Avrupa.. Kulağa hoş geliyor doğrusu.. Ne kadar Avrupalıyız veya ne kadar Avrupalı olduk.
Yarım asra yakındır yoğun bir şekilde Avrupa muhabbeti kulaklarımızda tıntın ediyor.
Artık çağdaş milletler seviyesine çıkmamız gerekiyor..
Avrupa gibi olmalıyız..
Biz de ilerlemeliyiz..
Daha müferrah bir toplum olmalıyız..
Toplumların başlıca hedefi refah içinde şu dünya nimetlerinden maksimum fayda sağlayarak uzun bir ömür geçirmektir. Bireysel olarak düşünüldüğü zaman her insan aynı temennileri taşır fıtratında. Çünkü insanın özünde vardır, rahat bir ömür geçirmek.. Yediği önünde yemediği arkasında.. Sevdikleriyle birlikte..
Aslında ebedi hayat için verilmiş olan bu istek şu kısacık hayatı dünyeviyede dar kalıplar içine sıkıştırılıp kalbimize oturtulmak isteniyor.. Birileri tarafından..
Bunu istemek suç mu? Elbette hayır.. Ama her şey kuralları dahilinde olmalı değil mi.. Dengeyi bozmadan..
Eğer bireyin refahı, diğer bireylerin hukuklarını ihlal ile oluyorsa burada durup biraz düşünmek gerekiyor.. Hem de çok derinden.. Bireyler bireysel olarak gerçekleştiremedikleri şahsi refahlarını, diğer bireylerden veya toplumlardan beklemeye başlarlar. Ve bu konuda örnek teşkil eden toplumlara yönelirler. Ya taklidi ya da tahkiki olarak. Tahkikisine, yani işin özüne inerek ve detaylarını araştırarak yapılan yönelime sözüm yok.. Yalnız taklidi olan çabuk yıkılmaya mahkumdur.
Gelelim Avrupaya ve Avrupaya olan aşırı muhabbetimize.. Fıtratları üzere yaşadıkları konularda ileri giden Avrupa topluluğu belki bu konuda güzel örnek teşkil ederler. Bakıyorsunuz, bazı noktalarda farkında olmadan (aslında fıtri) sünnet üzere yaşıyorlar.. Sabah üzerlerine güneş doğmuyor.. Ve çalışıyorlar.. Anı değerlendiriyorlar. Ki zaman israfı dinimizce haram sayılmış.. Kırmızı ışıkta beklerken kitap okumak.. Sırf bir iki dakikayı boş geçirmemek.. Hem zaman israfını red, hem de oku emrine itaat. Fıtrat bu.. Ve fıtrat üzere yaşamak.. Ve şimdilerde de yine bir fıtrata dönüş çalışması evliliğe teşvik.. Neden? Çünkü evlilik dışı doğan çocuk sayısı çok fazla.. Ve bu durum toplumun bozulması için başlıca sebeplerden biri. Toplumu oluşturan çekirdeğin yani ailenin yok olması anlamına geliyor bu.. Çekirdek olmayınca ne yetişecek fidan kalır ne de meyve veren ağaç..
Şu panoramaya bir de Türkiye açısından bakalım.. Avrupaya dair ne kadar negatif hal varsa takliden uygulanıyor.. Fazlasını söylemeye ne hacet.. Güya Avrupa gibi olduk.. güya&
Avrupa ve Amerika İslamiyetle hamiledir; günün birinde bir İslamî devlet doğuracak. Nasıl ki Osmanlılar Avrupa ile hamile olup, bir Avrupa devleti doğurdu.
Diyen asrın müceddidi ne kadar doğru bir tespitte bulunmuş yıllar öncesinden.
İşin ilginç tarafı şu ki, çok sevdiğimiz, hiç verilmeyecek tavizleri verdiğimiz Avrupa bizi dışlıyor, adeta düşmanca bir tavır sergiliyor. Bunun özünde yatan sır, altı asır dünyaya hükmetmiş bir imparatorluğun devamı olan bir ülke olmamız.. Toplumsal bilinçaltlarına yerleşmiş olan intikam duygusu ile Türk milletinin şerefini ayaklar altına alacak bir muamele ile mukabele ediyorlar.
