Yeniden Doğuş

  • 》》 Biraz mavi , biraz telaş , biraz bahar , biraz sessizlik ,biraz deniz kokusu, biraz huzur , bir parça turuncu ♧ Hoşgeldin Yaz ♧

KIRIKMIZRAP

YD Üyesi
 
Üyelik Tarihi
3 Eyl 2005
Mesajlar
910
Aldığı Beğeniler
1
Takım
Galatasaray
Sedirin üzerinde bir o tarafa, bir bu tarafa dönüyor, elini bazen başının altına koyuyor, bazen aşa ı sarkıtıyordu. İç âlemi karmakarışıktı. Hâlâ o tartışmanın tesiri altındaydı.

Tekinleri niçin susturamadım? diye kızdı kendi kendine. Sorularını a ızlarına öyle bir tıkamalıydım ki! Gerçi beni dinlemeye de pek niyetli de ildiler ya!.. İkisi iki yandan durmadan konuştular. Kantin kalabalık, her kafadan bir ses çıkıyor! Konuşamadık ki, âdeta ba rıştık! Olsun, yine de bir şeyler söyleyebilirdim!

Daha fazla yatamadı. Âni bir hamleyle sedirden fırladı. Huzursuzlu u iyiden iyiye artmıştı. Pencereye do ru ilerledi. Dışarısını seyre koyuldu. Aklı hep o tartışmadaydı. Ne yapsa, unutamıyordu bir türlü.

Yine söylenmeye başladı:

Ne olacak, kitap okudu um yok ki! Elin o lu gelir, bir soru sorar, çık işin içinden

Odada birkaç tur attıktan sonra, somyanın köşesine ilişti. Sa yumru unu sol eli içine aldı. Olanca gücüyle sıktı, sıktı, sıktı... Sonra alnını titrek ellerine dayayıp uzun uzun düşündü. Günün yorgunlu u ve tartışmanın tesiriyle kafası hala zonkluyordu. Mutlaka bir çıkış yolu bulmalıydı.

Birden bir ümit ışı ı belirdi içinde:

 Tamam! dedi, Arif Beye telefon açaca ım! Bayramda a abeyimi ziyarete gelmişti. Geç saatlere kadar sohbet etmişlerdi. Çok bilgili bir insan. Hem, karşısındakini dinlemeyi de biliyor. Tamam, tamam! Ona telefon açmalıyım!

A abeyinin odasına geçti. Özel rehberden Arif Beyin telefonunu buldu:

 Alo! Arif Beyle mi görüşüyorum?

 Evet efendim, buyurun.

 Arif a abey! Ben Çetin. Hüseyin Beyin küçük kardeşi. Hani bayramda tanışmıştık.

 Tamam Çetin, hatırladım. Hayırdır inşallah!

 Fakültede bazı arkadaşlarla bir tartışmamız oldu da... Size bazı sorularım olacak. Bilmem telefonda mı arz etsem?

Arif Bey:

 Konu ne? diye sordu.

 Kader, diye cevap verdi Çetin.

Arif Bey candan bir sesle:

 Çetinci im, dedi, Sorularını bilmiyorum ama, sanırım bu konuyu telefonda halledemeyiz. İstersen adresi vereyim bize gel.

 Hayır, hayır... Evde rahatsız etmek istemem. E er çarşıya çıkarsanız, bir pastanede buluşabiliriz.

Arif Bey:

 Pastaneye pek gitmem. Ama senin için gelirim. Zaten çarşıya inecektim. Yeme imi yiyip çıkabilirim.

 Nasıl buluşalım?

 Sen söyle, Çetin.

 Dokuzda Lâle Pastanesi'ne gelebilir misiniz?

 İnşallah.

 Çok teşekkür ederim a abey.
 

KIRIKMIZRAP

YD Üyesi
 
Üyelik Tarihi
3 Eyl 2005
Mesajlar
910
Aldığı Beğeniler
1
Takım
Galatasaray
KADERDE BİR RANDEVU



Çetin pastaneye vardı ında, dokuza on vardı. Beş dakika geçmemişti ki Arif Bey kapıda belirdi. Koltu unda incecik bir de çanta vardı.

