Alper çalan korna sesleri eşliğinde, neredeyse santim santim ilerlediği tarfikte, tek eliyle direksiyon hakimiyetini sağlayıp, diğer eliyle de bunaldığı sıcak havadan bir parça kurtulma ümidiyle kravatını gevşetirken, gözlerinin takıldığı bir noktada, “Ahh… Hasan…!” sözleri, inleyerek çıkmıştı dudaklarından…
“Ahh… Hasan’ım… Kan kardeşim, can kardeşim…!”
Bunaltıcı havanın sıcaklığına eşlik edercesine terleyen alnına; yanaklarından süzülen kontrol edilemez gözyaşlarıyla, bir kez daha baktı; araba camını silen, çıplak ayaklı küçük esmer oğlana… O an, her şey anlamını yitirmişti sanki… sadece, Hasan vardı; geriye dönük anılarında…
**************************************
Alper, annesinin ve kendilerine bakamayacak durumda olan felçli babasının sorumluluğunu alarak, erken büyümüştü.
Babası, hasta yatağında ailesine katkıda bulunamamanın verdiği eziklikle yaşarken, için için de, oğulcanı Alper’iyle gurur duyuyordu.
Ne güzel bir evlattı oğlu...
Yokluktan; çocukluğunu yaşayamadan sorumluluk alarak, çok erken büyümüştü oğlu...
Ayakkabı boyacılığı yapıyordu Alper… Gecenin ilerleyen vaktinde havanın soğukluğunu içine çekip verdiği nefesle, ısıttığı minicik elleri boya sandığını kavramıştı sıkıca…
Üzerinde, yıllardır giymekten incelen kıyafeti ve zayıf boynunda asılı durmaktan iz bırakmış boya sandığı ile, O; hiç giremediği ücretli Gençlik Parkını, hüzünlü gözleriyle seyreyliyordu...
Parasını ödeyecek gücü olsa bile elinde tuttuğu sandığıyla neden içeri giremediğini, giremeyeceğini anlamıyor, anlamak istemiyordu çocuk yüreği…
Gökyüzünün kızıllığı, geceye hazırlanmış akşamın bitimini; serinliğiyle birlikte iliklerine kadar hissettirmişti; çiselenen yağmurun, ıslatmaya başladığı bedeninde.
Anlamıştı artık eve gitme vaktinin geldiğini, ama … Nasıl?
Fırından bir gün öncesinin bayat ekmeğini satın alacak parayı dahi kazanamamışken...!
Nasıl olacaktı bu gidiş...?
Sokakta, çocuklar oynamak için koşuyor; O ise, zabıtaya yakalanmamak için…
Alper’de çocuktu, ama ekmeğin; tadından önce, parasını kazanmayı öğrenen bir çocuk…
Üşüyordu… Elleri soğuktan hareketsiz kalmadan önce parka girmeli ve ayakkabı boyamalıydı…
Gecenin karanlığından cesaret alarak, gözünü kararttı ve alınmadığı park kapısının duvar tellerine; gencecik yüreğinin saflığı ve heyecanıyla tırmandı...
Taze bir pınarın, susayan yüreklere sunduğu serinliğini hissedercesine; şen kahkahalarıyla ortalığı inleten kendi gibi küçük çocukları seyrederken; onlardan biriymiş gibi, hayale daldı.
Dudaklarını hafifçe aralayıp, inci tanesi dişlerini gösterircesine gülümsedi kısa bir an.
Sonra, niçin orada olması gerektiğinin düşüncesi; şakaklarını zonklatarak, kendi gerçeğini önüne bir kez daha serdi...
Bu düşünceyle tırmandığı yüksek duvarın diğer yanına; parkın, içine doğru atladı...
Alper, artık içerideydi…
O; küçücük bedenindeki kocaman yüreğiyle, girmişti içeri.
Tıpkı babasının ellerini tutarmışcasına, severek sarıldığı boya sandığıyla; zayıf bedenine işleyen soğuğa hiç aldırmadan, parkta olmanın hazzını acı bir şekilde yaşayarak; hüzünlü, çaresiz, bir başına içerideydi Alper...
