Yeniden Doğuş

  • 》》 Biraz mavi , biraz telaş , biraz bahar , biraz sessizlik ,biraz deniz kokusu, biraz huzur , bir parça turuncu ♧ Hoşgeldin Yaz ♧

KIRIKMIZRAP

YD Üyesi
 
Üyelik Tarihi
3 Eyl 2005
Mesajlar
910
Aldığı Beğeniler
1
Takım
Galatasaray
RİSALE-İ NURUN GEREĞİ gibi anlaşılmasının, bazı engelleri aşmayı gerektirdi ini söylemek sanırım mümkündür. Kimi durumlarda, Risale-i Nuru anlama yönündeki çabalar bu engellere takılır. Bu ise, eksik ve hatta yanlış anlamalara yol açar. Sonuçta, hepsi Risale-i Nura atıfta bulunmakla birlikte, birbirinin zıddı olan anlayışlar dahi zuhur eder.


Bu problemi aşabilmek için ise, en başta sözkonusu engelleri tesbit edebilmek, aşılmaları için dikkat ve gayret sarfetmek elzem ve zaruri bir görev olarak belirmektedir.


"Milliyetçilik" konusunun, bu yo un dikkat ve gayreti gerektiren en kritik konulardan biri oldu u kanaatindeyim. Milliyetçili i esas edinmiş bir millî-devletin millî e itiminden geçmiş insanlar oldu umuz bir gerçektir. Ve özellikle son on yılda insanların iç dünyasını iki ayrı milliyetçilik akımından birine veya öbürüne meylettiren gelişmeler yaşanmaktadır. Böylesi bir vasatta, Risale-i Nurun "milliyet" ve "milliyetçilik" meselesine bakışının gerektirdi i bir çizgide durmak, Risale-i Nur üzerinde temellenen yo un bir tefekkür çabasını gerektirmektedir. En başta sözünü etti imiz "engeller"i tesbit ederek aşmak ise, bu çabanın kaçınılmaz bir parçası hükmündedir.


Yolumuzdaki engeller


Bu engellerden ilkinin, Eski Said-Yeni Said ayrımında yattı ı kanaatindeyim. Bir asra yakın bir ömür yaşamış olan Risale-i Nur müellifi, bu uzun ve bereketli ömrü içerisinde çok farklı hallere, çok farklı ortamlara, çok ciddi "kırılma"lara ve dönüşümlere muhatap olmuştur. Bu farklı ortamlarda, bela atın özeti olarak belirtilen "mukteza-yı hale mutabık" bir davranış sergilemiştir. Eski Said-Yeni Said ayrımı bir yanda Risale-i Nur müellifinin yaşadı ı bir terakkiyi ve dönüşümü gösterirken, öte yanda onun yaşadı ı ortamdaki de işmeyi işaretler. Risale-i Nur müellifinin yazdıklarını gerek şahsındaki bu dönüşümü, gerek yaşadı ı ortamda gerçekleşen çok keskin de işimi ihmal ederek ele almak, çok ciddi anlayış problemleri do urmaktadır.


