Bir derviş uzun bir yolculuk yapıyordu. Haftalarca yürüdükten sonra önünde tıpkı yüce bir dağ gibi dikilen dik bir tepeye denk geldi. Ellerini kaldırdı ve şöyle dua etti: "Ey Rabbim! Biliyorsun, senin aşkına seyahat etmekteyim. Herşeyin ve herkesin dizgini senin elindedir. Lütfen bana bu tepeyi aşmama yardım edecek bir eşek gönder."
(Bilenler derler ki, ihlas ile aşkıyla hareket edersek, Allah (c.c) ihtiyaç duyduğumuzda bize yardım edecektir).
O anda bir anırma sesi duydu ve çalılıkların arasından bir eşek çıktı. Allah (c.c)'a bu yardımından dolayı şükretti ve tam eşeğe binmek üzereyken bir Arap atına binmiş bir haydut çıkageldi. Haydut iriyarı, zalim bakışlı, kalın bıyıklı, kaşlı bir adamdı ve belinde bir piştol ile bir pala taşıyordu.
Haydut gürledi; "Aha! Bir derviş. Dervişlerden nefret ederim! Daima dürüstlükten, tevazudan ve başkalarına yardım etmekten söz edersiniz. Siz kim oluyorsunuz ki benim yaşama tarzımı eleştirmeye cüret ediyorsunuz? Ve işte bak! Kocaman bir adamsın küçücük bir eşeğe binmişsin. Aslında eşek senin sırtında olmalı. Evet, buldum! Yüklen eşeği sırtına."
Derviş dehşet içinde hayduda baktı; "eşeği sırtıma mı alayım?"
Haydut elini palasına attı. "Sana eşeği kaldır ve sırtına al dedim!"
Derviş çaresiz uydu bu emre. Sonra haydut gürledi: "Şimdi, eşeği tepeye kadar taşı."
"Tepenin başına kadar mı?"
Haydut tekrar palasına uzandı; "eşeği tepenin başına kadar taşı" diye emrini tekrarladı.
Derviş sırtında eşekle tepeye tırmanmaya başladı. Her geriye bakışında, haydutun eli palasında beklediğini gördü. Sonunda, harap-bitap düşen derviş tepenin zirvesine ulaştı. Eşeği yere indirdi ve ellerini tekrar semaya kaldırdı: "Ya Rab! Biliyorum Sen her şeyi görüyorsun ve her şeyi biliyorsun!"
Tıpkı zavallı derviş gibi, büyük bir kısmımız sırtımızda eşeklerimizi taşıyoruz.
Onları kendimiz için çalıştırmak yerine, nefsimiz için, benliğimiz için çalışıyoruz.
Allah (c.c) nefsin bize bir vasıta olmasını diledi ve elbette ki bunu tersinden anlayan biziz; Allah (c.c) değil.
Nefs Nedir?
Sufi psikolojisindeki en yaygın terimlerden birisi nefs, yani benliktir. Bu terim bazen "ego" ya da "ruh" olarak da tercüme edilir. Nefsin diğer anlamları arasında "öz" ve "nefes" de yeralır. Ancak Arapça’da nefs en çok "benlik" olarak kullanılır. Örneğin günlük sözcüklerde kendim ya da kendiniz yerine kullanılır. Sufi yazarların büyük bir kısmı nefsi; kötü huylar ve eğilimleri ifade etmek için kullanırlar. En alt düzeyinde iken nefs bizi dalalete götüren güçtür. Hepimiz yapmamız gerektiğini bildiğimiz şeyleri yapmak için mücadele ederiz. Ancak yanlış ya da zararlı olduğunu bildiğimiz şeylerden kaçınmak için daha fazla mücadele ederiz.
Neden mücadele ederiz? Eğer tek bir akıldan ibaret olsaydık, mücadele olmayacaktı. Ancak akıllarımız ayrıdır. Neyin doğru olduğundan emin olduğumuz anlarda bile, bir parçamız bizi aksini yapmaya zorlar. Bu parça alt benlik, özellikle nefsin en alt düzeyi olan nefs-i emmaredir.
Nefs, ruh ve bedenin karşılıklı etkileşiminin yarattığı bir süreç olarak çok statik bir psikolojik yapı değildir. Ne ruh ne de bedende özünde yanlış bir şey yoktur. Ancak ikisinin birleşimini sağlayan süreç sapabilir. Ruh bedene girdiğinde, soyut kökeninden kopar ve nefs şekillenmeye baslar. Böylece ruh maddi varlıkta hapsolur ve onun özelliklerini almaya başlar.
Nefsin kökü hem beden hem de ruhta olduğu için, hem maddi hem de manevi eğilimlere sahiptir. Başlangıçta maddiyat hakimdir; nefs dünyevi zevklere ve ödüllere düşkündür. Maddi olan şeyi doğal olarak maddi dünya cezbeder. Nefs dönüştükçe, daha çok Allah (c.c)'a yaklaşır ve dünyaya bağlılığı azalır.