Çetin aya a kalkıp Arif Beyi karşıladı. El sıkışıp oturdular.

 Nasılsın Çetin?

 Teşekkür ederim. Siz nasılsınız?

 Hamd olsun.

Arif Bey bir süre sustuktan sonra:

 Yanlış hatırlamıyorsam, dedi, Fen Fakültesi'nde okuyordun.

Çetin:

 Evet, dedi , do ru hatırladınız.

 Derslerin nasıl gidiyor? Geçen yıldan bir takıntın var mı?

 Hayır, takıntım yok. Dersler de fena de il. Lâkin rahat bıraksalar!.. Her gün bir tartışma, bir ba rışma, bir kavga... Sakin bir kafayla eve geldi im pek nâdir...

Arif Bey:

 Tartışmalarınız hep kader üzerine mi? diye sordu.

 Hayır, dedi Çetin. Kader, bugünkü tartışma konumuzdu. Her gün bir başka mesele atılıyor ortaya. Bilen de konuşuyor, bilmeyen de... Tabiî, bilmeyen daha çok konuşuyor. Böyle giderse, herhalde, kantine gitmeye paydos diyece im.

Arif Bey gülümsedi:

 Beni de meraklandırdın. Ne sordular kader hakkında?

 Esas olarak iki soru. Ama bunlar üzerinde konuşulurken girilmedik saha kalmadı. Daldan dala atladılar. Ben henüz bir cümleyi tamamlamadan, ikisi iki yandan sorular ya dırıyor, konuyu da ıtıyorlardı. Onun için ciddi hiçbir şey konuşmadık desem yalan olmaz.

Arif Bey başını salladı:

 Niyetleri başka olabilir mi?

 Belki de...

Kısa bir sessizlik oldu.

Çetin:

 Birisi önce şunu sordu?

Madem Cenâb-ı Hak benim ne yapaca ımı biliyor, öyleyse benim kabahatim ne?

Daha bu konu bir çözüme kavuşmadan di eri yeni bir soru attı ortaya:

Rusya'nın kuytu bir maden oca ında çalışan bir işçi İslâm'ı nasıl bilebilir!?.. Bu adam iman ve İslâm konusunda nasıl sorumlu tutulabilir!?..

Her iki konuyu da bir sonuca ba layamadan ayrıldık. Ama, şimdi kararımı verdim:

Onlarla tek tek konuşaca ım. Konuyu saptırmalarına izin vermeyece im!..

Biraz durakladıktan sonra, üzüntülü bir şekilde:
 

KIRIKMIZRAP

YD Üyesi
 
Üyelik Tarihi
3 Eyl 2005
Mesajlar
910
Aldığı Beğeniler
1
Takım
Galatasaray
 Fakat, dedi, itiraf edeyim: Ben de kader konusunda fazla bir şey bilmiyorum!..

Arif Bey:

 Çok açık yüreklisin Çetin, dedi. Bir konuda cehlini bilen ilmin kapısını çalmaya hazır demektir. Çok güzel... Seni tebrik ederim.

Bir süre sustu:

 Sen şu arkadaşlarını bir yana bırak da, bu soruları ilmî bir atmosferde karşılıklı konuşalım.

 ...

 Günümüzde ço u insan kaderi de yanlış anlıyor, adaleti de. Kader dendi mi klişeleşmiş birkaç soru, adalet denilince de eşitlik anlaşılıyor. Bu çok dar bir düşünce ve kısır bir de erlendirme. Halbuki, her iki konu da birer umman... Ben dilimin döndü ü kadar bir şeyler söyleyeyim. Gerekirse yine buluşur, konuları kaynaklarından okur yahut bir bilenden sorar, ö reniriz.

 ...

 Önce bir şeyler içelim.

 Siz bilirsiniz... Ben bir sütlü kahve alayım.

Arif Bey garsonu ça ırdı:

 Bize iki sütlü kahve.