İkinci bir problem, Yeni Saidin okunmasıyla ilgilidir. Yeni Said, "yalnız ve yalnız imana hizmet hususu"1 üzerinde yo unlaşmış; "hayat-ı içtimaiye-i siyasiye"den uzak durmuştur. İzahı bu yazının hacmini aşan bu haklı ve hikmetli tavrına mukabil, Cumhuriyet idaresince bilmecburiye "hayat-ı içtimaiye-i siyasiye"ye muhatap kılındı ı anlar olmuştur. Meselâ, mahkemelere çıkarılmış, birçok tazyike u ramış, hakkında birçok soru ve iftira ortaya atılmış; tüm bunlara karşı iman hizmetini ve Kuran hakikatlerini müdafaa için mukabelede bulunma durumunda kalmıştır. Bu mahiyetteki mektup ve müdafaalarında do rudan Risale-i Nurdaki Kuranî derslerin ve imanî hakikatlerin muhatabı olan hakikat taliplerine yönelik "söylem"den farklı bir üslub kullanmaktadır. İmanî ölçülerden uzak, dünyevîli i yol edinmiş bu "ehl-i hüküm"e karşı konuşmaya mecbur kaldı ında, deyim yerindeyse, onların anlayaca ı dilden konuşur Said Nursî.2 Bir örnekle açıklarsak, bir talebesine, meselâ Abdullah Çavuşa veya Hâfız Aliye konuşması ile, bir mahkeme reisine, bir emniyet müdürüne veya İçişleri Bakanı Hilmi Urana konuşması bir de ildir. Çünkü muhatabı bir ve aynı de ildir. Bu fark, hikmeten olması gereken bir farktır. İkinci durumda, muhatabının kabul etmedi i imanî ölçülere do rudan atıfta bulunmaktan ziyade, onun dünyasını dolduran "Türklük," "devletin bekası," "asayişi muhafaza" gibi hususlar sözkonusu edilerek konuşulmaktadır. Sözgelimi, Türklü ü meslek edinen bir ehl-i siyasete, Türklere asıl şerefini kazandıran İslâmiyeti ders veren eserlere ve müellifine cephe almanın, mesle iyle ne derece uyuştu u sorulmaktadır. Devletin bekasını meslek edinenlere, imansız bir gençlik vücuda getirmeye çalışıp, imanın talimine yönelik eserlere düşman olmanın anarşist, kural tanımaz bir nesli netice verece i; e er dâvâlarında samimi iseler Risale-i Nura cephe almamaları gerekti i söylenmektedir. Bu bakımdan, özellikle lâhikalarda ve mahkeme müdafaalarında rastlanan bu "söylem," Nur Talebeleri için, "ehl-i dünya"ya, hususan "ehl-i siyaset"e nasıl muhatap olunaca ının usul ve üslubunu sunar. Fakat, onlara yönelik bu sözleri, do rudan Risale-i Nurun asıl muhatapları için söylenmiş olarak okumak, meselâ Risale-i Nurun telifini Türklük, devletin bekası veya asayişi temin gibi sebeplerle açıklamak, karşımıza ikinci anlama problemini çıkarmaktadır.
 

KIRIKMIZRAP

YD Üyesi
 
Üyelik Tarihi
3 Eyl 2005
Mesajlar
910
Aldığı Beğeniler
1
Takım
Galatasaray
Bu iki problemle irtibatlı üçüncü bir problem daha sözkonusudur. Bu problem, Risale-i Nura bir bütün olarak muhatap olma yerine, Risale-i Nurdan "kendimize göre" seçmeler yapmamızdır. Böylece, "kendimize uygun" düştü ünü zannetti imiz yerler alınıp, di erleri devre dışı bırakılmaktadır. Bu ise, dördüncü bir probleme zemin hazırlar: Risale-i Nura Risale-i Nurun terimleri ile de il; kendi terimlerimizle muhatap olmak. Açık bir örnek verecek olursak, Risale-i Nurun hiçbir yerinde şu içinde yaşadı ımız "âlem-i şehadet" için "tabiat" kelimesi kullanılmaz. Kâinat, mevcudat, masnuat, mahlukat kelimeleri, nüanslarıyla birlikte, şu âlemi ifade için kullanılan başlıca kelimelerdir. "Tabiat" ise Risale-i Nurda reddedilen, mevhum olarak görülen bir mefhumdur. Kâinatı ifade etmez. Bilakis, kâinatta işgören "şeriat-ı fıtriye-i ilâhiye"ye yanlış olarak takılan bir isimdir. Yanlıştır; çünkü bir Hayy-ı Kayyûmun daimî tasarrufunu cilvelendiren şu mevcudat âlemini, mekanistik ve deterministik bir anlayışla açıklayanların terimidir. Risale-i Nurda "tabiat" kelimesine yüklenen anlam bu iken, bugün pek çok insan "tabiat"ı yaşadı ı şehrin beton duvarları dışındaki her yer olarak görür. Tabiatı böyle tanımlayıp hafta sonları "tabiatı dolaşmak"tan söz eden biri, Risale-i Nurun kâinat ve tabiat ile ilgili bahislerini nasıl anlayabilir? Sözgelimi, kendi "tabiat" kavramını esas alarak okudu unda, tabiatı "mevhum" olarak niteleyen Risale-i Nuru kâinatı madum ve yok kabul eden Vahdet-i Vücut anlayışıyla aynı çizgide görürse, bu do ru mu olur? Bu durumda, "O da bunu anlamış" diyerek mazur görülmesi mi, yoksa "anlamadı ı," "yanlış anladı ı" hükmüne ulaşılması mı gerekir?