Bir çok Sufi yazar Kur'an'daki referanslara dayalı olarak nefsin gelişiminin yedi farklı düzeyinden söz ederler. Bu bolum esas olarak Halveti-Cerrahi tarikatinin rahmetli şeyhim Safer Dal'ın açıklamalarına dayandırılmış, çeşitli kaynaklardan materyallerle ve kendi yorumlarımla desteklenmiştir.
İlahi İsimler (Esma-ül Hüsna)
Benliğin her bir aşaması ilahi isim veya sıfatlardan birisiyle ilişkilidir. Allah’ın güzel isimleri arasında meşhur olan doksandokuz isim vardır. Bu isimlerin tekrarı ve anlamlan üzerinde tefekkür edilmesi, her bir istasyonda nefsin hastalıklarının tedavisi için etkili bir ilaç olabilir. Halveti-Cerrahi tarikinde, bireysel zikir aşağıda sayılan isimleri içerir. Haftalık grup uygulamalarına ilave olarak, dervişlere her gün çeşitli isimleri zikretme görevi verilir.
Nefsin Dereceleri İlahi İsim Renk
1- Nefs-i emmare2 La ilahe illallah Açık mavi
2- Nefs-i levvame Allah (c.c) Kırmızı
5- Nefs-i mülhime Hu Yeşil
4- Nefs-i mutmaine Hakk Beyaz
5- Nefs-i raziye Hayy Sarı
6- Nefs-i marziye Kayyum Siyah/lacivert
7- Nefs-i safiye Kahhar Renksiz/siyah
Birinci aşama ile ilişkili ilahi isim, Allah (c.c)'tan başka ilah yoktur anlamına gelen La ilahe illallah'tır. Bu ifadenin birinci yarısı olumsuz şart oluştururken, ikinci kısmı teyittir; "Allah (c.c) yoktur, Allah (c.c) vardır". Bir bakıma bu ifade, Zen Budizm'in sadece mantıkla anlaşılamayan koanları* gibi, tek başına mantıkla tam olarak anlaşılamaz.
* Zen Budizmini öğretme yöntemi. Bu yöntem paradoks seklindeki sorular ve karşılıklarından oluşur.
"Allah (c.c) yoktur": sınırlı kapasitelerimizle Allah (c.c) olarak görebileceğimiz ya da tecrübe edebileceğimiz veya tasavvur edebileceğimiz hiçbir şey yoktur. "Allah (c.c) vardır": Allah (c.c) vardır ve her yerde ve her şeyde hazır ve nazırdır.
La ilahe illallah’ın derin anlamları; tasavvufun en ince hakikatlerini oluşturur. La ilahe illallah ibaresi ayrıca vahidiyet şifresi olarak da bilinir. Allah (c.c) dışında kutsal hiçbir şey olmadığını, bütün güç ve yaratıcılığın Allah (c.c)'a ait olduğunu teyit etmektedir.
Bir çok insan, sanki kendi kişilikleri Tanrı imiş gibi, kendi halet-i ruhiyelerini ve meyillerini izlemektedir. Her an başka bir yöne savrulmaktadırlar. Kur'an bu durumdan heva yani "kapris" olarak söz etmektedir. "Allah (c.c) 'tan doğru bir delil getirmeksizin sırf kendi hevası peşinden gidenden daha sapkın kim olabilir?" (28.50).
Batı toplumu bireysel özgürlüklere büyük değer atfeder. Ancak bir çoğu için bu özgürlük, kendi yanlış yönlendirilmiş meyillerini izlemekten ibarettir. Paradoksal olarak, aslında manevi disipline tabi olma, gerçek özgürlüğün başlangıcıdır. Çünkü nefsin zulmünden kurtuluşun başlangıcıdır.
Asırlardır tasavvufun temel pratiği La ilahe illallah’ın tekrarı ve tefekküründen oluşmuştur. Nefs-i emmarenin dertlerinin merkezinde dünyevi zevklere düşkünlük ve imanın yokluğu yer almaktadır. Bu durumun çarelerinden birisi Allah (c.c)'in varlığının kavranması, yaşamın bu dünyadan ve onun zevklerinden ibaret olmadığının idrakine varılmasıdır.
Allah (c.c); en yüce isim olarak bilinir ve diğer isimlerin ifade ettiği bütün ilahi sıfatları içerir. Allah (c.c) kelimesinin bir anlamı "ibadete layık olan"dır. Nefs-i levvamenin ana hastalığı olan ikiyüzlülüğün ilacı; Allah (c.c)'a ibadet etmek ve kendi egolarımızı beslemek ya da ceplerimizi doldurmak için çalışmak yerine Allah (c.c) rızası için kainata hizmet etmektir.
Hû; sıfatlarından âri olarak bizzat Allah (c.c)'i ifade eder. Allah (c.c)'a çok yakın bir tarzda hitap etme yoludur. Bazı Sufilere göre; "h", "Allah (c.c)" isminin son harfi olan "h"dir. Allah (c.c) ile bu çok yakın, sözsüz temas, kalpte bulunur. Nefs-i mülhime derecesinde küçük ve zayıftır ve daha sonraki her aşamada gittikçe buyur. Cenab-ı Hakk'la temas kurma nefs-i mülhimenin ilham kaynağıdır.
