ötekiler gibi etkilenebilir olduğumuzu fark ederiz. Öyleyse, İnsan Sûresindeki çağrı, bir anlamda, uykunun kurgusunu çözmeye de çağırır bizi. Uyku, o zamandır ki, kendimizi hatırlamayız, varlığımızı hatırlamaya değer bir şey olarak bilmeyiz. Uyanınca ancak, kendimizi unuttuğumuzu hatırlarız. Ancak bu hatırlama çok uzun sürmez, belki de hiç başlamaz. Uyanıklığımız sürdükçe, kendimizin hatırını en çok sayan kendimizin bile önemsemediği etkilenebilir bir nesneden, tekrar kendimize, mutlak kudret sahibi, dokunulmaz kendimize tekrar döndüğümüzü unuturuz.
Şimdi, en azından, bu unutmamızı hatırlayarak, kendimizi kendimizden öteye taşıyacak usuller bulabiliriz. Uyanıklık sandığımız uykumuzun nasıl da benlik rüyasına dönüştüğünü fark edebiliriz. Uyuduğunu unutan, uyandırıldığını unutan kişi, başkalarının gözünde bir cesete dönüşen benini, akşam yastığa bırakıp sabah yeniden bulduğunu unutur.
İşte Yusufun içine atılıp da bulunduğu kuyu budur. Kuyu ki, yeryüzünde geçici olarak görünmez kılar bizi. Kuyu ki, içine düştüğünde hiç olmazsa o görünmezliği yitik olarak algılayan kardeşlerince aranır eyler seni. Ama öyle bir kuyu düşün ki, senin yokluğunu dert edinip araması gereken/ler içine atıyor seni. Öyle bir kuyu ki, sen de atıldığını bilmiyorsun kuyuya, ne çıkma çaban var, ne de çıkaracakları bekliyorsun.
Öteki de olduğumuzu öte ittiğimiz benlik uykusu bu. Başkası olmayı başkalarına bıraktığımız kendilik kuyusu bu. Kendimizi uyanık sandığımız her hal gibi, rüya bu&
SENAİ DEMİRCİ