Di er bir problem, "paradigma"larla ilgilidir. Bu terim, kişinin düşünce yapısını ve düşünme tarzını belirleyen unsurları ifade eder. Sözgelimi, bir Marksistin paradigması "sınıf çatışması"dır, "ekonominin herşeyi belirledi i"dir, "eme in sömürülmesi"dir. Herşeye bu paradigma ile bakan bir Marksist, Hz. Peygamberin hayatını dahi bir "sınıf çatışması" olarak görür ve "feodalizme karşı bir mücadele" olarak alkışlar. Ele aldı ı konunun Fahr-ı Kâinatın (a.s.m.) hayatı olması, o paradigmasını de iştirmedi i sürece, ona imanî hiçbir kemalât kazandırmaz. Bilakis, Hz. Muhammedin (a.s.m.) her saniyesi ubudiyet şuuruyla nurlanmış nuranî hayatını kendi kısır ve dünyevî nazarıyla kendisi için lekedâr eder. Aynı paradigma problemini başka herşey, bu arada Risale-i Nur noktasında görmek de mümkündür. Nitekim bir "radikal" onu devrimci gibi görmeye çalışırken, bir modernist modernist, bir devletçi ise devletçi diye görebiliyorsa, sebebi budur: yani, her birinin kendi paradigması ile Risale-i Nura bakması. Risale-i Nurun paradigmasını de il, kendi kafasına yer etmiş paradigmayı esas alması.
 

KIRIKMIZRAP

YD Üyesi
 
Üyelik Tarihi
3 Eyl 2005
Mesajlar
910
Aldığı Beğeniler
1
Takım
Galatasaray
Tüm bunlardan sonra, şu söylenebilir. Herkesin kendi paradigmasıyla, kendi tutturdu u yoldan Risale-i Nura bakmasına karşı belki söylenecek bir söz yoktur. Sonuçta, böyle biri, kendi bildi ini okuyacaktır.


Fakat, kendimizi Risale-i Nur talebesi tarifi içinde görmeyi arzuluyorsak, "kendi bildi imizi" de il, "Risale-i Nurun bildirdi ini" okumamız icab etmektedir. Bu bakımdan, Risale-i Nura bir sosyolog, bir modernist, bir radikal, bir milliyetçi.. olarak muhatap olanlar hanesinde yer almayıp, onu bir Risale-i Nur talebesi olarak okumayı ve ona göre yaşamayı isteyen; niyeti ve özlemi bu olan herkesin, bu engelleri aşması gerekmektedir. Yani, en başta, (1) yaşadı ımız asrın, yaşadı ımız toplumun ve aldı ımız e itiminóbu arada, bilhassa nefsinódünyamıza aşıladı ı paradigmaları aşmamız; (2) Risale-i Nura Risale-i Nurun terminolojisi içinde muhatap olmamız; (3) Eski Said ile Yeni Said arasındaki, içinde bulunulan ortam ile de kesinlikle ilgili farkı farketmemiz; (4) Risale-i Nurun hakaik-i imaniye taliplerine yönelik hitap tarzıyla, "ehl-i hükûmet," "ehl-i siyaset," ve "ehl-i dünya"ya hitap tarzı arasındaki farkı anlamamız gerekir. Bu hususlar gerçekleşmeyince, iyiniyetli olunsa bile, Risale-i Nurun tutarlı ve insicamlı tavrının dışında tavırlar gelişebilmektedir. Daha da üzücü olanı ise, bu yaklaşımları geliştirenlerin yalnızca kendi tavırlarını isbat etti ini düşündükleri bahisleri serdetmeleri, muhalif yaklaşım sahiplerinin de sadece onları çürütüp kendilerini haklı çıkaran bahisleri almaları; her iki halde de bir bütün olarak Risale-i Nurun rehber alınmamasıdır. Sonuçta, iki farklı yaklaşım kendini isbata çalışırken, ortaya Risale-i Nur birbiriyle çelişik sözler ve tavırlar içeriyormuş gibi bir duruma yol açılmaktadır.