Hakk; hakikat anlamına gelir ve Allah (c.c) değişmeyen hakikattir. Bütün diğer hakikatler -zaman içinde değişir ve geçersiz hale gelir. Allah (c.c) dışındaki her şeyin değiştiği gibi- Nefs-i mutmainnenin huzuru dünyanın fani ve sürekli değişen eşyası yerine Allah (c.c) için çabalamaktan gelir. Nefs-i mutmainne derecesi, hakikati anlamaya başladığımız aşamadır.
Hayy; "diri ve devamlı hayat sahibi" anlamına gelir. Var olan her şey bu ilahi sıfatı paylaşır. Çünkü Allah (c.c) bütün eşyadaki yaşamın ve varoluşun kaynağıdır. Kainattaki herşeyin atomları bu isimle titreşir. İnsanların canlılık derecesi ilimlerine ve eylemlerine göre farklılık gösterir. Allah (c.c)'i herkeste
ve her şeyde Hayy olarak gören kimse nefs-i raziye makamına yükselmiş demektir.
Kayyum; "ezelden ebede kadar kaim, daim ve var olan" anlamına gelir. Allah (c.c)'in mevcudiyeti kendisinden başka hiçbir şeye bağlı değildir. Kainatta O'nun dışında her şey, yasamak için kendi dışında bir şeye ya da birisine muhtaçtır. Yalnızca Allah (c.c), ezeli ve ebedidir ve hiçbir şeye ihtiyacı yoktur. Kainat Allah (c.c)'tan gayrı hiçbir şey olarak değil, yalnızca Allah (c.c) olarak görülmeye başlandığında, birey nefs-i marziye makamına ulaşmış demektir.
Kahhar; "her şeye kadir" ya da "her an kahretmeye muktedir" anlamına gelir ve Allah (c.c) 'in her türlü engeli tamamen yok edebilen, direnilemezlik ve durdurulamazlık sıfatına işaret eder. Allah (c.c)'tan hiçbir şey kaçamaz ve milyonlarca evrenin tamamı O’nun önünde boyun eğer. Nefs-i safiye makamına ulaşabilmek için, ayrı bir "Ben"e dair bütün duyguların yok edilmesi gerekir. Bu nihai makama ancak Allah (c.c)'in sınırsız gücüyle ulaşılabilir.
Renkler
Nefsin her derecesine karşılık gelen renkler sıklıkla şeyhler tarafından dervişlerinin düzeyini değerlendirmek için rüya yorumlarında kullanılır. Örneğin, dervişler rüyalarında sarı giysi giydiklerini görürlerse, bu, onların nefs-i raziye merhalesinde cehd ettiklerine bir işaret olabilir. O zaman şeyh, Hayy virdini de, manevi görevlerindeki diğer değişikliklerle birlikte manevi pratiklerine dahil eder.
Nefs-i Emmare (Zalim Nefis)
Nefs-i emmare derecesi ayrıca "emreden nefs", "kibirli nefs" veya "kötülüğe teşvik eden nefs" olarak da adlandırılmaktadır. Emmare teriminin sözlük anlamı "doğası itibarıyla ya da tekrar tekrar emreden" anlamındadır; bu nedenle bu aşama "rahat vermeyen nefs" aşaması olarak da adlandırılabilir. Zalim nefs bize egemen olmaya, düşüncelerimizi ve eylemlerimizi kontrol etmeye çalışır. Ve maalesef genellikle de galip gelir. Genel olarak nefsten söz ederken bir çok Sufi yazar yalnızca nefsin en alt düzeyini kasteder. Kur'an bunu şöyle tanımlamaktadır: "... Çünkü nefs-i emmare, gerçekten ancak kötülüğü emreder. Ancak Rabbimin esirgediği müstesna!" (12 : 53)
Kur'an'da emare (emretmek) fiili sıklıkla kullanılır. Bu genellikle Allah (c.c)'in emirlerini ifade eder. Örneğin "Allah (c.c) müminlerin yardımlaşırken cömert olmasını emreder". Fiilin vurgulu hali olan emmare yalnızca bir kez, o da yukarıdaki Kur'an ayetinde kullanılmıştır. Allah (c.c) bize iyiyi yapmayı emrederken, içimizde bir şeyler bizi aksini yapmaya itmektedir. Zalim nefsin etkisi altında, alt benliğin emirleri Allah (c.c) 'in emirlerinden daha etkili olur.
