Yeniden Doğuş

  • 》》 Biraz mavi , biraz telaş , biraz bahar , biraz sessizlik ,biraz deniz kokusu, biraz huzur , bir parça turuncu ♧ Hoşgeldin Yaz ♧

Acizane

hizmet..hicret..sehadet..
 
Üyelik Tarihi
15 Eki 2007
Mesajlar
3,148
Aldığı Beğeniler
27
Konum
ankara
Takım
Diğer
004.jpg


GELİR KAYNAKLARI


İslâm'ın meşru kabul ettiği gelir kaynakları bazı kasıtlı çevrelerce sadece ganimet ve zekâta inhisar ediyor gibi gösterilmektedir. Gerçi bu iki kaynağın küçümsenecek hiçbir yanı yoktur ama, İslâm'ın meşru kabul ettiği gelir kaynakları sadece bu iki kaynaktan ibaret de değildir.

Biz, hem bu kasıtlı çevrelere cevap olması hem de İslâm'ın ekonomik yapısının bir yanının daha vuzuha kavuşturulması düşüncesiyle bu konu üzerinde bir miktar daha durmak istiyoruz.


Her fert, içinde yaşadığı topluluğun bir başka topluluk karşısında âciz duruma düşmemesi için gayret gösterir. Hele bu fert Müslüman ve hele bu topluluk da İslâm topluluğu ise. Zira her Müslüman, her şeyden evvel şöyle düşünür:

Ben gerektiğinde milletim için canımı feda etmeye hazır olmalıyım. İktiza ettiği hâl ve durumlarda bütün malımı ve bütün servetimi o yolda seve seve harcamalıyım.

Hatta milletimin hep aziz kalabilmesi için nefsim adına bazı zorluklara katlanmasını da bilmeliyim. Zira millet hâlinde mesut yaşayabilmek için, milletin bir ferdi olarak benim böyle davranmam şarttır.

Çünkü saadet milletçe paylaşıldığı ölçüde saadettir. Yoksa bir kısım azınlığın mesut olması, millet mutluluğu sayılamayacağı gibi, bazen değişik felâketlere de sebebiyet verebilir.

Bir toplum en az yüzde doksanıyla huzurlu olmalıdır ki, millet de huzurlu sayılabilsin. Geri kalan kesim için de el ele verilmeli ve onların da en kısa zamanda aynı seviyeye ulaştırılmasına çalışılmalıdır.

Aç bir komşum varsa ben nasıl tok uyuyabilirim ki.. kalbî hayatı yıkılmış bir yakınım varsa, ben nasıl mesut olmaktan söz edebilirim ki.. ben, hayatımı da, saadetimi de milletimin mutluluğunda görüyorum.

Çarşı ve pazar menfî durumunu koruduğu müddetçe ben nasıl yumuşak bir döşekte yatabilirim. Yediğim şeyler nasıl olur da diken gibi boğazıma takılmaz. Madem ben hayatımı içinde bulunduğum milletten alıyorum, öyle ise ben de, Cenâb-ı Hakk'ın bana verdiği her şeyi sarf ederek, milletin şu mâkus tali'ine yeni bir veche kazandırmaya çalışmalıyım.

Eğer bir gün tükenir, biter ve ayaklar altında çiğnenir gidersem, işte o zaman yapacağım bir şey kalmadığı için Rabbimin huzuruna alnım açık olarak çıkabilirim. Aksine, zerre miktar dermanım oldukça hayatımın en son hamle ve çırpınışlarını tahakkuk ettirmeye çalışmazsam, işte o zaman da kendi akıbetimden endişe ederim.


İslâm, ferdî planda insana bu şuuru verdiği için her fert, sadece kendi hayatını yaşama gibi bir basitliğe düşmez. Onun hayatında bütün bir milletin nabzı atar. Fakat bu, hiçbir zaman şuyûîlik (sosyalizm) mânâsına da gelmez.

İslâm'da herkesin ortak olduğu sadece üç madde vardır: Su, ateş (enerji kaynakları) ve bir de otlak.[1]

Bunların dışında her fert meşru dairede kazanma ve mülk edinme hakkına sahiptir. Her ne kadar bazı fakihler, bu üç maddeye bir dördüncüsü olarak madenleri de ilave etmişler ise de, fukahânın büyük bir ekseriyeti, madenleri hususî mülkiyete dahil ederler. Yani fertler madenleri işletir ve devlete belli bir vergi verdikten sonra arta kalanını kendi mülkiyetlerine geçirebilirler.[2]

Mevzuun başında, İslâm'ın meşru saydığı gelir kaynaklarını sıralayacağımızı söylemiştik. Bizim bu kaynaklara bakışımız da yine tevhid esasına göredir.

Bununla bir kere daha şu disiplini hatırlatmak istiyorum: Mülk Allah'ındır. Allah (celle celâluhu), bizler için hangi malı helâl kıldı ve meşru kabul ettiyse, İslâm'ın gelir kaynakları bu sınırlarla tahdit edilmiştir.

Yani İslâm iktisadında para getiren her şey meşru ve mubah değildir. İslâm bu yönüyle de diğer sistemlerden ayrılır. Şu kadar ki, İslâm'ın meşru kabul ettiği gelir kaynakları, bütün insanların ekonomik hayatını ayakta tutacak kadar da yeterlidir.

Binaenaleyh, Allah (celle celâluhu), iktisadî hayatta bütün gayri meşru yolları yasaklamıştır. İslâm'da faiz, ihtikâr, karaborsa, rüşvet ve daha değişik spekülasyonun her çeşidi yasaktır. Allah (celle celâluhu) Kur'ân'da daima insanları meşru çalışmaya ve meşru kazanca teşvik eder.
[1] Ebû Dâvûd, büyû 60; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 5/364.
[2] Zuhaylî, el-Fıkhu’l-İslâmî ve edilletuhû, 6/4646-4649.


http://tr.fgulen.com/content/view/17136/3/
 

Acizane

hizmet..hicret..sehadet..
 
