Çocuktum…
Okula yeni başlamış ve herkesin koyu renk giydiği ayakkabıya inat, ben kırmızı ayakkabıyı giymenin zaferini yaşıyordum… (Aslında çoook sessiz ve mülayim insanımdır.)
Okumayı yeni öğrenmeye başlamayı da, ablamın ÖSS hazırlık kitaplarında yapmak için ısrar etmiştim… Niyeyse…?
Vardır; benim garipliklerim, sıradışılıklarım belki de aykırılıklarım…
Yağmurun yağdığı bir gün, “Yağmur yağıyor, Arap kızı camdan bakıyor” misali, pencereden dışarıyı seyrediyordum.
Hiii…!
O da, ne…?
Zavallı bir kedicik, sendeleyerek ayakta kalmaya çalışıyor ama kimse onunla ilgilenmiyor… !
Çıplak ayakla, bir nefeste sokak kapısındaydım. Küçük olduğum için, bana kocaman gelen tombul kediciği kucaklayıp, “Anneeeeee…” diye bağırarak eve girdim.
Annemin dediğine göre, kedicik zehirlenmiş ve ölmek üzereydi.
Aklıma nereden ve nasıl geldi bilmiyorum ama, “Ona yoğurt yedirelim, ölmesin.” diye hem annemin eteğini çekiştiriyor, hem de bağırarak ağlıyordum.
Ne yoğurt yedirme, ne de ağlamak fayda vermemiş ve; sanki, elimde doğmuş, hayatımı birlikte geçirmişim gibi kısacık sürede bağlandığım kediciğim ölmüş, benim de bağırtım artmıştı…
Annem beni susturmanın yolunu bulmuş, kaybettiğim kediciği toprağa gömmeyi teklif etmişti.
Tüm bağırtılı ağıdım anında kesilmiş ve salya sümükleri kolumla silerek; evde bulunan büyücek bir yağ tenekesinden oluşturulmuş çiçek saksısını boşaltarak, kediyi gömme işlemine başlamış ve bitiminde de çıkardığım toprağı saksıya tekrar koyarak, çiçeği de tekrar toprağa ekmiştim bile.
Zavallı anacığım, çaresiz gözlerle beni süzüyor ve bu merasimin bitmesini bekliyordu.
Gömme işlemi tamamlanınca, aynı sokakta yan komşumuz olan ve beni hep şımartan müezzinimizin, kapısına dayanmıştım ağlamaktan kızarmış gözlerim ve ıslak topraktan çamurlaşan ellerimle…
Kedim için dua okumasını, hararetli bir şekilde kısacık bir cümleyle söylemiştim.
Kırmamıştı beni, başımı okşamış ve artık kedimin huzur içinde olduğunu anlatmış, saksının başında da dua etmişti…
Ertesi gün ve sonraki günlerde hep o saksıyı sulamıştım, kediciğimin mezarı kurumasın diye…
Oysa bilemezdim; annemin kediyi tekrar çıkarıp, mahalledeki arsaya gömdüğünü ve saksının içinde sadece çiçeklerin kökünün kaldığını…
Okula yeni başlamış ve herkesin koyu renk giydiği ayakkabıya inat, ben kırmızı ayakkabıyı giymenin zaferini yaşıyordum… (Aslında çoook sessiz ve mülayim insanımdır.)
Okumayı yeni öğrenmeye başlamayı da, ablamın ÖSS hazırlık kitaplarında yapmak için ısrar etmiştim… Niyeyse…?
Vardır; benim garipliklerim, sıradışılıklarım belki de aykırılıklarım…
Yağmurun yağdığı bir gün, “Yağmur yağıyor, Arap kızı camdan bakıyor” misali, pencereden dışarıyı seyrediyordum.
Hiii…!
O da, ne…?
Zavallı bir kedicik, sendeleyerek ayakta kalmaya çalışıyor ama kimse onunla ilgilenmiyor… !
Çıplak ayakla, bir nefeste sokak kapısındaydım. Küçük olduğum için, bana kocaman gelen tombul kediciği kucaklayıp, “Anneeeeee…” diye bağırarak eve girdim.
Annemin dediğine göre, kedicik zehirlenmiş ve ölmek üzereydi.
Aklıma nereden ve nasıl geldi bilmiyorum ama, “Ona yoğurt yedirelim, ölmesin.” diye hem annemin eteğini çekiştiriyor, hem de bağırarak ağlıyordum.
Ne yoğurt yedirme, ne de ağlamak fayda vermemiş ve; sanki, elimde doğmuş, hayatımı birlikte geçirmişim gibi kısacık sürede bağlandığım kediciğim ölmüş, benim de bağırtım artmıştı…
Annem beni susturmanın yolunu bulmuş, kaybettiğim kediciği toprağa gömmeyi teklif etmişti.
Tüm bağırtılı ağıdım anında kesilmiş ve salya sümükleri kolumla silerek; evde bulunan büyücek bir yağ tenekesinden oluşturulmuş çiçek saksısını boşaltarak, kediyi gömme işlemine başlamış ve bitiminde de çıkardığım toprağı saksıya tekrar koyarak, çiçeği de tekrar toprağa ekmiştim bile.
Zavallı anacığım, çaresiz gözlerle beni süzüyor ve bu merasimin bitmesini bekliyordu.
Gömme işlemi tamamlanınca, aynı sokakta yan komşumuz olan ve beni hep şımartan müezzinimizin, kapısına dayanmıştım ağlamaktan kızarmış gözlerim ve ıslak topraktan çamurlaşan ellerimle…
Kedim için dua okumasını, hararetli bir şekilde kısacık bir cümleyle söylemiştim.
Kırmamıştı beni, başımı okşamış ve artık kedimin huzur içinde olduğunu anlatmış, saksının başında da dua etmişti…
Ertesi gün ve sonraki günlerde hep o saksıyı sulamıştım, kediciğimin mezarı kurumasın diye…
Oysa bilemezdim; annemin kediyi tekrar çıkarıp, mahalledeki arsaya gömdüğünü ve saksının içinde sadece çiçeklerin kökünün kaldığını…