Nefs-i emmarenin egemenliği altında olanlar, dinin bütün zahiri biçimleriyle meşgul olabilirler; ancak bu başkalarını etkilemek için sergilenen tamamen içi boş bir gösteriden ibarettir. Bir şeyhin ifadesiyle; "Nefs ancak aldatmakla huzur bulur; Allah (c.c)'tan başka şeylerle sakinleşir, nefsler asla Allah (c.c)'in yoluna tabi olmayacaktır."3
Birinci aşamada zekamız tarafından yönetiliriz. Bu kendimizden başka hiçbir şeye inanmayan zekadır. Ne pahasına olursa olsun mal ve güç kazanmaya ve egonun tatminine adanmıştır. Allah (c.c) sevgisi, vicdani bir uyarıcı ve hatta günah duygusu bile yoktur. Çünkü hiçbir vicdani ahlak bulunmamaktadır. Bunu pişmanlık duymadan aldatan, çalan ve hatta adam öldüren psikopatlarda açıkça görebiliriz.
Nefs-i Emmarenin Taleplerine Bağımlılık
Bu aşamada bulunan bir çok kişi zevkin esiridir. Örneğin cinsel mutluluk için neredeyse her şeyi yapabilirler; sağlığı ya da güvenliği düşünmeden mümkün olan herkesle cinsel temas kurabilirler. Sıklıkla onlara kötü muamele edenleri seçerler. Bu düzeyde, kontrol edilemez bir bağımlılığın egemen olduğu inkara bağımlılık kazanırız. Bir sorunumuz olduğunu kabul etmeyi dahi reddederiz. Gerçekten nefs-i emmaremiz tarafından kontrol edildiğimizi ve yaşamlarımızın aslında kendi kontrolumuz altında olmadığını kabul edene kadar hiçbir değişim ümidi yoktur.
Belki de bu düzeyin en kötü özelliklerinden birisi, uyuşturucular ve alkolden daha tehlikeli olan ve sıklıkla psişede daha derin biçimde kok salan; övülme ve dalkavukluğa bağımlılıktır.
Nefs herkesin dikkatini çekmemizi ve herkesin bizim hakkımızda iyi düşünmesini ister. Hiçbir zaman daha fazlasını istemekten vazgeçmez; hiçbir şey onun için yeterince iyi değildir. Eğer başkaları bizden hoşlanıyorsa, bizi sevmelerini isteriz. Eğer seviyorlarsa, kayıtsız şartsız itaat isteriz. Eğer bize itaat ediyorlarsa, tapınmalarını isteriz. Bu parçamız, kendisini öne çıkarmak için diğer yönlerimizi
yok eder. Sufi mürşidleri nefsin bu en alt düzeyini şu şekilde tanımlamaktadır:
Nefsin gizli kötülükleri ve hastalıklarından birisi takdir edilme aşkıdır. Kim ondan bir damla içerse, göz açıp kapayıncaya dek, yedi kat gökten yedi kat yerin merkezine doğru düşecektir. Bu hastalığın semptomu; nefsin övgüden yoksun kaldığında, tembelliğe ve lakaytlığa düşmesidir.4
Bu tür bir bağımlılık psikoloji literatüründe pek tanınmaz. Çünkü psikoloji teorisyenleri dahil, bir çoğumuz bu hastalıktan mustaribiz. Bu bağımlılığın tam içindeyiz; bu nedenle ne başkalarındaki ne de kendimizdeki bu hastalığı göremeyiz. Tıpkı sudan başka hiçbir şey bilmedikleri için, suyun ne olduğundan da habersiz
olan balıklar gibiyiz.
Hemen hemen hepimizde nefs-i emmarenin en azından bir kıvılcımı bulunur. Onu görebilmek için çok dikkatli bakmamız gerekir; çünkü zalim nefs bilinçtensaklanmada ustadır. Eski bir şeyhin dikkat çektiği gibi, eğer birisi "Sen ne kadar iyi adamsın!" dediği zaman bu sizi "Sen ne kadar kötü adamsın!" sözünden daha fazla mutlu ediyorsa, o zaman bilin ki siz hala kötü bir kişisiniz.
Her birimizin içinde bazen bizi yanlış işlere sevk eden zalim güçler ya da dürtüler vardır. Örneğin başkalarına bağırıp çağırırız; sevdiklerimizi incitiriz ve sahipolduğumuz en kötü düşmanlarmış gibi hareket ederiz. Sonra, neredeyse bunları yaptıktan hemen sonra, yaptıklarımıza gerekçe bulmaya çalışır ve yaşamlarımızın kontrolünün bizde olduğunu ileri süreriz. "Nefs tıpkı ateş gibidir. Bir yerde tam sönerken, daima başka bir yerde yeniden alevlenir. Nefs bir alanda sakinleştirilirse, başka bir bölgede yeniden alevlenir."5
Zalim nefs genellikle bilinç dışında işler. Bizim sesimizle konuşuyormuş ve en içten gelen arzularımızı ifade ediyormuş gibi görünür. Bu nedenle ona nadiren direniriz; yalın güce nadiren başvuran usta bir hükümdar gibidir. Eğer hükümdarın otoritesi zaten kabul edilmişse, isyan ihtimali çok azdır. Zalim nefs, biz farkında olmadan bize hakim olur ve bu durum gerçekleştiğinde, onun etkisine karşı mücadele etmeyi bile denemeyiz. Ona isyan düşüncesi asla aklımıza gelmez. Çok sayıda insanın yaşamlarının büyük bir kısmını zalim nefsin egemenliği altında geçirmesinin nedeni budur.