Devam etti konuşmasına:

 Bak Çetin! Bu tip soruları soranlar üç gruba ayrılır:

Bir kısmının maksadı do rudan do ruya zihinleri karıştırmaktır. Bu adamlarla ilk konuşulacak konu, şu âlemin yaratıcısına iman meselesi olacaktır. İlahî takdir, ancak Allah'a inananlarla konuşulur... Mimar Sinan'a inanmayan bir meczupla, Süleymaniyenin bahçesinde, Onun mimarlık sanatını tartışmanın ne anlamı var?!..

İkinci grup ise, kader konusundaki birtakım sorularına samimiyetle cevap ararlar. İşte kader konusu ancak bu insanlarla konuşulabilir.

Üçüncü gruba gelince, bunlar gerçekte dine karşı de ildirler. Ancak yaşayış tarzları İslâm'a hiç uymaz. Bir takım günahlara girerler. Sonra, bunların âhirette cezayı gerektirdi ini düşününce rahatsız olurlar. Cezaya isyan, onları kaderi tenkit etmeye götürür. İşledikleri günahlar kalplerini durmadan yaralar. O yaralı kalpleriyle kavga edecek birini ararlar... Onu alt etmekle rahat-layacaklarını sanırlar...

Sonra sordu Çetine:

 Bilmem, senin arkadaşların hangi gruba giriyor?

 Bu son gruba.

Arif Bey devam etti:

 Bu adamların sadece sorularına cevap vermekle meseleyi halletmiş olmazsın Çetin! Çünkü; onlar, sorularına cevap aramaktan çok, günahlarına özür arama peşindedirler. Onlara önce kader ve adaletin ne oldu unu iyice anlatmak gerek!...
 

KIRIKMIZRAP

YD Üyesi
 
Üyelik Tarihi
3 Eyl 2005
Mesajlar
910
Aldığı Beğeniler
1
Takım
Galatasaray
Kahvesinden bir yudum aldı:

 Biliyorsun, dedi. Kader, bir îman rüknü. Bir i ne ustasız, bir harf kâtipsiz olmaz hakikatini aklı başında her insan kabul eder. Ama gel gör ki, yine de şu haşmetli kâinatı ve içindeki harika varlıkları Hâlık'sız, Yaratıcısız zannedenler çıkabiliyor. İnsan bu çıkmaza girmeyegörsün, artık nefis, kadere iman hususunda ne engeller çıkarmaz ki?!.. Mesele, bir iman meselesidir. Önce, şu hikmetli eserlerin bir ezelî ilim sahibinin takdiri ile vücut bulduklarına iman edilecektir.

Çetin de kahvesini yudumlamaya başladı.

Arif Bey konuşmasını sürdürdü:

 Nitekim, kader şöyle tarif ediliyor:

Kader, Hak Teâlâ'nın, ezelden ebede kadar olmuş ve olacak her şeyin her şeyini ve her hâlini, zamanını ve mekânını, sıfatlarını ve özelliklerini bilip, ezelde o suretle takdir etmesidir.

İşte, kader konusunda ezberledikleri birkaç soruyu durmadan tekrarlayan adamlar, şu haşmetli kâinatın bir ezelî ilim ve takdirle, safha safha, tabaka tabaka var edildi ini düşünemiyorlar!... Kaderin bu haşmetli tecellilerini seyredemedikleri gibi, çekirdekleri, tohumları, yumurtaları, nutfeleri, genleri de bu açıdan de erlendiremiyorlar. Halbuki, bu küçük yaratıklar sanki cisimleşmiş birer plân, birer program... Allah'ın hârika takdirini ve ince hikmetini aklı başında olanlara ilan ediyor, ders veriyorlar.

Kâinatın altı devrede yaratılışından, insanın ana rahminde dokuz ayda teşekkülüne kadar her hadise kaderi gösteriyor!..

Güneş sisteminden atom sistemlerine kadar her hikmetli tanzim, kaderi ilan ediyor!..

Bu âlemin yüz küsur elementten meydana gelmiş olması, kaderden haber veriyor!..

