ALİ BULAÇ
16.09.2005 CUMA
Hizbüt-Tahrir ve yeniden milli mücadele
1952de kurulan Hizbüt-Tahririn birkaç sene sonra Türkiyede de örgütlenip faaliyete geçmesi ilginç bir noktadır. Partinin öncelikli hedefi Hilafetin ve bunun somut siyasi rejimi olarak İslam devletinin Arap aleminde kurulması belirlenmişken, Türkiyenin ilk sıralarda belli başlı faaliyet bölgeleri arasına katılmasının anlaşılır bir anlamı olmalı. Muhtemelen bunun dogrudan Hilafetle ilişkisi vardı.
Hilafet tarihsel bir kurum olarak Peygamber Efendimiz (sas)in irtihalinden sonra ilk nesil Müslümanlar tarafından geliştirilen bir siyasi modeldi. Hilafetin ilham kaynagı yönetim ve siyasetle ilgili Kuran ve Sünnetin genel hükümleri ile kadim Arap geleneginin devam ettirdigi siyasi kültürdür. Sahabeler, ne Sasani ve Bizans monarşilerini ne çevrelerindeki mutlakiyetçi idareleri örnek aldılar. Özgün bir model tasarlayıp hilafetle yeni bir yönetim modeli geliştirdiler. Hilafet, Emevi ve Abbasi dönemlerinde genelde Arap kökenli hanedanların elinde kaldı. Araplar Halife Kureyştendir ilkesinden hareketle hep kendilerini hak sahibi gördüler.
1517de Osmanlıya geçti ve 3 Mart 1924te bu topraklarda mülga oldu. Mülga olmakla beraber TBMMnin şahsı maneviyesinde mündemiç olarak ifade edildi. Bu, eger günün birinde birileri Hilafeti aktüel hale getirecekse, Türklerin en azından refleksif tepkilerini hesaba katması lazım. Yani Türkiye bu açıdan önemli bir ülkedir. Hilafetin iki sorunu var:
a) Hilafet olmazsa olmaz siyasi bir model mi, yoksa biraz da sembolik, ama birleştirici bir üst kimlik mi?
b) Araplar ile Türkler arasında var olan görüş ayrılı ı nasıl giderilecek ve geniş kapsamlı bir siyasi birlik öngörülecekse, tarihsel bakımdan İmameti temel almış İran bu sürece nasıl dahil edilecek?
O dönemde Müslümanlar bu sorulara kelam, fıkıh, tarih ve aktüel açılardan cevaplar verebilecek durumda de ildi. Ama bu, Hilafete ilişkin Türklerin özel hassasiyetlerini görmezlikten gelmeyi gerektirmezdi. Biz şimdilik bunu bir kenara bırakıp bir başka ilginç noktaya geçelim: Hizbüt-Tahririn Türkiyede faaliyete geçmesiyle Yeniden Milli Mücadele Birliginin de kurulup faaliyete geçti ini ve kısa zamanda Türkiye ölçe inde yayılmaya başladıgını görüyoruz. Bu iki örgütün kuruluşu ve eşzamanlı faaliyete geçmesi arasında bir ilişki var mıdır? Ben olabilecegini sanıyorum.
Yeniden Milli Mücadele, örgütlenme yapısı ve örgütlenme modeli bakımından neredeyse Hizbüt-Tahririn bir izdüşümü, bir kopyası gibiydi. Fikri beslenme kaynakları, özellikle akaide ilişkin yaklaşımları; kavramsal çerçeve, hiyerarşi ve politik retorik biri digerini çagrıştırıyordu. İkisi de gizliligi esas alıyor ve son derece dinamik gençleri içlerine katıp muazzam bir enerjiyi harekete geçirebiliyordu. En çarpıcı nokta, Yeniden Milli Mücadelenin aktif hale gelişiyle Hizbüt-Tahririn faaliyetlerinde kaydedilen gerilemedir. Yeniden Milli Mücadele gelişme kaydettikçe Hizbüt-Tahrir kan kaybediyordu. Ercüment Özkanın da gayretleri olmasaydı -ki o 70lerden itibaren Ürdündeki merkezden ayrılmış ve kendi başına çalışmaya başlamıştı- neredeyse esamisi bile okunmayacaktı.
Bence Müslüman Kardeşler, Cemaat-i İslam, Selefilik vb. akımların Türkiyede geniş taraftar kitlesi bulmasına karşılık Hizbüt-Tahririn marjinal kalmasının anlaşılabilir sebepleri var. Yeniden Milli Mücadele, Hizbüt-Tahriri model aldı, bu işten Hizbüt-Tahrir zararlı çıktı.
Sonraları Yeniden Milli Mücadelenin kuruluşunda istihbaratın etkili oldugu, devletin içindeki bazı güçlerin faaliyetlerini yönlendirdigi, komünizme karşı mücadelede önleyici bir enstrüman olarak kullanıldıgı yazıldı çizildi.
Benim ikna olamadıgım nokta şudur: Komünist tehlike YMM veya silaha ve teröre başvuran milliyetçi-sagla mı önlendi? İşçisi proleterya bilincinden yoksun olan, materyalizm nedir bilmeyen bir NATO ülkesinde komünist tehlike olur muydu? Tehlikeye bakın ki, bir düdükle sona erdi.
Ben her türden gizli örgütü zararlı görürüm. Çünkü manipülasyona çok açık. Son günlerdeki gelişmeler bana 1960-80 arasını hatırlattı. Ders almak gerekir. Ama dinleyen yok!