Üyelik Tarihi
15 Eki 2007
Mesajlar
3,148
Aldığı Beğeniler
27
Konum
ankara
Takım
Diğer
1. Meşru Gelir Kaynakları

Şimdi de, İslâm'ın meşru kabul ettiği bir kısım gelir kaynaklarını maddeler hâlinde sıralamaya çalışalım. Ben burada her biri tek başına müstakil bir mevzu olan bu hususları sadece ekonomiyle irtibatlı olmaları yönüyle ele almayı ve fazla ayrıntıya girmeden özetle takdim etmeyi düşünüyorum.

a. Avlanma

Avlanmada herhangi bir kayıt söz konusu değildir. Yani ister karada, ister havada ve isterse suda olsun, her çeşit avlanma buna dahildir. Kur'ân, bu meseleyi birçok âyetiyle ele alır ve mü'minlere böyle bir gelir kaynağı hususunda referanslar verir, hatta onları bu işe teşvik eder: "İhramdan çıktığınız zaman avlanabilirsiniz." (Mâide sûresi, 5/2)[/B]

Buradaki emir ibâha, yani avlanmanın mubahlığını belirtmek içindir. Ancak böyle bir ibâhanın altında teşvik de vardır. Avlanma karada olabileceği gibi denizde de olabilir. Ve bu hususla alâkalı olarak Kur'ân'da aynen şöyle buyrulmaktadır: "Taze et yemeniz, takındığınız süsleri edinmeniz ve Allah'ın bol nimetlerinden faydalanmanız için -ki gemilerin onu yara yara gittiğini görürsün- denizi boyun eğdiren de O'dur. Belki (anlar ve) şükredersiniz." (Nahl sûresi, 16/14)


Rahmân sûresinde de, denizden çıkarılabilecek şeylere ayrıca dikkat çekilir: "Bu iki denizden de inci ve mercan çıkar. Öyleyken, Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlarsınız?" (Rahmân sûresi, 55/22-23)

Cenâb-ı Hakk'ın yer, gök ve denizlerde sonsuz denecek ölçüde nimetleri vardır. Yeter ki insanoğlu bu nimetlere ulaşabilmenin yollarını keşfetsin. Bunu yaparken de fıtrat kanunlarına aykırı hareket etmesin. Ve elde edeceği neticeye fıtrat kanunları içinde ulaşsın.

Şu bir gerçektir ki, günümüzün insanı, Cenâb-ı Hakk'ın denizlerde stok ettiği bunca nimetlerden istifade etmesini tam bilmemektedir. Hâlbuki denizlerden ifrata kaçmadan ve suiistimale girmeden pek çok şekilde yararlanmak mümkündür.

Bugün denizleri berbat edip kirletenler, Cenâb-ı Hakk'ın bu büyük nimetine karşı nankörlük etmektedirler. Dolayısıyla şimdilerde insanları rızık endişesiyle korkutup ümitsizliğe düşürenler nasıl bir yanılgı içinde olduklarını anladıklarında çok utanacaklardır.

Onlar böyle davranacaklarına, var olan nimetlerden istifade yolunu araştırsalar ve aynı zamanda mevcut suların muhafazasına çalışsalar, herhâlde daha isabetli bir yol takip etmiş olurlar.

Burada söylediklerimiz, sadece deniz ve nehirlerle de sınırlı değildir; kara ve havanın da bizden beklediği aynı duyarlılıktır.

Sadece üniversitelerde çevre sağlığı ile alâkalı kürsüler kurmak, paneller düzenleyip konferanslar vermekle dünyayı tehdit eden kirliliğin önünü almak mümkün değildir. Esas olan, çevreciliğin bir şuur hâline getirilmesi; konferans, seminer ve panellerde söylenenlerin hayata geçirilmesidir.

Ne yazık ki günümüzde denizler, çok azı müstesna, bütünüyle kirli durumdadır. İçlerinde yaşayan canlılar, birer zehir stoku gibidir. Bu yüzden de insanımız, deniz ürünlerine karşı kuşkulu davranmakta haklıdır. Bütün bunlara sebep olan da teknik imkânların kontrolsüz ve sorumsuzca kullanılmasıdır.

Hava kirliliği korkunç boyutlarda seyretmekte ve kullanılan bazı maddelerin atmosfere menfî yönde tesir ettiği de artık herkesçe bilinen bir gerçektir. Bugünün insanı âdeta elindeki matkapla kendi tavanını delmektedir. Bu durum, Batılı ülkeleri belki yarım asırdır endişelendirmektedir. Kendi elleriyle kirlettikleri bu tertemiz dünyayı bırakıp gitseler bile kurtulamayacaklardır. Zira şimdiden fezayı bile kirletmiş bulunuyorlar.

Birkaç sene öncesine kadar bizim kıyılarımız, bizim denizlerimiz, Batılı düşünür ve yazarlar tarafından destanlaştırılıyor; hatta bazen bunlar nefes almak için bizim ülkemize koşuyorlardı. Aslında Cenâb-ı Hakk'ın bizler için hazırladığı nimetlerden istifade yolunu, onlar hep bizden öğrendiler. Fakat şimdi bizim hâlimiz, onların bize çıraklık yaptığı devirlerdeki hâl ve durumdan daha vahim bir vaziyet arz etmektedir. Bu gidişe bir dur diyen çıkmazsa, bu dünyanın akıbeti hakikaten endişe vericidir.

Denizlerden istifade ettiğimiz dönemlerde inci-mercan bizim gündelik kullandığımız nesneler arasında ve en mebzul, en bol süs eşyalarımızdandı. Avrupalı ihtimal o sıralarda inci ve mercanı ancak rüyalarında görüyordu. Biz zengindik; onlar ise, bizim elimize bakıyorlardı. Hâlbuki durum şimdi tamamen değişti. Ümidimiz, bu değişmenin de bir gün değişeceği istikametindedir. Ne var ki, bu da, ancak kevnî kanunlardan istifade ile mümkün olacaktır.