Tarik-i gayr-ı meşru(Gayri meşru yol) ile bir maksadı takip eden, galiben maksudunun zıddıyla ceza görür. Avrupa muhabbeti gibi gayr-ı meşru muhabbetin âkıbetinin mükâfâtı, mahbubun gaddârâne adâvetidir.
İslamdan, imandan, ahlaktan, örf ve adetlerinden, öz değerlerinden ve adaletten taviz vererek beslenen bir muhabbetin neticesi elbette ki sevdiğinin merhametsizce ve haince düşmanlığıdır.
Aç canavara karşı tahabbüb, merhametini değil, iştahasını açar. Hem de diş ve tırnağının kirasını da ister.
Evet aç canavara karşı gösterilen sevginin neticesi onun merhametini değil daha çok iştahını açar. Ve üstelik dişinin ve tırnağının kirasını da ister&
Mimsiz medeniyet (medeniyet kelimesinden mim harfi kaldırıldığı zaman deniyet yani alçaklık anlamına gelir) in diş bilemesine daha ne kadar boyun eğip iştahını arttıracağız? Ve nereye kadar dişinin ve tırnağının kirasını ödeyeceğiz? Nereye kadar?
Peki neden biz fıtrat üzere, yani İslamın bize bahşetmiş olduğu kurallar üzere yaşamamakta direniyoruz.. Reçete hazır iken hastalığımızı arttıracak ne kadar muzır ilaç varsa hepsini yutuyoruz şeker niyetine.. Şifa bulacağız ümidiyle.. İslam, reçetesini sunmuş.. Peygamber Efendimiz(s.a.s) her daim istikamet üzere gitmeyi tavsiye buyuruyor.. Yani fıtrat üzere.. Reçete hazır.. Bize düşen en güzel şekilde o reçeteyi uygulamak.. Bireysel olarak.. Ve bireyden topluma yayılarak.. Haydi o zaman daha neyi bekliyoruz.. Yeni bir kurtarıcı mı??
Yarım asra yakındır yoğun bir şekilde Avrupa muhabbeti kulaklarımızda tıntın ediyor.
Artık çağdaş milletler seviyesine çıkmamız gerekiyor..
Avrupa gibi olmalıyız..
Biz de ilerlemeliyiz..
Daha müferrah bir toplum olmalıyız..
Toplumların başlıca hedefi refah içinde şu dünya nimetlerinden maksimum fayda sağlayarak uzun bir ömür geçirmektir. Bireysel olarak düşünüldüğü zaman her insan aynı temennileri taşır fıtratında. Çünkü insanın özünde vardır, rahat bir ömür geçirmek.. Yediği önünde yemediği arkasında.. Sevdikleriyle birlikte..
Aslında ebedi hayat için verilmiş olan bu istek şu kısacık hayatı dünyeviyede dar kalıplar içine sıkıştırılıp kalbimize oturtulmak isteniyor.. Birileri tarafından..
Bunu istemek suç mu? Elbette hayır.. Ama her şey kuralları dahilinde olmalı değil mi.. Dengeyi bozmadan..
Eğer bireyin refahı, diğer bireylerin hukuklarını ihlal ile oluyorsa burada durup biraz düşünmek gerekiyor.. Hem de çok derinden.. Bireyler bireysel olarak gerçekleştiremedikleri şahsi refahlarını, diğer bireylerden veya toplumlardan beklemeye başlarlar. Ve bu konuda örnek teşkil eden toplumlara yönelirler. Ya taklidi ya da tahkiki olarak. Tahkikisine, yani işin özüne inerek ve detaylarını araştırarak yapılan yönelime sözüm yok.. Yalnız taklidi olan çabuk yıkılmaya mahkumdur.