Eğlenceye dalmış çocuklarla olmak istedi, kimi zaman....
Kimi zaman ise; koşmak istedi arkalarından...
Oysa biliyordu ki; ne, onlarla olabilir; ne de, onları yanında durabilirdi...
Onca kalabalık içerisinde yalnız kalmanın acısını çıkarmak istermişcesine, boyadığı ayakkabıları cam gibi parlatıp cilalarkende; zabıtaya yakalanma korkusuyla çarpan yüreği, umutsuz bir anında kazandığı parayla tarif edilmez bir heyecana kapılarak, med-ceziri yaşıyormuş gibi, git-gellere gebeydi…
Ayakkabısını boyatan bir anne, sırf gönlü olsun diye oğlunun da ayakkabısına cila sürdürürken; Alper, akıtamadığı gözyaşlarını yüreğine ılık ılık gönderiyordu...
Kalbinde, derin bir sızı hissetmişti …
Kimbilir; kendi geçmişiyle, geleceğini harmanlayarak; belki de, O çocuğun yerinde olmak istemişti...
Kendisiyle aynı yaşlarda olduğunu tahmin ettiği çocuğun saç kesimine bakarken; boyadan kirlenmiş ellerinin nasılda tarak vazifesini görüp kendi saçlarını, vitrinlere bakarak taradığını gözünün önüne getirirken; şimdiye kadar hiç, berbere gidemediğini düşünüyordu...
Çünkü kazandığı para ancak yetiyordu; tadından önce, fiyatını öğrendiği ekmeği almaya...
Umudunu kestiği an Rabbi ona bir mucize göstermiş ve aç gideceğini sandığı evine, bir kaç günlük yevmiye parası kazanmayı nasip etmişti...
Mutluluğu, gözlerinde ışıldarken; artık evine gitme vaktinin geldiğini de, hissetmişti.
İşini bitirip büyük bir sevinçle yürürken; karşısına çıkan zabıtanın kocaman gövdesiyle kendine doğru hızlı adımlarla geldiğini gördüğünde; az önce ekmek parası kazanmanın gücüyle kocaman hissettiği bedeni; şimdi onulmaz bir korkuya kapılmış, sanki evrende küçücük bir yer kaplamışcasına hareketsiz, durduğu yere mıhlanmış gibi ayaklarını hareket ettirmekten aciz, olduğu yerde donakalmıştı...
Yüreği, sessizce isyan etti önce...
Sonra volkan olup coştu ve elinden çekilerek alınmaya çalışılan boya sandığını kaptırmamak için; kopup giden uçurtmanın arkasından hızla koşup yakalamak isteyen çocuklar gibi, hem ağlayarak hem de korkuyla, zabıtanın eline tahta fırçası ile hızla vurdu...
Yere düşen boya sandığını kaptığı gibi, kaçarak uzaklaşan ayaklarına; geriye dönüp baktığında, hala bağırarak ardından gelen zabıtayı gören korkulu gözleri ve titreyen yüreği de, eşlik etmişti...
Tele takılan pantolonu parçalanmış, sandığı tutan sağ eli telden yırtılıp kanamış olsa dahi önemli değildi…
O; bu kez de duvarın diğer tarafında, dışındaydı...
Bedenini taşımaktan yorulan ayakları; onu yağmurdan ıslanmış çimlerin üzerine atmış ve korkunun yerini, engellenemez sinirsel bir kahkahayla karışık, ağıda bırakmıştı...
Yoksa gülüyor muydu, ağlanacak haline?
Yıllar sonra bile düşündüğünde hiç anlayamayacaktı bunu...
Hasan’la, böyle bir gecede tanışmıştı Alper.
O’ da, aynı çimlerin üzerine çırpı bacaklarıyla oturmuş ve, ne olduğunu kendinin dahi anlamaktan uzak kaldığı ruh haline sorgusuzca katılmış gülüyordu; yüreği, oyun yaşında olan bu sokak çocuğu.
Kaderleri o gece birleşmişti sanki. Artık onlar kardeştiler... Kan kardeş, cankardeş...
Onların yaşadığı yerde çocuk çok, ama; çocukluk, hiç yoktu....