Bitkilerin ve hayvanların cinslere, türlere ayrılmış olması, her türe ayrı özellikler, farklı kabiliyetler yerleştirilmesi, hep kader ile olmuş!..

Meleklerin, hayvanların ve cansızların sabit makamlı kılınması, insanların ve cinlerin ise imtihana tâbi tutulması, kader ile plânlanmış!...

Cennet ve cehennemin yaratılması, İlâhî ilim ile takdir ediliş!... O menzillere hangi yollardan gidilece i de yine kader ile tespit edilmiş!...

Hangi güzel amele ne kadar sevap, hangi günaha ne kadar azap verilece i de kader ile tayin edilmiş!...
 

KIRIKMIZRAP

YD Üyesi
 
Üyelik Tarihi
3 Eyl 2005
Mesajlar
910
Aldığı Beğeniler
1
Takım
Galatasaray
Ve insan, yaradılışı icabı, kadere inanmakla mükellef!..

Bu son cümle Çetinin dikkatini çekmişti:

 Niçin? diye sordu.

 Çünkü, ölçüden tartıdan anlıyor. Yapmaya karar verdi i bir evin odalarını bilerek takdir ediyor. Mutfa ını, banyosunu, hep yerli yerine koyduruyor. Yarını hakkında planlar kuruyor, hedefler tespit ediyor, kararlar veriyor.

Garson fincanları almaya gelmişti.

Arif Bey devam etti:

 İşte bu yaratılışı onu sorumlu kılıyor. Düşün bir kere: Şu görünen varlıklar içerisinde bizden başka hangi fert kendi yaratılış safhalarından haberdar?

Bu sözler garsonun da dikkatini çekmişti. Bir şeyler dinlemek için işi yavaş tutmaya başladı. Masayı iki defa sildi, bir de kuruladı. Çabuk ol biraz! ça rısıyla irkildi ve istemeyerek terk etti masayı.

 Bu varlıkların hangisi kendi varlı ını yakinen bilmekte?.. Ne oldu unu, niçin yaratıldı ını ve nereye gitti ini bilen hangisi?!.. Güneş mi, Ay mı, a açlar mı, yoksa şu akvaryumdaki balıklar mı?!..

Güneş, gezegenlerini sayamaz. Ay, neyin etrafında döndü ünü bilmez. A aç; kök nedir, yaprak nedir anlamaz. Bunun içindir ki, onların hiçbiri kadere inanmakla mükellef tutulmamışlar. Ama biz kadere inanmakla mükellefiz.

Çetin, dirseklerini masaya dayamış, Arif Beyi dikkatle dinliyordu.

Arif Bey arkaya yaslandı. Yan masaları şöyle bir süzdükten sonra:

 Hem, kadere iman, insan için, en büyük huzur kayna ıdır, dedi. Kadere inanan bir insan, dünya ve âhiret saadeti için gerekli her teşebbüsü yapar ve neticede Allah'ın rahmet ve keremine itimat eder, huzur bulur!..

Kaybetti ine gam yemez. Geçmişte kaçırdı ı fırsatlara 'ah' etmez. 'Şöyle olsaydı böyle olmazdı' yahut, 'böyle olmasaydı şöyle olurdu' gibi lâfların ruha sıkıntı vermekten öte bir fayda sa lamadı ını bilir. Mazinin yükünü sırtından atar. Allah'a güvenerek gelece e do ru yol almaya koyulur, huzur bulur!...

Allah'ın kendisine lûtfetti i nimetlerle, servetlerle, kabiliyetlerle övünmez, gururlanmaz. Her hayrı Ondan bilir, huzur bulur!...

Şimdi soruyorum sana:

 Kadere inanmayanlar insanlı a neyi takdim ediyorlar? Çalışmayıp, sebeplere teşebbüs etmeyip tembelce oturmayı mı?