Gelelim Avrupaya ve Avrupaya olan aşırı muhabbetimize.. Fıtratları üzere yaşadıkları konularda ileri giden Avrupa topluluğu belki bu konuda güzel örnek teşkil ederler. Bakıyorsunuz, bazı noktalarda farkında olmadan (aslında fıtri) sünnet üzere yaşıyorlar.. Sabah üzerlerine güneş doğmuyor.. Ve çalışıyorlar.. Anı değerlendiriyorlar. Ki zaman israfı dinimizce haram sayılmış.. Kırmızı ışıkta beklerken kitap okumak.. Sırf bir iki dakikayı boş geçirmemek.. Hem zaman israfını red, hem de oku emrine itaat. Fıtrat bu.. Ve fıtrat üzere yaşamak.. Ve şimdilerde de yine bir fıtrata dönüş çalışması evliliğe teşvik.. Neden? Çünkü evlilik dışı doğan çocuk sayısı çok fazla.. Ve bu durum toplumun bozulması için başlıca sebeplerden biri. Toplumu oluşturan çekirdeğin yani ailenin yok olması anlamına geliyor bu.. Çekirdek olmayınca ne yetişecek fidan kalır ne de meyve veren ağaç..
Şu panoramaya bir de Türkiye açısından bakalım.. Avrupaya dair ne kadar negatif hal varsa takliden uygulanıyor.. Fazlasını söylemeye ne hacet.. Güya Avrupa gibi olduk.. güya&
Avrupa ve Amerika İslamiyetle hamiledir; günün birinde bir İslamî devlet doğuracak. Nasıl ki Osmanlılar Avrupa ile hamile olup, bir Avrupa devleti doğurdu.
Diyen asrın müceddidi ne kadar doğru bir tespitte bulunmuş yıllar öncesinden.
İşin ilginç tarafı şu ki, çok sevdiğimiz, hiç verilmeyecek tavizleri verdiğimiz Avrupa bizi dışlıyor, adeta düşmanca bir tavır sergiliyor. Bunun özünde yatan sır, altı asır dünyaya hükmetmiş bir imparatorluğun devamı olan bir ülke olmamız.. Toplumsal bilinçaltlarına yerleşmiş olan intikam duygusu ile Türk milletinin şerefini ayaklar altına alacak bir muamele ile mukabele ediyorlar.
Tarik-i gayr-ı meşru(Gayri meşru yol) ile bir maksadı takip eden, galiben maksudunun zıddıyla ceza görür. Avrupa muhabbeti gibi gayr-ı meşru muhabbetin âkıbetinin mükâfâtı, mahbubun gaddârâne adâvetidir.
İslamdan, imandan, ahlaktan, örf ve adetlerinden, öz değerlerinden ve adaletten taviz vererek beslenen bir muhabbetin neticesi elbette ki sevdiğinin merhametsizce ve haince düşmanlığıdır.
Aç canavara karşı tahabbüb, merhametini değil, iştahasını açar. Hem de diş ve tırnağının kirasını da ister.
Evet aç canavara karşı gösterilen sevginin neticesi onun merhametini değil daha çok iştahını açar. Ve üstelik dişinin ve tırnağının kirasını da ister&
Mimsiz medeniyet (medeniyet kelimesinden mim harfi kaldırıldığı zaman deniyet yani alçaklık anlamına gelir) in diş bilemesine daha ne kadar boyun eğip iştahını arttıracağız? Ve nereye kadar dişinin ve tırnağının kirasını ödeyeceğiz? Nereye kadar?
Peki neden biz fıtrat üzere, yani İslamın bize bahşetmiş olduğu kurallar üzere yaşamamakta direniyoruz.. Reçete hazır iken hastalığımızı arttıracak ne kadar muzır ilaç varsa hepsini yutuyoruz şeker niyetine.. Şifa bulacağız ümidiyle.. İslam, reçetesini sunmuş.. Peygamber Efendimiz(s.a.s) her daim istikamet üzere gitmeyi tavsiye buyuruyor.. Yani fıtrat üzere.. Reçete hazır.. Bize düşen en güzel şekilde o reçeteyi uygulamak.. Bireysel olarak.. Ve bireyden topluma yayılarak.. Haydi o zaman daha neyi bekliyoruz.. Yeni bir kurtarıcı mı??