Zira Cenâb-ı Hak, dört bir tarafımızı, bildiğimiz-bilmediğimiz nadide nimetleriyle donatmıştır ki, Kur'ân-ı Kerim, şu âyetiyle bu hakikati seslendirir ve dikkatimizi o nimetlere çeker: "Allah'ın, göklerde olanları da yerde olanları da buyruğunuz altına verdiğini, nimetlerini açık ve gizli olarak size bolca ihsan ettiğini görmez misiniz?" (Lokman sûresi, 31/20)

Bence mühim olan, bu nimetlerden en iyi şekilde istifade etmektir. Evet, İslâm'ın meşru kabul ettiği kazanç yollarından istifade ederek güçlü ve geniş imkân sahibi olmak, bir şükür yoludur.
http://tr.fgulen.com/content/view/17136/3/
 

Acizane

hizmet..hicret..sehadet..
 
Üyelik Tarihi
15 Eki 2007
Mesajlar
3,148
Aldığı Beğeniler
27
Konum
ankara
Takım
Diğer
b. Madenler ve Yeraltı Zenginlikleri

"Rızkı yerin derinliklerinde araştırınız."[3] sözü hadis kriterleri açısından zayıf olsa da ifade ettiği gerçek bakımından üzerinde hassasiyetle durulması gerekli olan bir husustur.

O günün insanı sadece elinde sabanıyla yeri yararak ekip biçtiği bitki ürünleriyle bu hakikate fiilî olarak iştirak ederken artık günümüzde yeraltı zenginliklerinin nasıl bitmez ve tükenmez birer rızık vasıtası olduğu herkesin malumudur. Ne ki, günümüzün insanı yeni yeni bu nimetlerin mevcudiyetine uyanmaktadır.

Biz Müslümanlar, elimizdeki sonsuz denecek ölçüdeki bu zenginlik kaynaklarını kullanamıyorsak bunun vebali tamamen bize aittir. Bugün dünya ekonomisinin temel unsurlarından biri ve belki en birincisi petroldür. Petrol uğruna devletler kurulup devletler yıkılmaktadır. Oysaki Müslümanlar ellerindeki bu geniş imkânı kullanamamakta, sözde kullananlar da onu israf ve tebzîr ile saçıp savurmaktadır.

Aslında bir zamanlar hasım bir dünyayı, Osmanlı'yı yıkmaya sevk eden en büyük âmil, coğrafî konumu itibarıyla onun bir kısım yeraltı zenginliklerine sahip olmasıydı. Bu konuda Abdülhamid'in akıllara durgunluk veren siyasî manevralarına mağlup düşen Batılı, Müslümanları birbirine düşürme planıyla arzusuna kavuştu ve parçaladığı devletçikleri kendi hesabına sömürmenin yollarını buldu. Daha sonraları ise zavallı İslâm âlemi periyodik bir zamanlamayla hep el değiştirdi durdu. Aslında bu, onun kendisine sahip çıkmamasının cezasıydı.

Mehlika Sultan'a âşık yedi genç gibi Batı aşkıyla yanıp tutuşan zavallı Müslüman ülkeler, atlarını Batı yamaçlarına doğru mahmuzlarken, onlar da sinsi yöntemlerle bizim dünyamıza yöneldi ve Afrika'da, Arap Yarımadasında, Suriye'de, Mısır'da, Azerbaycan'da, Çeçenistan'da, Kırgızistan'da bizim değişik imkânlarımızı ve hususiyle de petrol rezervlerimizi işletmeye ve doyma bilmeyen bir iştah ve hırsla kullanmaya başladılar.

Tabiî ki bu arada bizi hep birbirimizle vuruşturma hususunu da bir an bile akıllarından çıkarmadılar. Kurdukları istihbarat servisleriyle içte ve dışta Müslümanları birbirine düşürdüler ve dünya haber ağlarını ellerine geçirerek bizleri hep istedikleri istikamete yönlendirdiler. Dahası uydurdukları yalan haberlerle, akla hayale gelmedik komplolarla Müslüman'ı Müslüman'a kırdırdılar.

Burada bazı ülkelerin başına kendi piyonlarını yerleştirdi ve ardından da onları kendi sefil arzularına alet ettiler. Ellerinde kalan üç-beş kuruşu da silah satarak ellerinden aldılar. Sonra da o silahlarla onları birbirine kırdırdılar.

Aslında, birbirinden kopuk bu milletlerin yan yana gelip yekvücut olması ve bu vücuda asil ve necip milletimizin baş olarak geçmesi Batılının her zaman kâbuslu rüyası olmuştu. O, buna mâni olmak için o gün elinde bulunan bütün imkânları kullandı; bundan sonra da kullanmaya devam edecektir ama, ihtimal bu konudaki mücadele çetin geçecektir. Çünkü şu anda dünya imkânları onların elinde. Oynayacakları oyunlarda, ihtimal, verdiklerinin yüz mislini alacaklardır.

Ne Amerika ne Rusya ne de bir başka ülke, Müslümanların üçüncü bir güç olarak ortaya çıkmasını isteyecektir. Onun için de ellerinden gelen her türlü oyun ve entrikadan geri kalmayacak ve bizi geri bırakmaya çalışacaklardır. Şimdi isterseniz bu istitradî notu burada bitirip madenler bahsine dönelim.

İslâm hukukunda madenlerle ilgili ayrı bir bölüm vardır. Orada, hukuk açısından madenlerin nasıl ve kimler tarafından işletilebileceğine ve bunun karşısında devlete ne ölçüde vergi vereceğine dair tafsilatlı bilgi verilmektedir. Biz mevzumuzla alâkalı olmadığı için meselenin o yönünü mevcut fıkıh kitaplarına havale ile beraber sadece bir hususa işaret edip geçeceğiz.