Sorusunu yine kendisi cevaplandırdı:

 Hayır!.. Öyleyse neticeyi rıza ile karşılamayıp üzülmeyi, dövünmeyi mi?.. Bunda insanlı ı ıstıraba sürüklemenin ötesinde ne fayda umuyorlar?!.. Hassas ruhu ve tahammülsüz bedeni ile, şu âciz insanı nasıl bu a ır yükün altına sokuyorlar!?.. Yoksa huzursuz, asabi ve isyankâr ruhlardan kendi yıkıcı emelleri hesabına bir şeyler mi bekliyorlar?
 

KIRIKMIZRAP

YD Üyesi
 
Üyelik Tarihi
3 Eyl 2005
Mesajlar
910
Aldığı Beğeniler
1
Takım
Galatasaray
Derin bir nefes aldı:

 Son olarak bir konuya daha de inecek ve daha sonra senin sorunun cevabına geçece im, dedi. Kadere; hayır ve şerrin Allah'tan oldu una iman ediyoruz. Hayrın da şerrin de Allah'tan oldu u bazılarınca yanlış anlaşılıyor.

Çetin söze karıştı:

 Affedersiniz, dedi, bu noktayı biraz açıklar mısınız?

 Şunu demek istiyorum:

Konuşma, görme, işitme... Bunların hepsi birer fiil. Hayır olsun şer olsun, bütün bu fiilleri yaratan Allah'tır. İşlenen fiil, İslâm'a uygun ise hayır, aksi halde şer olarak isimlendirilir. Zaten Allah'ın birli ine iman eden bir insan, Onu bu kâinatın tek yaratıcısı, bu mevcudatın yegâne Mâliki olarak bilmiş olmuyor mu?

 ...

 Öyleyse, bu âlemde görülen her işi, her fiili , Allah'ın yarattı ına iman etmesi gerekmiyor mu?

Çetin:

 Bu inceli i iyi kavradım, dedi. Ve sevincini, bu gece sadece bunu ö renmiş olsam bile çok kârlıyım, şeklinde ifade etti.

Arif Bey konuyu biraz daha açmak istiyordu:

 İnsan bir işi yapmayı sadece arzu eder ve cüz'i iradesini o işi yapmaya sarf eder. Neticeyi yaratan ise Allah'tır. Hakikat böylece bilinmezse, ortaya şöyle bir tezat çıkar: Aynı fiil, hayır olunca Allah tarafından yaratılır, aksi halde... Evet, aksi halde... Cümlenin sonunu nasıl getirece iz?

Çetin:

 Öyle ya! dedi. Aksi halde iş Allah'a ortak koşmaya varır.

Arif Bey:

 Sanırım, dedi, mesele anlaşıldı. Gerekirse ileride yine konuşabiliriz. İstersen birinci sorunun cevabına geçelim:

 İyi olur.

 Nasıldı soru? Madem Cenâb-ı Hak benim ne yapaca ımı biliyor, öyleyse benim ne kabahatim var? Böyleydi, de il mi?

Çetin:

 Evet, diye tasdik etti.

 Önce şunu belirteyim: Bu sorunun sahibi hem samimi de il, hem de Türkçe bilmiyor... Bu iki hususu açıkladıktan sonra sorunun cevabına geçece im.

Bir süre sustu. Sonra:

 Soru sahibi niçin samimi de il? Önce onu açıklayayım:

Her insan vicdanen bilir ki kendisinde iki ayrı hareket, iki ayrı fiil söz konusu. Bir kısmı ihtiyari, yani kendi iste iyle, iradesiyle ortaya çıkıyor. Di er kısmı ise ısdırarî; yani tamamen onun arzusu, iradesi dışında cereyan ediyor.
 

KIRIKMIZRAP

YD Üyesi
 
Üyelik Tarihi
3 Eyl 2005
Mesajlar
910
Aldığı Beğeniler
1
Takım
Galatasaray
 Birer örnek verir misiniz?

 Hay hay, vereyim! Meselâ; konuşması, susması, oturması, kalkması birinci gruba; kalbinin çarpması, boyunun uzaması, saçının a arması da ikinci gruba giren fiillerden.