(Bilenler derler ki, ihlas ile aşkıyla hareket edersek, Allah (c.c) ihtiyaç duyduğumuzda bize yardım edecektir).
O anda bir anırma sesi duydu ve çalılıkların arasından bir eşek çıktı. Allah (c.c)'a bu yardımından dolayı şükretti ve tam eşeğe binmek üzereyken bir Arap atına binmiş bir haydut çıkageldi. Haydut iriyarı, zalim bakışlı, kalın bıyıklı, kaşlı bir adamdı ve belinde bir piştol ile bir pala taşıyordu.
Haydut gürledi; "Aha! Bir derviş. Dervişlerden nefret ederim! Daima dürüstlükten, tevazudan ve başkalarına yardım etmekten söz edersiniz. Siz kim oluyorsunuz ki benim yaşama tarzımı eleştirmeye cüret ediyorsunuz? Ve işte bak! Kocaman bir adamsın küçücük bir eşeğe binmişsin. Aslında eşek senin sırtında olmalı. Evet, buldum! Yüklen eşeği sırtına."
Derviş dehşet içinde hayduda baktı; "eşeği sırtıma mı alayım?"
Haydut elini palasına attı. "Sana eşeği kaldır ve sırtına al dedim!"
Derviş çaresiz uydu bu emre. Sonra haydut gürledi: "Şimdi, eşeği tepeye kadar taşı."
"Tepenin başına kadar mı?"
Haydut tekrar palasına uzandı; "eşeği tepenin başına kadar taşı" diye emrini tekrarladı.
Derviş sırtında eşekle tepeye tırmanmaya başladı. Her geriye bakışında, haydutun eli palasında beklediğini gördü. Sonunda, harap-bitap düşen derviş tepenin zirvesine ulaştı. Eşeği yere indirdi ve ellerini tekrar semaya kaldırdı: "Ya Rab! Biliyorum Sen her şeyi görüyorsun ve her şeyi biliyorsun!"
Tıpkı zavallı derviş gibi, büyük bir kısmımız sırtımızda eşeklerimizi taşıyoruz.
Onları kendimiz için çalıştırmak yerine, nefsimiz için, benliğimiz için çalışıyoruz.
Allah (c.c) nefsin bize bir vasıta olmasını diledi ve elbette ki bunu tersinden anlayan biziz; Allah (c.c) değil.
Nefs Nedir?
Sufi psikolojisindeki en yaygın terimlerden birisi nefs, yani benliktir. Bu terim bazen "ego" ya da "ruh" olarak da tercüme edilir. Nefsin diğer anlamları arasında "öz" ve "nefes" de yeralır. Ancak Arapça’da nefs en çok "benlik" olarak kullanılır. Örneğin günlük sözcüklerde kendim ya da kendiniz yerine kullanılır. Sufi yazarların büyük bir kısmı nefsi; kötü huylar ve eğilimleri ifade etmek için kullanırlar. En alt düzeyinde iken nefs bizi dalalete götüren güçtür. Hepimiz yapmamız gerektiğini bildiğimiz şeyleri yapmak için mücadele ederiz. Ancak yanlış ya da zararlı olduğunu bildiğimiz şeylerden kaçınmak için daha fazla mücadele ederiz.
Neden mücadele ederiz? Eğer tek bir akıldan ibaret olsaydık, mücadele olmayacaktı. Ancak akıllarımız ayrıdır. Neyin doğru olduğundan emin olduğumuz anlarda bile, bir parçamız bizi aksini yapmaya zorlar. Bu parça alt benlik, özellikle nefsin en alt düzeyi olan nefs-i emmaredir.
Nefs, ruh ve bedenin karşılıklı etkileşiminin yarattığı bir süreç olarak çok statik bir psikolojik yapı değildir. Ne ruh ne de bedende özünde yanlış bir şey yoktur. Ancak ikisinin birleşimini sağlayan süreç sapabilir. Ruh bedene girdiğinde, soyut kökeninden kopar ve nefs şekillenmeye baslar. Böylece ruh maddi varlıkta hapsolur ve onun özelliklerini almaya başlar.
Nefsin kökü hem beden hem de ruhta olduğu için, hem maddi hem de manevi eğilimlere sahiptir. Başlangıçta maddiyat hakimdir; nefs dünyevi zevklere ve ödüllere düşkündür. Maddi olan şeyi doğal olarak maddi dünya cezbeder. Nefs dönüştükçe, daha çok Allah (c.c)'a yaklaşır ve dünyaya bağlılığı azalır.
Bir çok Sufi yazar Kur'an'daki referanslara dayalı olarak nefsin gelişiminin yedi farklı düzeyinden söz ederler. Bu bolum esas olarak Halveti-Cerrahi tarikatinin rahmetli şeyhim Safer Dal'ın açıklamalarına dayandırılmış, çeşitli kaynaklardan materyallerle ve kendi yorumlarımla desteklenmiştir.