Malikî mezhebine göre, yeraltı madenleri umumîdir ve milletin ortak malıdır, devlet tarafından işletilir. Hâlbuki diğer üç mezhebe göre bunları özel kuruluşlar da işletebilir. Teşkilatını kendisi kurar ve devlete belli ölçüde hisse verir, geri kalan da o madeni işletenin olur.[4]

Yeraltı zenginlikleri sadece günümüzde adı bilinen madenler değildir. İleride kim bilir nerede ve nasıl madenler çıkarılıp insanlığın hizmetine sunulacaktır. Ayrıca fıkıh kitaplarında, çeşitli kazılarla elde edilen kıymetli eşya ve hazinelere ait hükümler de ele alınıp incelenmiştir.

Görüldüğü gibi, İslâm'ın meşru kabul ettiği gelir kaynaklarından yeraltı zenginlikleri uçsuz bucaksız bir yekün teşkil etmektedir. Önemli olan bunlara sahip çıkıp akıllıca kullanmaktır.

[3] Beyhakî, Şuabü’l-iman, 2/87; Münâvî, Feyzu’l-kadir, 1/541.
[4] Zuhaylî, el-Fıkhu’l-İslâmî ve edilletuhû, 4/2909-2912.


http://tr.fgulen.com/content/view/17136/3/
 

Acizane

hizmet..hicret..sehadet..
 
Üyelik Tarihi
15 Eki 2007
Mesajlar
3,148
Aldığı Beğeniler
27
Konum
ankara
Takım
Diğer
c. Ticaret

Ticareti teşvik eden yüzlerce hadis-i şerif vardır:

"Başkasını aldatmayan sadık tüccar, ahirette nebiler, salihler ve şehitlerle beraber haşrolur."[5]
"Dürüst tüccar, hiçbir gölgenin olmadığı o günde Arş'ın gölgesinde haşrolacaktır."[6]
"Rızkın onda dokuzu ticarettedir."[7]


Bu kabîl hadislerin daha nicelerini sıralamak mümkündür.

Görüldüğü gibi İslâm, mü'minleri açıktan açığa ticarete teşvik etmektedir. Bu itibarla da İslâmiyet'in bir bütün olarak yaşandığı devirlerde ticaret en verimli bir vasıta olarak kullanılmış ve o dönemde dünya piyasa ve pazarlarına büyük ölçüde Müslümanlar hâkim olmuşlardır.

Daha Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) devrinde Müslümanlar Medine pazarına yerleşmiş ve o güne kadar pazar ve piyasada hâkim olan yabancıları bu pazardan söküp atmış, ticareti bütün bütün ellerine geçirmişlerdir.

Malumdur ki, Efendimiz Medine'yi şereflendirmeden önce Kureyza, Kaynuka ve Nadır çarşıları bütünüyle başkalarının elindeydi. Altın ve gümüş piyasasını da onlar ellerinde tutuyorlardı. Sarraflık işine de yine onlar hâkimdi. Hatta Medine'nin en büyük ticaret adamları onların arasından çıkıyordu.

Zaten Medine halkı da büyük bir ekseriyeti itibarıyla rençberdi, müstahsildi. Onların arasında ticaret yapan çok az sayıda insan vardı. Elbette bunda, bugün dünya ticaret hayatına hâkim olanların oyununun tesiri büyüktü.

O dönemde Medine'li biri ticarete atılsa, ticareti elinde tutanlar birlik olup onu iflas ettirinceye kadar uğraşırlardı. Bu itibarla da bir Medinelinin ticarette derlenip toparlanması mümkün değildi.

Hâlbuki, Efendimiz'in Medine'ye teşrifinden kısa bir zaman sonra, bu pazarlarda ticaret yapan yabancıların tesiri bütün bütün kırıldı. Evet, hepsi de teker teker piyasadan çekilip gitti ve gidip başka yerlere sığındılar. Daha sonraki yıllarda ise Arap Yarımadasını da tamamen terk ederek başka yerlere göç ettiler.

O günün akıllı Müslümanları, kendi pazar ve çarşılarında istismara imkân vermemişlerdi. Ticareti, kendi kurallarına göre ve akıllıca değerlendirmişlerdi. Onun için de kısa zamanda hepsi güçlenmiş ve servet sahibi olmuşlardı. Ama gerektiği anda da bütün servetlerini Allah için vermeyi biliyorlardı.

Emevî, Abbasî ve Osmanlı devirlerinde de Müslümanlar ticarî hayatın önemli bir kesimini ellerinde tutmayı başarabilmişlerdir. Bu dönemde büyük tüccarlar gemiler dolusu malı çeşitli ülkelere götürüyor, oralarda pazarlıyor ve ülkelerine önemli miktarda para akışı sağlayabiliyorlardı.

Bu hep böyleydi, çünkü ticareti bizzat teşvik eden Allah Resûlü idi ve ticarette muvaffak olanlardan biri de hiç şüphesiz Allah Resûlü'nün bizzat kendisiydi. Bi'setten evvel Hz. Hatice'nin ticaret kervanlarını bir süre Efendimiz idare etmiş ve ona (radıyallâhu anhâ) büyük bir servet de kazandırmıştı ki, daha sonra Hz. Hatice bütün bu serveti İslâm uğrunda harcayacaktı. Hem öyle bir harcayacaktı ki, ihtimal, vefat ettiğinde elinde-avucunda hiçbir şey kalmayacaktı.