Nitekim, bugün aynı eserleri okuyup aynı eserlere atıfta bulunarak bir Kürt milliyetçili i geliştirenlerin de, bir Türk milliyetçili i geliştirenlerin de mevcut olması; aynı eserlere atıfla devletçili in de, devrimcili in de savunulması ciddi bir bakış ve anlayış probleminin habercisidir. Zannımca, Risale-i Nur ne orada, ne buradadır. Böylesi zıt anlayışların sebebi Risale-i Nurun kendisi de il; ayrılmaz bir bütün olan Risale-i Nurun kısmen okunması, kısmen üstad ve mürşid seçilmesidir. Ki bu durumda, Risale-i Nur üstad ve mürşid konumundan kaçınılmaz olarak düşmekte; yalnızca kendi görüşlerimizi ardına sı ınarak savundu umuz bir payanda konumuna düşürülmektedir.
 

KIRIKMIZRAP

YD Üyesi
 
Üyelik Tarihi
3 Eyl 2005
Mesajlar
910
Aldığı Beğeniler
1
Takım
Galatasaray
Dipnotlar


1. Tarihçe-i Hayat, s. 604.


2. Yeni Saidin ehl-i dünya ile muhatap olması gereken durumlarda, Eski Saidi vekil tutup onu konuşturması, üzerinde çalışılması gereken manidar bir husus olsa gerektir. Örnek olarak, bkz. "Yirmiikinci Lema," Lemalar, s. 159; "Yirmialtıncı Mektup, Üçüncü Mebhas," Mektubat, s. 297.


Risale-i Nurun Milliyete Bakışı


Bu uzun girişten sonra, sözkonusu engelleri akılda tutarak "milliyet" meselesini de erlendirmemiz gerekti ini belirtme durumundayım. Risale-i Nuru okurken şu veya bu milliyetçili in, şu veya bu milliyetin üstünlü ü anlayışının izini üzerimizde hissediyorsak, bunun pekâlâ yanıltıcı ve akıl karıştırıcı olaca ının şuurunda olmamız gerekir. Hele hele millî devletler ça ında milliyetçili i anayasanın de işmez ilkesi olarak benimsemiş bir millî devletin millî e itim çarkından geçmiş isek, bu hususta daha bir dikkatli olmamız gerekti i açıkça ortaya çıkmaktadır. Risale-i Nurun milliyet veya milliyetçilik meselesine bakışını anlamamız için gerekli atıf noktası, ne aldı ımız e itimdir, ne ait oldu umuz ırk. Bilakis, Risale-i Nurun kendisidir. Ki, kendine Kuranı rehber edinen Risale-i Nurun en temel esası imandır, ubudiyettir. O milliyet meselesine de bu temel üzere bakmaktadır. Bizim onun milliyet meselesine bakışımız da, aynı temele oturtulmalıdır. Bu konunun Kuran-felsefe ayrımının ele alındı ı Onikinci Söz, Otuzuncu Söz, Yirmidördüncü Söz, Otuzikinci Söz gibi imanî bir tefekkürün temellerinin atıldı ı bahislerde bu çerçeveye oturtulması, dikkat edilmesi gereken çok önemli bir husustur.3


"Milliyet"ten kasdımız nedir?