İlahi İsimler (Esma-ül Hüsna)
Benliğin her bir aşaması ilahi isim veya sıfatlardan birisiyle ilişkilidir. Allah’ın güzel isimleri arasında meşhur olan doksandokuz isim vardır. Bu isimlerin tekrarı ve anlamlan üzerinde tefekkür edilmesi, her bir istasyonda nefsin hastalıklarının tedavisi için etkili bir ilaç olabilir. Halveti-Cerrahi tarikinde, bireysel zikir aşağıda sayılan isimleri içerir. Haftalık grup uygulamalarına ilave olarak, dervişlere her gün çeşitli isimleri zikretme görevi verilir.
Nefsin Dereceleri İlahi İsim Renk
1- Nefs-i emmare2 La ilahe illallah Açık mavi
2- Nefs-i levvame Allah (c.c) Kırmızı
5- Nefs-i mülhime Hu Yeşil
4- Nefs-i mutmaine Hakk Beyaz
5- Nefs-i raziye Hayy Sarı
6- Nefs-i marziye Kayyum Siyah/lacivert
7- Nefs-i safiye Kahhar Renksiz/siyah
Birinci aşama ile ilişkili ilahi isim, Allah (c.c)'tan başka ilah yoktur anlamına gelen La ilahe illallah'tır. Bu ifadenin birinci yarısı olumsuz şart oluştururken, ikinci kısmı teyittir; "Allah (c.c) yoktur, Allah (c.c) vardır". Bir bakıma bu ifade, Zen Budizm'in sadece mantıkla anlaşılamayan koanları* gibi, tek başına mantıkla tam olarak anlaşılamaz.
* Zen Budizmini öğretme yöntemi. Bu yöntem paradoks seklindeki sorular ve karşılıklarından oluşur.
"Allah (c.c) yoktur": sınırlı kapasitelerimizle Allah (c.c) olarak görebileceğimiz ya da tecrübe edebileceğimiz veya tasavvur edebileceğimiz hiçbir şey yoktur. "Allah (c.c) vardır": Allah (c.c) vardır ve her yerde ve her şeyde hazır ve nazırdır.
La ilahe illallah’ın derin anlamları; tasavvufun en ince hakikatlerini oluşturur. La ilahe illallah ibaresi ayrıca vahidiyet şifresi olarak da bilinir. Allah (c.c) dışında kutsal hiçbir şey olmadığını, bütün güç ve yaratıcılığın Allah (c.c)'a ait olduğunu teyit etmektedir.
Bir çok insan, sanki kendi kişilikleri Tanrı imiş gibi, kendi halet-i ruhiyelerini ve meyillerini izlemektedir. Her an başka bir yöne savrulmaktadırlar. Kur'an bu durumdan heva yani "kapris" olarak söz etmektedir. "Allah (c.c) 'tan doğru bir delil getirmeksizin sırf kendi hevası peşinden gidenden daha sapkın kim olabilir?" (28.50).
Batı toplumu bireysel özgürlüklere büyük değer atfeder. Ancak bir çoğu için bu özgürlük, kendi yanlış yönlendirilmiş meyillerini izlemekten ibarettir. Paradoksal olarak, aslında manevi disipline tabi olma, gerçek özgürlüğün başlangıcıdır. Çünkü nefsin zulmünden kurtuluşun başlangıcıdır.
Asırlardır tasavvufun temel pratiği La ilahe illallah’ın tekrarı ve tefekküründen oluşmuştur. Nefs-i emmarenin dertlerinin merkezinde dünyevi zevklere düşkünlük ve imanın yokluğu yer almaktadır. Bu durumun çarelerinden birisi Allah (c.c)'in varlığının kavranması, yaşamın bu dünyadan ve onun zevklerinden ibaret olmadığının idrakine varılmasıdır.
Allah (c.c); en yüce isim olarak bilinir ve diğer isimlerin ifade ettiği bütün ilahi sıfatları içerir. Allah (c.c) kelimesinin bir anlamı "ibadete layık olan"dır. Nefs-i levvamenin ana hastalığı olan ikiyüzlülüğün ilacı; Allah (c.c)'a ibadet etmek ve kendi egolarımızı beslemek ya da ceplerimizi doldurmak için çalışmak yerine Allah (c.c) rızası için kainata hizmet etmektir.
Hû; sıfatlarından âri olarak bizzat Allah (c.c)'i ifade eder. Allah (c.c)'a çok yakın bir tarzda hitap etme yoludur. Bazı Sufilere göre; "h", "Allah (c.c)" isminin son harfi olan "h"dir. Allah (c.c) ile bu çok yakın, sözsüz temas, kalpte bulunur. Nefs-i mülhime derecesinde küçük ve zayıftır ve daha sonraki her aşamada gittikçe buyur. Cenab-ı Hakk'la temas kurma nefs-i mülhimenin ilham kaynağıdır.