İşte Çetin! O birinci grup fiillerde istemek bizden, yaratmak ise Allah'tan. Yâni, biz cüz'i irademizle neyi tercih ediyorsak, neye karar veriyorsak Cenâb-ı Hak mutlak iradesiyle onu yaratıyor. İkinci tip fiillerde ise bizim irademizin söz hakkı yok. Dileyen de yaratan da Cenâb-ı Hak. Biz o ikinci grup işlerden, hareketlerden sorumlu de iliz. Yâni, âhirette boyumuzdan, rengimizden, ırkımızdan, cinsiyetimizden yahut dünyaya geldi imiz asırdan sorguya çekilmeyece iz.

İşte soru sahibi bu iki fiili bir sayma gafleti içinde... Ama, işin asıl önemli yanı, bu iddiasına kendisi de inanmıyor... İşledi i günahlarda kaderin onu zorladı ını iddia ederken samimi de il!...

Son cümle Çetinin dikkatini çekmişti:

 Bunu nereden bilece iz? diye sordu.

Arif Bey bu soruya tek kelime ile cevap verdi:

 Yaşayışından!

Çetini bir süre mânâlı bakışlarla süzdü:

 Bak Çetin! dedi. Sana bir misâl vereyim: Bir adam düşünelim. Kaderin kendisini zorladı ına, ba ladı ına ve iradesini elinden aldı ına gerçekten inanmış olsun. Bu adam, sabahleyin uyandı ında yata ında öylece kalır. Kalkamaz. Kaderini bekler. Bakayım, der kendi kendine, e er kaderimde kalkmak varsa yataktan kalkarım. Yoksa ben buna nasıl karar verebilirim?!.. Hangi mahkûm, içerisine tıkıldı ı hapishane arabasını diledi i yöne sürebiliyor?!..

Yataktan kalktı ını ve evinden ayrılmak üzere dışarı çıktı ını düşünelim. Hangi yöne gidece ini bilemez. Zihninde başka şeyler kurar; düşüncelere dalar. Derken farkına varmadan bir yöne do ru yürür. Rastladı ı ilk otobüse biner. Nereye gitti ini sormaz. Diyelim, İstanbul'un Fatih semtinde oturan bu adam, Sultanahmet'teki işyerine gidecekken, kendisini otobüs termina linde bulur. Henüz yola çıkmak üzere olan ilk otobüse atlayıp Bursa yolunu tutar.

Çetinin meraklı bakışları arasında sözünü şöyle noktaladı:

 İşte bu meseleyi ancak böyle bir adamla konuşabiliriz.

Ve Çetine sordu:

 Bugüne kadar böyle birisiyle karşılaştın mı?

Çetin gülümsedi:

 Mizah yönünüz de varmış.

 Hayır! dedi Arif Bey. Bu sadece iddianın gülünçlü ü... Gelelim asıl samimiyetsizlik örne ine: Buna samimiyetsizlik demek de az kalır... Bu, do rudan do ruya, İlâhî rahmete iftira.
 

KIRIKMIZRAP

YD Üyesi
 
Üyelik Tarihi
3 Eyl 2005
Mesajlar
910
Aldığı Beğeniler
1
Takım
Galatasaray
İçine çekti. Bir süre sustu. Sonra:

 Adam yaptı ı bütün müspet işlere sahip çıkıyor, Ben yaptım, ben kazandım diye gö sünü gere gere anlatıyor bunları... Ama, sıra işledi i günahlara, yaptı ı hatalara, etti i zulümlere gelince kadere yapışıyor: Kaderimde bu varmış, diye işin içinden çıkmaya çalışıyor.

Evine giren hırsızı mahkemeye verirken kaderi unutuyor. Bu adam, diyor, benim evime girdi, şuyumu çaldı, buyumu gasp etti. Hırsızın: Ben masumum. Benim kaderimde soymak, bu zatın kaderinde de soyulmak varmış, şeklindeki müdafaasına kızıyor, köpürüyor, çıldıracak hale geliyor!.. Ama sıra kendi işledi i günahlara gelince utanmadan ve sıkılmadan o hırsızın müdafaasına sarılabiliyor!.. Böyle birisiyle neyi tartışacaksınız?!..