Ticarette Hz. Osman (radıyallâhu anh) gibilerin durumu ise âdeta bir destandır. Medine'ye geldiğinde o da zengin sayılmazdı. Ancak, kısa zamanda ticaret yoluyla öyle bir servete sahip olmuştur ki, Tebuk seferine hazırlanan orduyu tek başına teçhiz edebilmişti dense mübalağa yapılmış olmaz
.[8]

Başlangıcı itibarıyla milletimiz için de aynı şeyleri söyleyebiliriz. İki-üç asır öncesine kadar ticarî üstünlüğümüz bir tarihî realitedir. Öyleki, o gün Batılı bizimle münasebet peşindeydi. Krallar bizden aldıkları ihsan ve atiyyelerle devlet idare ediyorlardı. Atımızın üzengisini öpmek onlar için âdeta kaderin kendilerine bahşettiği bir tali'lilikti.

Son iki-üç asır esas alınarak bunlara itiraza kalkışılmamalıdır. Zira bu yıllarda bütün düşman güçler bizi ifnâ ve yok etmek için bir araya gelip en amansız saldırışlarla üzerimize üşüşmüşlerdir. Zaten iç kargaşa ile başı dertte olan milletimiz bir de dış saldırılarla tamamen çökertilmiş; çökertilmekle kalmamış, elinde avucunda ne varsa harp tazminatına yatırmak zorunda bırakılmıştır.

Bu meş'um dönemde İngiltere, Fransa, Almanya, Amerika, Rusya, hatta ta Çin'e kadar bütün devletlerin tek hedefi gelip Osmanlı mirası üzerine konmaktı.

Bütün dünya bu hedefe ulaşabilmek için her yolu deniyor, her vesileyi meşru sayıyordu. İçimizdeki etnik grupları tahrik ediyor, mezhep kavgalarını kızıştırıyor, hatta onları el altından silahlandırıp başımıza musallat ediyor ve belimizi doğrultmamıza fırsat vermiyordu.

Evet, bu dönemde bütün bir hasım dünya, bizi sömürmek için ellerinden gelen her şeyi yapıyor ve belli ölçüde emellerine de ulaşabiliyorlardı. Bugün ticarî sahadaki iflas etmiş durumumuz bir ölçüde bize ait miskinlik ve tembellikten kaynaklansa da, meselenin kökünde böyle bir ihanete uğramanın getirdiği bir kısım tersliklerin mevcudiyeti de bir gerçektir.

Sadede dönüyoruz. Gelir kaynakları açısından ticaret çok mühim bir rükündür. Mü'minler becerebildikleri devirlerde fert, cemiyet ve toplumun servet ve hazinelerine ticaret kanalıyla hiç de küçümsenemeyecek ölçüde katkılar sağlamış ve milletçe önemli servetler elde edilmiştir.

İslâm'ın meşru gördüğü, hatta teşvik ettiği bu kanal, eğer günümüzde de tam değerlendirilebilse, değerlendirilip dışa açılma imkânı sağlansa, aynı seviyeye ulaşmak hiç de zor olmayacaktır.

[5] Münâvî, Feyzu’l-kadir, 3/278.
[6] Münâvî, Feyzu’l-kadir, 3/278.
[7] Münâvî, Feyzu’l-kadir, 3/244.

[8] Tirmizî, menâkıb 18; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 5/63
.

http://tr.fgulen.com/content/view/17136/3/
 

Acizane

hizmet..hicret..sehadet..
 
Üyelik Tarihi
15 Eki 2007
Mesajlar
3,148
Aldığı Beğeniler
27
Konum
ankara
Takım
Diğer
d. El Sanatları

İslâm'ın meşru gelir kaynağı olarak kabul ettiği yollardan biri de el sanatlarıdır. El emeği ile yapılan bütün sanat dalları, İslâm'ın temel esprisine uygun olmak kaydıyla bu sahaya girer. Kilim ve halıdan tutun da, ince el işlerine, ondan da kakma ve sedef işleme sanatlarına kadar hepsi bizim için hem birer bedâyi hissimizin ifadesi hem de birer gelir kaynağıdır.

Belli bir dönemde atalarımız, her sahada olduğu gibi bu hususta da dünya kadar ölümsüz eser meydana getirmiş ve başkalarını hayran bırakmışlardır. El sanatıyla alâkalı teşvik edici birçok âyet ve hadis vardır. Bu husus başka bir zaman ve başka bir kitapçıkta müstakillen ele alınabilir.

http://tr.fgulen.com/content/view/17136/3/
 

Acizane

hizmet..hicret..sehadet..
 
Üyelik Tarihi
15 Eki 2007
Mesajlar
3,148
Aldığı Beğeniler
27
Konum
ankara
Takım
Diğer
e. İşçilik

Diğer bir gelir kaynağı da, hiç şüphesiz el emeği ve alın teriyle elde edilen gelir ve kazançtır.

Gerçi devrimizde ecîr yani işçi olmaya karşı bir reaksiyon var ve hiç kimse ücret mukabili işçi olmayı çok arzu etmemektedir ki, bugün fabrika ve değişik iş yerlerinde görülmekte olan değişik davranış ve hareketler bu düşüncenin bir çeşit dışa yansımasından başka bir şey değildir.

Esasen işi biraz daha derinden kurcalayacak olursak, bazılarındaki bu reaksiyonun çalışmaya karşı değil, haksız servet biriktirmeye karşı olduğunu görürüz. Bazılarında da düşmanlık, haklı veya haksız olduğuna bakılmadan, doğrudan doğruya servetin kendisine karşıdır.

Bu hareketin altında da şu anda yıkılıp gitmeye yüz tutmuş bir sistemin insanları iğfal etmesi yatmaktadır. Evet, senelerce bu milleti komünizme çekmek isteyenler, işçiyi de hep kendi menhus emellerine alet olarak kullanmışlardır.

Hâlbuki işçilik de Cenâb-ı Hakk'ın takdir ettiği ve Efendimiz'in de (sallallâhu aleyhi ve sellem) teşvikte bulunduğu çalışma şekillerinden biridir. Daha önce de zikrettiğimiz bir âyeti burada tekrar etmekte fayda var: "De ki: Amel edin, işleyin. Allah, Peygamberi ve mü'minler sizin işlediklerinizi göreceklerdir." (Tevbe sûresi, 9/105)

Efendimiz ise, bir hadislerinde: "Allah, elinin emeği ile geçinen mü'min kulunu sever."[9] buyurmaktadırlar.