Hakk; hakikat anlamına gelir ve Allah (c.c) değişmeyen hakikattir. Bütün diğer hakikatler -zaman içinde değişir ve geçersiz hale gelir. Allah (c.c) dışındaki her şeyin değiştiği gibi- Nefs-i mutmainnenin huzuru dünyanın fani ve sürekli değişen eşyası yerine Allah (c.c) için çabalamaktan gelir. Nefs-i mutmainne derecesi, hakikati anlamaya başladığımız aşamadır.
Hayy; "diri ve devamlı hayat sahibi" anlamına gelir. Var olan her şey bu ilahi sıfatı paylaşır. Çünkü Allah (c.c) bütün eşyadaki yaşamın ve varoluşun kaynağıdır. Kainattaki herşeyin atomları bu isimle titreşir. İnsanların canlılık derecesi ilimlerine ve eylemlerine göre farklılık gösterir. Allah (c.c)'i herkeste
ve her şeyde Hayy olarak gören kimse nefs-i raziye makamına yükselmiş demektir.
Kayyum; "ezelden ebede kadar kaim, daim ve var olan" anlamına gelir. Allah (c.c)'in mevcudiyeti kendisinden başka hiçbir şeye bağlı değildir. Kainatta O'nun dışında her şey, yasamak için kendi dışında bir şeye ya da birisine muhtaçtır. Yalnızca Allah (c.c), ezeli ve ebedidir ve hiçbir şeye ihtiyacı yoktur. Kainat Allah (c.c)'tan gayrı hiçbir şey olarak değil, yalnızca Allah (c.c) olarak görülmeye başlandığında, birey nefs-i marziye makamına ulaşmış demektir.
Kahhar; "her şeye kadir" ya da "her an kahretmeye muktedir" anlamına gelir ve Allah (c.c) 'in her türlü engeli tamamen yok edebilen, direnilemezlik ve durdurulamazlık sıfatına işaret eder. Allah (c.c)'tan hiçbir şey kaçamaz ve milyonlarca evrenin tamamı O’nun önünde boyun eğer. Nefs-i safiye makamına ulaşabilmek için, ayrı bir "Ben"e dair bütün duyguların yok edilmesi gerekir. Bu nihai makama ancak Allah (c.c)'in sınırsız gücüyle ulaşılabilir.
Renkler
Nefsin her derecesine karşılık gelen renkler sıklıkla şeyhler tarafından dervişlerinin düzeyini değerlendirmek için rüya yorumlarında kullanılır. Örneğin, dervişler rüyalarında sarı giysi giydiklerini görürlerse, bu, onların nefs-i raziye merhalesinde cehd ettiklerine bir işaret olabilir. O zaman şeyh, Hayy virdini de, manevi görevlerindeki diğer değişikliklerle birlikte manevi pratiklerine dahil eder.
Nefs-i Emmare (Zalim Nefis)
Nefs-i emmare derecesi ayrıca "emreden nefs", "kibirli nefs" veya "kötülüğe teşvik eden nefs" olarak da adlandırılmaktadır. Emmare teriminin sözlük anlamı "doğası itibarıyla ya da tekrar tekrar emreden" anlamındadır; bu nedenle bu aşama "rahat vermeyen nefs" aşaması olarak da adlandırılabilir. Zalim nefs bize egemen olmaya, düşüncelerimizi ve eylemlerimizi kontrol etmeye çalışır. Ve maalesef genellikle de galip gelir. Genel olarak nefsten söz ederken bir çok Sufi yazar yalnızca nefsin en alt düzeyini kasteder. Kur'an bunu şöyle tanımlamaktadır: "... Çünkü nefs-i emmare, gerçekten ancak kötülüğü emreder. Ancak Rabbimin esirgediği müstesna!" (12 : 53)
Kur'an'da emare (emretmek) fiili sıklıkla kullanılır. Bu genellikle Allah (c.c)'in emirlerini ifade eder. Örneğin "Allah (c.c) müminlerin yardımlaşırken cömert olmasını emreder". Fiilin vurgulu hali olan emmare yalnızca bir kez, o da yukarıdaki Kur'an ayetinde kullanılmıştır. Allah (c.c) bize iyiyi yapmayı emrederken, içimizde bir şeyler bizi aksini yapmaya itmektedir. Zalim nefsin etkisi altında, alt benliğin emirleri Allah (c.c) 'in emirlerinden daha etkili olur.
Nefs-i emmarenin egemenliği altında olanlar, dinin bütün zahiri biçimleriyle meşgul olabilirler; ancak bu başkalarını etkilemek için sergilenen tamamen içi boş bir gösteriden ibarettir. Bir şeyhin ifadesiyle; "Nefs ancak aldatmakla huzur bulur; Allah (c.c)'tan başka şeylerle sakinleşir, nefsler asla Allah (c.c)'in yoluna tabi olmayacaktır."3
Birinci aşamada zekamız tarafından yönetiliriz. Bu kendimizden başka hiçbir şeye inanmayan zekadır. Ne pahasına olursa olsun mal ve güç kazanmaya ve egonun tatminine adanmıştır. Allah (c.c) sevgisi, vicdani bir uyarıcı ve hatta günah duygusu bile yoktur. Çünkü hiçbir vicdani ahlak bulunmamaktadır. Bunu pişmanlık duymadan aldatan, çalan ve hatta adam öldüren psikopatlarda açıkça görebiliriz.