Çetinin başı önündeydi. İki elini birbirine kenetlemiş, kollarını masaya yapıştırmıştı. Dalgınca seyrediyordu ellerini. Başını kaldırdı:

 Haklısınız, dedi. O arkadaşlarımın da bu konuyu enine boyuna düşündüklerini sanmıyorum. Sadece lâf olsun diye konuşuyorlar. Sizin de işaret etti iniz gibi kendilerini avutma çabası içindeler.

Arif Bey:

 Gerçek şu, Çetin! dedi. Biz her türlü işimizde, fiilimizde kaderin mahkûmu de iliz. İhtiyarî, yani kendi irademizle yaptı ımız faaliyetlerde serbest bırakılmışız. Bunu vicdanen biliyoruz. Bu fiillerde, daha önce de belirtti im gibi, isteyen biziz, yaratan ise Cenâb-ı Hak...

Bir süre sustuktan sonra:

 Zaten dünyaya imtihan için gönderilmiş olmamız da bunu gerektirmiyor mu? diye sordu. İmtihana giren bir aday diledi i salonda imtihan olamaz. İmtihanı istedi i saatte başlatamaz. Soruların puanlamasını kendi tayin edemez. Bütün bunlar, onu imtihan eden amirin tayini ve tespiti iledir. Fakat, imtihan başladıktan sonra, cevapları diledi i gibi verir... İmtihan süresince kendisine müdahale edilmez. Aksi halde buna imtihan denmez.

Şimdi soruyorum sana Çetin; insanlar bu dünya imtihanında diledikleri gibi hareket edemiyorlar mı?

Çetin:

 Edebiliyorlar, diye cevap verdi.

Arif Bey, acı bir gülümsüme ile:

 Öyleyse, dedi, neyin davasını güdüyor bu adamlar?!.. Bir yandan, işledikleri günahların sorumlulu undan kurtulmak için iradelerini bile inkâra kalkışıyorlar; di er yandan, meselâ, pencerelerini taşlayan ve Allah'ın sorumlu bile tutmadı ı, küçük bir çocu u dövmekten geri durmuyorlar. Bu sahne onları utandırmaya yetmiyor mu?

Bak sana bir olay anlatayım: Bir zamanlar, kaderin insan iradesini hiçe indirdi ini savunan birisi, âlim ve ârif bir zâta şöyle der:

Benim kaderimde namaz kılmak yok, olsaydı kılardım.

Ve o zattan şu ilginç cevabı alır:
 

KIRIKMIZRAP

YD Üyesi
 
Üyelik Tarihi
3 Eyl 2005
Mesajlar
910
Aldığı Beğeniler
1
Takım
Galatasaray
 Ben de yıllardır seni arıyordum, tâ ki kaderimi sorayım. Yarınım hakkında bir şeyler ö reneyim. Ben yıllarca ilim tahsil etti im halde, kaderimin ne oldu unu bilemiyorum. Sen kaderinde namaz kılmak olmadı ını nasıl bilebildin? Yoksa levh-i mahfuzu mu okudun?!..

Bu sözler karşısında adam neye u radı ını şaşırır, mahcup olur. Ve o zattan özür diler. Daha sonra kader konusunu tatlı tatlı konuşurlar.

Çetinin neşesine diyecek yoktu:

 Çok güzel! dedi. Öyle ya! Ne biliyor ki, kaderinde namaz kılmak yok?

Bir süre masada sessizlik hakim oldu.

Çetin:

 Soru sahibinin Türkçe bilmedi ini söylemiştiniz. Bu nasıl oluyor? diye sordu.

Arif Bey:

 Çetinci im, dedi, gel bu soruyu dilbilgisi yönünden birlikte inceleyelim. Soru nasıldı?

Mâdem Cenâb-ı Hak benim ne yapaca ımı biliyor, öyleyse benim kabahatim ne?

Böyleydi, de il mi?

 Evet.