*********************************************
(Bölüm 1 / Devamı gelecek)
(Yazı bana ait olup, gerçek hayattan, yaşanmışlıktan alınmıştır.)
“Ahh… Hasan’ım… Kan kardeşim, can kardeşim…!”
Bunaltıcı havanın sıcaklığına eşlik edercesine terleyen alnına; yanaklarından süzülen kontrol edilemez gözyaşlarıyla, bir kez daha baktı; araba camını silen, çıplak ayaklı küçük esmer oğlana… O an, her şey anlamını yitirmişti sanki… sadece, Hasan vardı; geriye dönük anılarında…
**************************************
Alper, annesinin ve kendilerine bakamayacak durumda olan felçli babasının sorumluluğunu alarak, erken büyümüştü.
Babası, hasta yatağında ailesine katkıda bulunamamanın verdiği eziklikle yaşarken, için için de, oğulcanı Alper’iyle gurur duyuyordu.
Ne güzel bir evlattı oğlu...
Yokluktan; çocukluğunu yaşayamadan sorumluluk alarak, çok erken büyümüştü oğlu...
Ayakkabı boyacılığı yapıyordu Alper… Gecenin ilerleyen vaktinde havanın soğukluğunu içine çekip verdiği nefesle, ısıttığı minicik elleri boya sandığını kavramıştı sıkıca…
Üzerinde, yıllardır giymekten incelen kıyafeti ve zayıf boynunda asılı durmaktan iz bırakmış boya sandığı ile, O; hiç giremediği ücretli Gençlik Parkını, hüzünlü gözleriyle seyreyliyordu...
Parasını ödeyecek gücü olsa bile elinde tuttuğu sandığıyla neden içeri giremediğini, giremeyeceğini anlamıyor, anlamak istemiyordu çocuk yüreği…
Gökyüzünün kızıllığı, geceye hazırlanmış akşamın bitimini; serinliğiyle birlikte iliklerine kadar hissettirmişti; çiselenen yağmurun, ıslatmaya başladığı bedeninde.
Anlamıştı artık eve gitme vaktinin geldiğini, ama … Nasıl?
Fırından bir gün öncesinin bayat ekmeğini satın alacak parayı dahi kazanamamışken...!
Nasıl olacaktı bu gidiş...?
Sokakta, çocuklar oynamak için koşuyor; O ise, zabıtaya yakalanmamak için…
Alper’de çocuktu, ama ekmeğin; tadından önce, parasını kazanmayı öğrenen bir çocuk…
Üşüyordu… Elleri soğuktan hareketsiz kalmadan önce parka girmeli ve ayakkabı boyamalıydı…
Gecenin karanlığından cesaret alarak, gözünü kararttı ve alınmadığı park kapısının duvar tellerine; gencecik yüreğinin saflığı ve heyecanıyla tırmandı...
Taze bir pınarın, susayan yüreklere sunduğu serinliğini hissedercesine; şen kahkahalarıyla ortalığı inleten kendi gibi küçük çocukları seyrederken; onlardan biriymiş gibi, hayale daldı.
Dudaklarını hafifçe aralayıp, inci tanesi dişlerini gösterircesine gülümsedi kısa bir an.
Sonra, niçin orada olması gerektiğinin düşüncesi; şakaklarını zonklatarak, kendi gerçeğini önüne bir kez daha serdi...
Bu düşünceyle tırmandığı yüksek duvarın diğer yanına; parkın, içine doğru atladı...
Alper, artık içerideydi…
O; küçücük bedenindeki kocaman yüreğiyle, girmişti içeri.
Tıpkı babasının ellerini tutarmışcasına, severek sarıldığı boya sandığıyla; zayıf bedenine işleyen soğuğa hiç aldırmadan, parkta olmanın hazzını acı bir şekilde yaşayarak; hüzünlü, çaresiz, bir başına içerideydi Alper...
Eğlenceye dalmış çocuklarla olmak istedi, kimi zaman....
Kimi zaman ise; koşmak istedi arkalarından...
Oysa biliyordu ki; ne, onlarla olabilir; ne de, onları yanında durabilirdi...