16.09.2005 CUMA
Hizbüt-Tahrir ve yeniden milli mücadele
1952de kurulan Hizbüt-Tahririn birkaç sene sonra Türkiyede de örgütlenip faaliyete geçmesi ilginç bir noktadır. Partinin öncelikli hedefi Hilafetin ve bunun somut siyasi rejimi olarak İslam devletinin Arap aleminde kurulması belirlenmişken, Türkiyenin ilk sıralarda belli başlı faaliyet bölgeleri arasına katılmasının anlaşılır bir anlamı olmalı. Muhtemelen bunun dogrudan Hilafetle ilişkisi vardı.
Hilafet tarihsel bir kurum olarak Peygamber Efendimiz (sas)in irtihalinden sonra ilk nesil Müslümanlar tarafından geliştirilen bir siyasi modeldi. Hilafetin ilham kaynagı yönetim ve siyasetle ilgili Kuran ve Sünnetin genel hükümleri ile kadim Arap geleneginin devam ettirdigi siyasi kültürdür. Sahabeler, ne Sasani ve Bizans monarşilerini ne çevrelerindeki mutlakiyetçi idareleri örnek aldılar. Özgün bir model tasarlayıp hilafetle yeni bir yönetim modeli geliştirdiler. Hilafet, Emevi ve Abbasi dönemlerinde genelde Arap kökenli hanedanların elinde kaldı. Araplar Halife Kureyştendir ilkesinden hareketle hep kendilerini hak sahibi gördüler.
1517de Osmanlıya geçti ve 3 Mart 1924te bu topraklarda mülga oldu. Mülga olmakla beraber TBMMnin şahsı maneviyesinde mündemiç olarak ifade edildi. Bu, eger günün birinde birileri Hilafeti aktüel hale getirecekse, Türklerin en azından refleksif tepkilerini hesaba katması lazım. Yani Türkiye bu açıdan önemli bir ülkedir. Hilafetin iki sorunu var:
a) Hilafet olmazsa olmaz siyasi bir model mi, yoksa biraz da sembolik, ama birleştirici bir üst kimlik mi?
b) Araplar ile Türkler arasında var olan görüş ayrılı ı nasıl giderilecek ve geniş kapsamlı bir siyasi birlik öngörülecekse, tarihsel bakımdan İmameti temel almış İran bu sürece nasıl dahil edilecek?
O dönemde Müslümanlar bu sorulara kelam, fıkıh, tarih ve aktüel açılardan cevaplar verebilecek durumda de ildi. Ama bu, Hilafete ilişkin Türklerin özel hassasiyetlerini görmezlikten gelmeyi gerektirmezdi. Biz şimdilik bunu bir kenara bırakıp bir başka ilginç noktaya geçelim: Hizbüt-Tahririn Türkiyede faaliyete geçmesiyle Yeniden Milli Mücadele Birliginin de kurulup faaliyete geçti ini ve kısa zamanda Türkiye ölçe inde yayılmaya başladıgını görüyoruz. Bu iki örgütün kuruluşu ve eşzamanlı faaliyete geçmesi arasında bir ilişki var mıdır? Ben olabilecegini sanıyorum.
Yeniden Milli Mücadele, örgütlenme yapısı ve örgütlenme modeli bakımından neredeyse Hizbüt-Tahririn bir izdüşümü, bir kopyası gibiydi. Fikri beslenme kaynakları, özellikle akaide ilişkin yaklaşımları; kavramsal çerçeve, hiyerarşi ve politik retorik biri digerini çagrıştırıyordu. İkisi de gizliligi esas alıyor ve son derece dinamik gençleri içlerine katıp muazzam bir enerjiyi harekete geçirebiliyordu. En çarpıcı nokta, Yeniden Milli Mücadelenin aktif hale gelişiyle Hizbüt-Tahririn faaliyetlerinde kaydedilen gerilemedir. Yeniden Milli Mücadele gelişme kaydettikçe Hizbüt-Tahrir kan kaybediyordu. Ercüment Özkanın da gayretleri olmasaydı -ki o 70lerden itibaren Ürdündeki merkezden ayrılmış ve kendi başına çalışmaya başlamıştı- neredeyse esamisi bile okunmayacaktı.
Bence Müslüman Kardeşler, Cemaat-i İslam, Selefilik vb. akımların Türkiyede geniş taraftar kitlesi bulmasına karşılık Hizbüt-Tahririn marjinal kalmasının anlaşılabilir sebepleri var. Yeniden Milli Mücadele, Hizbüt-Tahriri model aldı, bu işten Hizbüt-Tahrir zararlı çıktı.
Sonraları Yeniden Milli Mücadelenin kuruluşunda istihbaratın etkili oldugu, devletin içindeki bazı güçlerin faaliyetlerini yönlendirdigi, komünizme karşı mücadelede önleyici bir enstrüman olarak kullanıldıgı yazıldı çizildi.
Benim ikna olamadıgım nokta şudur: Komünist tehlike YMM veya silaha ve teröre başvuran milliyetçi-sagla mı önlendi? İşçisi proleterya bilincinden yoksun olan, materyalizm nedir bilmeyen bir NATO ülkesinde komünist tehlike olur muydu? Tehlikeye bakın ki, bir düdükle sona erdi.
Ben her türden gizli örgütü zararlı görürüm. Çünkü manipülasyona çok açık. Son günlerdeki gelişmeler bana 1960-80 arasını hatırlattı. Ders almak gerekir. Ama dinleyen yok!