 Bak Çetin! Bu cümlede iki tane fiil geçiyor: Biri, yapmak, di eri de bilmek.

Yapmak fiilinin öznesi: Ben.

Bilmek fiilinin öznesi: Cenâb-ı Hak.

Yâni soru sahibi, ben yapıyorum, Allah da biliyor, diyor. Ve sonra bize soruyor: Benim kabahatim ne?

Ona nazikane şu cevabı veriyoruz: Senin kabahatin o fiili yapmak.

Çetin kendi kendine hayıflandı. Bu kadar açık bir hatayı bugüne dek nasıl olmuştu da fark edememişti?!..

Gelelim sorunun cevabına, dedi Arif Bey:

 Bu soru, ilim malûma tâbidir, malûm ilme tâbi de il, hükmüyle hâlledilmiş. Âlim; bilen yahut bilgin; ilim ise; bilmek ya da bilgi mânâsına geliyor. Malûma gelince; ona 'bilinen' demek en iyisi.

Şimdi bu kaideyi bir misâl ile açıklamaya çalışayım. Bak Çetin, ben senin Fen Fakültesi'nde okudu unu biliyorum. Bu bilgim ilimdir. Malûm ise, senin o fakültede ö renci oldu un. İşte, benim ilmim bu malûma tâbidir. Yani sen Fen Fakültesinde okudu un için ben de seni öylece bilirim. Malûm ilme tâbi olsaydı, ben seni tıpta okuyor bilirdim, sen de tıp ö rencisi olurdun... Bunun misâllerini sen kendi zihninde ve hayalinde ço altabilirsin.
 

KIRIKMIZRAP

YD Üyesi
 
Üyelik Tarihi
3 Eyl 2005
Mesajlar
910
Aldığı Beğeniler
1
Takım
Galatasaray
Sorunun ilk kısmı nasıldı? Madem Cenâb-ı Hak benim ne yapaca ımı biliyor. İşte bu ifade ile Allah'ın âlim oldu u, soru sahibinin ise, o fiili yapaca ı kabul edilmiştir. İşte o adamın, söz konusu fiili işlemesi malûm, Allah'ın, bunu ezelî ilmiyle bilmesi ise ilimdir. Ve bu ilim, malûma tâbidir. E er malûm ilme tâbi olsaydı, sorunun şöyle sorulması gerekirdi:

Madem ben Cenâb-ı Hakk'ın bildi ini yapıyorum, öyleyse ne kabahatim var?!

Çetin, alt duda ını hafifçe dişleyerek:

 Do ru, dedi. Öyle söylenmiyor. Söylenemez de. Allah'ın ilmi hakkında kim ne konuşabilir?!.

Geriye yaslandı. Esefle başını salladı:

 Yazıklar olsun bize, dedi. Fikrimiz öyle donuklaşmış ki!... Bunda çevremizin tesiri kadar, ailemizin suçu da var. Fakat kabahatin büyü ü bizde; tembelli imizde...

Arif Bey, şefkat dolu bir sesle:

 Şimdi suçlu aramayı bırakalım, dedi. Hem bundan birşey kazanamayız. Elimizden geldi ince ö renelim ve ö rendiklerimizi bilmeyenlere ulaştıralım.

Eliyle kaşlarını ovmaya başladı. Bir şey hatırlama a çalışıyor gibiydi:

 Ne diyecektim?.. Tamam, hatırladım: Bu tip soruları soranların aldandıkları en önemli nokta nedir, biliyor musun?

Sorusuna yine kendisi cevap verdi:

 Zaman mefhumunu yanlış yorumlamak!.. Olay gelecek zamanda ortaya çıkacaktır, ama Allah onu ezelî ilmiyle bilmektedir... İşte bu ilim, insanı zorlayıcı bir unsur olarak gösterilmeye çalışılıyor.

Şimdi soruyorum sana:

 Cenâb-ı Hak bizim şu anda neler konuştu umuzu biliyor mu?

Çetin:

 Elbette! diye cevap verdi.
 
Üst Alt