Nefs-i Emmarenin Taleplerine Bağımlılık
Bu aşamada bulunan bir çok kişi zevkin esiridir. Örneğin cinsel mutluluk için neredeyse her şeyi yapabilirler; sağlığı ya da güvenliği düşünmeden mümkün olan herkesle cinsel temas kurabilirler. Sıklıkla onlara kötü muamele edenleri seçerler. Bu düzeyde, kontrol edilemez bir bağımlılığın egemen olduğu inkara bağımlılık kazanırız. Bir sorunumuz olduğunu kabul etmeyi dahi reddederiz. Gerçekten nefs-i emmaremiz tarafından kontrol edildiğimizi ve yaşamlarımızın aslında kendi kontrolumuz altında olmadığını kabul edene kadar hiçbir değişim ümidi yoktur.
Belki de bu düzeyin en kötü özelliklerinden birisi, uyuşturucular ve alkolden daha tehlikeli olan ve sıklıkla psişede daha derin biçimde kok salan; övülme ve dalkavukluğa bağımlılıktır.
Nefs herkesin dikkatini çekmemizi ve herkesin bizim hakkımızda iyi düşünmesini ister. Hiçbir zaman daha fazlasını istemekten vazgeçmez; hiçbir şey onun için yeterince iyi değildir. Eğer başkaları bizden hoşlanıyorsa, bizi sevmelerini isteriz. Eğer seviyorlarsa, kayıtsız şartsız itaat isteriz. Eğer bize itaat ediyorlarsa, tapınmalarını isteriz. Bu parçamız, kendisini öne çıkarmak için diğer yönlerimizi
yok eder. Sufi mürşidleri nefsin bu en alt düzeyini şu şekilde tanımlamaktadır:
Nefsin gizli kötülükleri ve hastalıklarından birisi takdir edilme aşkıdır. Kim ondan bir damla içerse, göz açıp kapayıncaya dek, yedi kat gökten yedi kat yerin merkezine doğru düşecektir. Bu hastalığın semptomu; nefsin övgüden yoksun kaldığında, tembelliğe ve lakaytlığa düşmesidir.4
Bu tür bir bağımlılık psikoloji literatüründe pek tanınmaz. Çünkü psikoloji teorisyenleri dahil, bir çoğumuz bu hastalıktan mustaribiz. Bu bağımlılığın tam içindeyiz; bu nedenle ne başkalarındaki ne de kendimizdeki bu hastalığı göremeyiz. Tıpkı sudan başka hiçbir şey bilmedikleri için, suyun ne olduğundan da habersiz
olan balıklar gibiyiz.
Hemen hemen hepimizde nefs-i emmarenin en azından bir kıvılcımı bulunur. Onu görebilmek için çok dikkatli bakmamız gerekir; çünkü zalim nefs bilinçtensaklanmada ustadır. Eski bir şeyhin dikkat çektiği gibi, eğer birisi "Sen ne kadar iyi adamsın!" dediği zaman bu sizi "Sen ne kadar kötü adamsın!" sözünden daha fazla mutlu ediyorsa, o zaman bilin ki siz hala kötü bir kişisiniz.
Her birimizin içinde bazen bizi yanlış işlere sevk eden zalim güçler ya da dürtüler vardır. Örneğin başkalarına bağırıp çağırırız; sevdiklerimizi incitiriz ve sahipolduğumuz en kötü düşmanlarmış gibi hareket ederiz. Sonra, neredeyse bunları yaptıktan hemen sonra, yaptıklarımıza gerekçe bulmaya çalışır ve yaşamlarımızın kontrolünün bizde olduğunu ileri süreriz. "Nefs tıpkı ateş gibidir. Bir yerde tam sönerken, daima başka bir yerde yeniden alevlenir. Nefs bir alanda sakinleştirilirse, başka bir bölgede yeniden alevlenir."5
Zalim nefs genellikle bilinç dışında işler. Bizim sesimizle konuşuyormuş ve en içten gelen arzularımızı ifade ediyormuş gibi görünür. Bu nedenle ona nadiren direniriz; yalın güce nadiren başvuran usta bir hükümdar gibidir. Eğer hükümdarın otoritesi zaten kabul edilmişse, isyan ihtimali çok azdır. Zalim nefs, biz farkında olmadan bize hakim olur ve bu durum gerçekleştiğinde, onun etkisine karşı mücadele etmeyi bile denemeyiz. Ona isyan düşüncesi asla aklımıza gelmez. Çok sayıda insanın yaşamlarının büyük bir kısmını zalim nefsin egemenliği altında geçirmesinin nedeni budur.