Demek oluyor ki, becerikli, iş bitiren, eli işe yatkın mü'minleri, Cenâb-ı Hak hem sevmekte hem de takdir etmektedir.

Bunun mefhum-u muhalifi de, beceriksiz ve elinden iş gelmeyen insanların Allah tarafından sevilmediği şeklinde ifade edilebilir. Yine Fahr-i Kâinat Efendimiz bir başka hadislerinde şöyle buyurmaktadırlar:

"Sizden hiçbiriniz eliyle kazandığından daha temiz bir şey yememiştir."[10] Evet, elinizin emeği sizin için en hayırlı rızıktır.

Görülüyor ki, alın teri ve el emeği ile kazanılan rızkı hem Allah hem de O'nun Resûlü alkışlamaktadır. Burada sahabinin naklettiği bir hususu arz etmeden geçemeyeceğim:

Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir iş münasebetiyle Medine dışına çıkmıştı. Dönüşte bahçesinde çalışan bir sahabi gördü ve o bahçeyi şereflendirdi. Çapa yapan adamın elini eline aldı ve sonra da mübarek yüzüne sürdü.

Adamın çatlak çatlak olmuş eli Efendimiz'in gülden narin yüzünde geziyor ve Efendimiz bu esnada şöyle konuşuyordu: "Allah'ın hoşnut olduğu eller, işte bu ellerdir!"[11]

Çapa yapan sahabinin neşesine diyecek yoktu. Zira yaptığı işin ne derece makbul olduğunu bizzat Hz. Ruh-u Seyyidi'l-Enâm söylemişti. Aslında Allah Resûlü, çalışan amelenin elini yüzüne götürüp sürmekle, kıyamete kadar gelecek amele ve işçilere verdiği önemi de anlatıyordu. Ayrıca yine bu davranışıyla her devrin insanına, insana verdiği değer adına daha neler ve neler anlatıyordu!

Hz. Ebû Zerr'e hitaben söylediği sözlerde konu daha bir farklı yanıyla ortaya konur: "Emriniz altında çalışanlar sizin kardeşlerinizdir. Kimin bir kardeşi onun emri altında çalışıyorsa, ona yediğinden yedirsin, giydiğinden giydirsin ve tâkatının üstünde yük yüklemesin. Yüklediği zaman da o yükün altına kendisi de girsin."[12] demiştir. Evet işçi, emek ve ücret, O'nun nazarında hep böyle değerli görülmüş ve alkışlanmıştır.


[9] Taberânî, el-Mu’cemü’s-sağir, 8/380; el-Mu’cemü’l-kebîr, 12/308; Beyhakî, Şüabü’l-iman, 2/88.
[10] Buhârî, büyû 15; İbn Mâce, ticârât 1.
[11] Serahsî, el-Mebsût, 30/245.

http://tr.fgulen.com/content/view/17136/3/
 

Acizane

hizmet..hicret..sehadet..
 
Üyelik Tarihi
15 Eki 2007
Mesajlar
3,148
Aldığı Beğeniler
27
Konum
ankara
Takım
Diğer
f. Ganimet

Her ne kadar bazı peşin fikirliler onu dillerine dolasalar da, İslâm'ın meşru kabul ettiği mühim gelir kaynaklarından biri de ganimettir.

Müslümanlarla savaşanlar ya Müslüman olacaklar ya cizye vermeyi kabul edecekler ya da üçüncü ve son alternatif olarak harp meydanını hakem seçeceklerdir. İşte harp meydanlarında kazanılan bu gelire ganimet denmektedir. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), "Mü'minin en makbul rızkı, ganimetten gelen rızıktır."[13] buyurur.

Belli devirlerde Müslümanlar ganimet yoluyla büyük zenginlikler elde etmişlerdir. Meselâ, Ömer b. Abdülaziz devrinde gün gelmiş zekât verilecek kimse bulunamamıştır. Bu husus, fıkıh kitaplarında harp ve sulh konusuyla alâkalı bahislerde ariz ve amik olarak anlatılır.

Esasen, mülhid, mütecaviz ve gelip size saldıran birinin hakkı yoktur. Ona böyle bir hak veriliyorsa, o da bedelini cizye vererek ödemek zorundadır. Eğer onu da vermek istemiyorsa, tecavüz ve saldırganlığından ötürü cezalandırılır.

Kur'ân-ı Kerim'de ganimet ve onun taksimi birçok âyette ele alınmıştır. Bu âyetlerden birisi şudur: "Eğer, hakkı bâtıldan ayıran, iki topluluğun karşılaştığı o günde (Bedir'de) Allah'a ve kulumuza indirdiğimize inanıyorsanız, bilin ki, ele geçirdiğiniz ganimetin beşte biri Allah'ın, Peygamberin ve yakınlarının, yetimlerin, düşkünlerin ve yolcularındır. Allah her şeye kadirdir." (Enfâl sûresi, 8/41)

Burada Cenâb-ı Hakk'ın ismi, tekrim ve teşrif için zikredilmiştir. Yoksa o da yine mü'minlere aittir. Ayrıca "Allah'ın" dedikten sonra "Peygamberinin" demekle de Efendimiz'in kadir ve kıymetine dikkat çekilmiştir. Her şeyden evvel Allah Resûlü, kendine aldığı ganimetlerin durumunu izah sadedinde "Onlar size geri döner.[/COLOR]"[14] buyurmuş ve bunları tekrar ümmetine geri vereceğini söylemiştir.