Onca kalabalık içerisinde yalnız kalmanın acısını çıkarmak istermişcesine, boyadığı ayakkabıları cam gibi parlatıp cilalarkende; zabıtaya yakalanma korkusuyla çarpan yüreği, umutsuz bir anında kazandığı parayla tarif edilmez bir heyecana kapılarak, med-ceziri yaşıyormuş gibi, git-gellere gebeydi…
Ayakkabısını boyatan bir anne, sırf gönlü olsun diye oğlunun da ayakkabısına cila sürdürürken; Alper, akıtamadığı gözyaşlarını yüreğine ılık ılık gönderiyordu...
Kalbinde, derin bir sızı hissetmişti …
Kimbilir; kendi geçmişiyle, geleceğini harmanlayarak; belki de, O çocuğun yerinde olmak istemişti...
Kendisiyle aynı yaşlarda olduğunu tahmin ettiği çocuğun saç kesimine bakarken; boyadan kirlenmiş ellerinin nasılda tarak vazifesini görüp kendi saçlarını, vitrinlere bakarak taradığını gözünün önüne getirirken; şimdiye kadar hiç, berbere gidemediğini düşünüyordu...
Çünkü kazandığı para ancak yetiyordu; tadından önce, fiyatını öğrendiği ekmeği almaya...
Umudunu kestiği an Rabbi ona bir mucize göstermiş ve aç gideceğini sandığı evine, bir kaç günlük yevmiye parası kazanmayı nasip etmişti...
Mutluluğu, gözlerinde ışıldarken; artık evine gitme vaktinin geldiğini de, hissetmişti.
İşini bitirip büyük bir sevinçle yürürken; karşısına çıkan zabıtanın kocaman gövdesiyle kendine doğru hızlı adımlarla geldiğini gördüğünde; az önce ekmek parası kazanmanın gücüyle kocaman hissettiği bedeni; şimdi onulmaz bir korkuya kapılmış, sanki evrende küçücük bir yer kaplamışcasına hareketsiz, durduğu yere mıhlanmış gibi ayaklarını hareket ettirmekten aciz, olduğu yerde donakalmıştı...
Yüreği, sessizce isyan etti önce...
Sonra volkan olup coştu ve elinden çekilerek alınmaya çalışılan boya sandığını kaptırmamak için; kopup giden uçurtmanın arkasından hızla koşup yakalamak isteyen çocuklar gibi, hem ağlayarak hem de korkuyla, zabıtanın eline tahta fırçası ile hızla vurdu...
Yere düşen boya sandığını kaptığı gibi, kaçarak uzaklaşan ayaklarına; geriye dönüp baktığında, hala bağırarak ardından gelen zabıtayı gören korkulu gözleri ve titreyen yüreği de, eşlik etmişti...
Tele takılan pantolonu parçalanmış, sandığı tutan sağ eli telden yırtılıp kanamış olsa dahi önemli değildi…
O; bu kez de duvarın diğer tarafında, dışındaydı...
Bedenini taşımaktan yorulan ayakları; onu yağmurdan ıslanmış çimlerin üzerine atmış ve korkunun yerini, engellenemez sinirsel bir kahkahayla karışık, ağıda bırakmıştı...
Yoksa gülüyor muydu, ağlanacak haline?
Yıllar sonra bile düşündüğünde hiç anlayamayacaktı bunu...
Hasan’la, böyle bir gecede tanışmıştı Alper.
O’ da, aynı çimlerin üzerine çırpı bacaklarıyla oturmuş ve, ne olduğunu kendinin dahi anlamaktan uzak kaldığı ruh haline sorgusuzca katılmış gülüyordu; yüreği, oyun yaşında olan bu sokak çocuğu.
Kaderleri o gece birleşmişti sanki. Artık onlar kardeştiler... Kan kardeş, cankardeş...
Onların yaşadığı yerde çocuk çok, ama; çocukluk, hiç yoktu....
*********************************************
(Bölüm 1 / Devamı gelecek)
(Yazı bana ait olup, gerçek hayattan, yaşanmışlıktan alınmıştır.)