Ve yine Efendimiz: "Kim birini harp meydanında öldürürse onun selebi (yanında bulundurduğu bütün eşya) ona aittir."[15] buyurarak ganimetin farklı bir çeşidine de dikkati çekmiştir. Bu disipline bağlı olarak Ebû Talha bir harpte tam yirmi adamın selebini almıştı.[16]

Biz üç asırdır bu konuda da hep verici olduk. Zira hep müdafaada kaldık. Yani bir zamanların aslanı, başkalarına koyun görünmeye başladı ve çevresindeki kasapların iştahlarını kabarttı. Verici duruma düşmemiz sarsıntıya sebep olmuş; buna muhazî ticarî hayattaki kesat bizleri başkalarına el-avuç açan bir millet hâline getirmişti.

Tanzimat'la hızlanan bu düşüş Müslüman Türk'e asıl kimliğini kaybettirme gibi bir vehameti de beraberinde getirmiş ve her hususta bizi dilenciler durumuna düşürmüştür. Keşke böyle bir dilencilik bir şeye yarasaydı. Heyhât; bu dönemde elde çanta kapı kapı dolaşanlar hep elleri ve çantaları boş geriye döndüler. Ne var ki, bu mezellet dahi onların kendilerine dönmeleri için yetmedi. Evet, kendilerinden uzaklaşma bu dereceye gelip ulaşmıştı.

Hak ve adalet çerçevesinde verici değil alıcı olmak çok önemlidir. Biz biz olmayı terk edince, Allah Resûlü'nün ifade buyurduğu gibi, heybet-i İslâmiyeyi de kaybettik. Artık düşmanlarımız bizden korkmaz oldu. Emr-i bi'l-mârufu terk edince de vahyin bereketinden mahrum kaldık. Yani velûd dimağlar köreldi, muhayyileler sönükleşti ve artık içimizden ciddî ilim adamları çıkmaz oldu; çıkmaz oldu da hepimiz birer taklit insanı kesildik ve her şeyi Batıdan kopya etmeyi mârifet sayar olduk.
Efendimiz bir hadislerinde, "Hak yolunda irşad ve mücahedeyi terk ettiğiniz zaman, üzerinizden atamayacağınız bir zillete maruz kalırsınız ve kendinize dönünceye kadar da zilletiniz devam eder."[17] buyururlar.

Dikkat edilecek olursa, İslâm'dan yüz çevirme ve mücahededen geri durma, Efendimiz'in dilinde, dinden dönme şeklinde ifadesini buluyor. Onun içindir ki "Mücahedeye başlayınca" demiyor da "dine döndüğünüz zaman" diyor.

Hadisin diğer bölümünde, "Sığırın kuyruğuna yapışıp her şeyi ziraatta gördüğünüz ve mücahededen uzak kaldığınız zaman da öyle bir mezellete maruz kalırsınız ki, bir daha belinizi doğrultamazsınız."[18] şeklindeki ifadelerin yanında, "Ne zaman ki yeniden insanları uyarmaya başlarsınız, işte o zaman Allah düşmanlarının kalbine korku salar ve hayatın her ünitesinde size başarılar ihsan eder." işaretleri yer alıyor.

Mücahede başlı başına ve uzun bir mevzudur. Onun şekli ve fazileti bu eserin konusunu aşar. Onun içi biz burada cihadın kendisinden değil, onun getirilerinden bahsederek bu hususları arz ettik. Zira bu bölümün madde başlığı olan "Gelir kaynaklarından biri ganimettir." sözcüğüydü ve biz de onun üzerinde durmuştuk

[13] Bu mânâyı ifade eden lafızlar için bkz.: Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 2/50.
[14] Ebû Dâvûd, cihad 121, 149; Nesâî, fey 1; Muvatta, cihad 22; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 4/127; 5/316, 319.
[15] Buhârî, hums 18; megâzî 55; ahkâm 21; Müslim, cihad 45; Ebû Dâvûd, cihad 135; Tirmizî, siyer 13; Muvatta, cihad 18.
[16] Ebû Dâvûd, cihad 136; Dârimî, siyer 43.
[17] Ebû Dâvûd, büyû 54; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 2/42.
[18] Ebû Dâvûd, büyû 54; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 2/42.

http://tr.fgulen.com/content/view/17136/3/
 

Acizane

hizmet..hicret..sehadet..
 
Üyelik Tarihi
15 Eki 2007
Mesajlar
3,148
Aldığı Beğeniler
27
Konum
ankara
Takım
Diğer
g. İktâ

Burada fıkhî bir tabirle karşı karşıya bulunuyoruz. İktâ'ın mânâsı, devlet reisi veya onun vazifelendirdiği birinin bazı toprakları ihtiyaç sahibi kimselere vermesi ve onlara temlik etmesi ameliyesidir.

Bu topraklar, ya fetihlerle elde edilen topraklar, ya hiç vârisi olmayan insanlardan geçen araziler ya da bakımsız ölü yerlerdir.

"Kim ölü bir araziyi ihya ederse, burası onun olur."[19] hadisi ve Urve'nin (radıyallâhu anh) rivayet ettiği, "Şehadet ederim ki, Hz. Peygamber şuna hükmetti: Arz, Allah'ın arzıdır, insanlar da Allah'ın kullarıdır. Kim bir ölü araziyi (mevat) ihya ederse, bu yerde, herkesten ziyade o hak sahibidir."[20] mealindeki hadis ile, "Geçmiş milletlerden intikal eden araziler Allah ve Resûlü'ne aittir. Onlar bu arazileri istediklerine verebilir. Kim bir araziyi ihya ederse, o, onundur."[21] mealindeki başka bir hadis bu meseleye delil teşkil etmektedir.

İslâm'da her şey aktiftir. Hatta şahıslar kendi öz mallarını dahi uzun süre terk edilmiş bir hâlde tutamazlar. Hanefî mezhebinin dışındaki üç mezhebe göre, bir insan, arazisini üst üste üç sene ekip biçmezse, arazi onun elinden alınır, ekip biçecek birisine verilir.[22]

Mesele o kadar mühimdir ki, bazı mezheplere göre üçüncü senenin sonunda herhangi bir adam hiç kimseye sormadan sabanıyla o tarlaya girer ve orayı ekip biçerse, artık o tarla onun olur. Hanefî mezhebine göre ise, böyle bir tasarruf devletin iznine bağlıdır. Yani devlet, üç sene bakımsız kalmış bir yere el koyar ve orayı birisine devreder. Öyle veya böyle, İslâmî anlayışa göre hiç kimse kendi arazisi de olsa yerini böyle metruk bırakamaz.

Peygamber Efendimiz, bizzat kendi hayatlarında iktâ yapmış ve eski-yeni birçok sahabiye bu usûlle toprak vermiştir. Raşid Halifeler devrinde de aynı uygulama yapılagelmiştir.[23]

İşte İslâm'ın meşru kabul ettiği gelir kaynaklarından biri de budur. Fert bu yolla da arazi kazanır ve belli ölçüde imkân sahibi olur.

[19] Ebû Dâvûd, harâc 37; Tirmizî, ahkâm 38; Muvatta, akdiye 26.
[20] Ebû Dâvûd, imâret 37.
[21] Beyhakî, es-Sünenü’l-kübrâ, 6/143; Münâvî, Feyzü’l-kadir, 4/298; San’ânî, Sübülü’s-selâm, 3/83.
[22] Ömer Nasuhi Bilmen, Hukuk-u İslâmiye ve Istılahat-ı Fıkhiyye Kamusu, 7/191-192.
[23] Buhârî, cizye 4; humus 19; nikâh 107; Ebû Dâvûd, imâre 36; Tirmizî, ahkâm 39; İbn Mâce, ruhûn 17; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 1/192

http://tr.fgulen.com/content/view/17136/3/​
 

Acizane

hizmet..hicret..sehadet..
 
Üyelik Tarihi
15 Eki 2007
Mesajlar
3,148
Aldığı Beğeniler
27
Konum
ankara
Takım
Diğer
h. Zekât ve Sadaka

İslâm'da zekât, tam anlamıyla ve bütün yönleriyle bir teminat (sigorta) müessesesine ait fonksiyonları yerine getirme potansiyeline sahiptir. Bu açıdan, günümüzdeki sigorta kuruluşlarının, müsemma olarak "İslâm'da yoktur." hükmüyle bir çırpıda onun nefyedilmesi, biraz aceleden verilmiş bir karar olsa gerektir.

Ancak, dünyada işlerliğini devam ettiren hiçbir sigorta, zekât müessesesindeki teminat ve garantiyi veremez ve onun kadar insanî yanı olamaz. Sadece şu âyet bile bu hükmümüzü ispata kâfidir: "Zekâtlar; Allah'tan bir farz olarak yoksullara, düşkünlere, onu toplayan memurlara, kalbleri İslâm'a ısındırılacaklara verilir ve kölelerin, borçluların, Allah yolunda olanların, yolda kalanların uğrunda sarf edilir." (Tevbe sûresi, 9/60)

Şimdi soruyorum: Hangi sigorta şirketi vardır ki, kendini önceden sigorta ettirerek belli bir prim ödememiş insanlara el uzatsın ve onlara malî yönden destek olsun. Hâlbuki, zekâtın kendilerine verilmesi caiz olan bu sınıfların hepsi, İslâm'ın yaşandığı bir toplumda garanti altındadır.

İslâm fakirin elinden tutar, borçluya destek olur, yolda kalmışın yanında yer alır; Allah yolunda hizmet eden herkese arka çıkar ve yaptıklarından da hiçbir karşılık beklemez.

İşte, zekât müessesesi böyle bir kuruluştur ve âyette anlatılan sınıflar için de önemli bir gelir kaynağıdır.


Esasen, zekât konusu da müstakil bir mevzudur. Onu burada tafsilatıyla anlatmaya gücümüz yetmez. Ancak diğer konularda da yaptığımız gibi, zekâtın da İslâm'ın meşru kabul ettiği bir gelir kaynağı olması hususunu vurgulayıp geçelim.

İslâm'ın meşru kabul ettiği kazanç yollarını, sadece ana başlıklarıyla saymaya çalıştığımız bu sekiz yoldan ibaret kabul etmek elbette ki doğru değildir. Zira buradaki her maddeyi de kendi içinde pek çok bölüme ayırmak mümkündür. O zaman da gelir kaynaklarının sayısı sekiz değil, seksene, doksana ulaşabilir.

Durumu bu şekilde tespit ettikten sonra, İslâm'ın iktisadî yapısının sadece zekât ve ganimete dayalı olduğunu iddia edenleri vak'aların diliyle cevaplamak mümkündür. Demek ki, bizim iktisadî yapımız veya İslâmî gelir kaynakları bir iki maddeyle sınırlı değildir.
İslâm'da pek çok gelir kaynağı vardır. Ancak diğer sistemlerin meşru kabul ettiği her gelir kaynağı İslâm hukukuna göre meşru olmayabilir. İşte İslâm dini bu hususta da hiçbir karışıklığa meydan vermeyecek şekilde bir ölçü ve denge vaz'etmiştir.

İslâm, bir taraftan sa'yi, çalışmayı esas alır. Fakat o, sermayenin gücünü de asla inkâr etmez; ona da kendisine göre değer verir. Çalışmayı, kazanmayı teşvik eder; müntesiplerine bazen sarih bazen de işaretlerle değişik kazanç yolları gösterir ve onları çalışmaya teşvik eder.Şu kadar var ki, bir mü'minin, her kazancı meşru görme gibi bir yanılgıya düşmemesi için de onun elinden tutar ve meşru olmayan kazanç şekillerini bir bir sayar ki, sayılan bu maddeler de yine İslâm ekonomisinin ana meselelerindendir.

http://tr.fgulen.com/content/view/17136/3/
 
Üst Alt