İkinci önemli husus ise, "milliyet" ve "millet" terimleriyle ilgilidir. Bu terimler Risale-i Nurda ne anlamda kullanılır? Nerede hangi anlamı taşır? Hususan Eski Saidin eserlerinde yo un bir şekilde karşılaşılan "millet" ve "milliyet" ifadesine yüklenen anlamlar nedir? Yeni Said, "milliyet" ve "millet"ten hep Eski Saidin kasdetti i şekilde mi söz etmektedir?

Bu sorulara cevap bulmak, öncelikle Eski Saidin içinde bulundu u ortamı anlamayı gerektirmektedir. Eski Said, tanım itibarıyla şeriata dayanan, "farz-ı kifaye-i cihadı deruhde eden" bir "devlet-i İslâmiye" içindedir. Ve bu devletin, devlet olmanın ötesinde ve üstünde bir konumu da vardır: hilâfet. Dolayısıyla, Eski Saidin içinde yaşadı ı co rafya bütünüyle dârül-İslâmdır. Sınırları içinde yaşadı ı devlet, bütün Müslümanları temsil eden ve hangi ırktan, hangi kavimden olursa olsun bütün müminlerin aynı milletten sayıldı ı bir devlettir. Kısacası, hepsi de İslâm milliyetinin mensubudur. Eski Saidin yo un "milliyet" tanımı ile kasdı budur. Nitekim, sık sık "Milliyetimiz de yalnız İslâmiyettir" diyerek bunu netleştirmektedir.4


Bu bakımdan, Eski Saidin milliyet anlayışını, Türkiye adlı bir millî-devletin (di er bir deyişle, ulus-devletin) temelini oluşturan ırka, kavme dayalı milliyet anlayışıyla iltibas etmek, çok net bir yanlışlıktır; ve hususan Eski Saidin mesajını bulanıklaştırmaktadır. Bir kez daha vurgularsak, Eski Said din üzerinde temellenen, esasını inanç birli inin oluşturdu u bir devletin çatısını oluşturan "kudsî İslâmiyet milliyeti"ne atfen konuşmaktadır. Türkiye Cumhuriyeti ise, dinin yerine Türkçülü ün ikame olundu u, "milliyet" ile de Türklü ün kasdolundu u bir yapıdır. Bu yapının "millî"li i "kudsî İslâmiyet milliyeti"ni ifade etmemekte; bilakis İslâm milleti yerine ırka dayalı bir milliyet anlayışını ikame çabasını yansıtmaktadır. Dolayısıyla, böylesi bir yapının aşıladı ı "milliyet" tanımı hiçbir şekilde aynen alınıp Eski Saidin tefekkürüne uyarlanamaz. Meselâ, Eski Saidin "Yaşasın ittihad-ı millî! Yaşasın muhabbet-i millî"5 sözü, bir kavme hasredilerek okunamaz. Açıkçası, bu sözü "Yaşasın Türklerin millî birli i! Yaşasın Türklük sevgisi!" diye okumak imkânsızdır. "Yaşasın Kürtlerin millî birli i! Yaşasın Kürtlük sevgisi!" diye okumak da imkânsızdır. Bu söz "Yaşasın Arapların millî birli i! Yaşasın Araplık sevgisi" diye de okunamaz.
 

KIRIKMIZRAP

YD Üyesi
 
Üyelik Tarihi
3 Eyl 2005
Mesajlar
910
Aldığı Beğeniler
1
Takım
Galatasaray
Aynı şekilde, Eski Saidin "Kimin himmeti milleti ise..."6 diye başlayan meşhur sözü, "himmetini Türk veya Kürt kavmine hasretme" şeklinde anlaşılamaz. Zira bu sözün hemen altındaki paragrafta, milleti "kudsî İslâmiyet milliyeti" olarak açıklamaktadır. Bu sözü "Bediüzzaman... terakki hadisesinde milliyetçili in yerini vurgulamış olmaktadır. Ona göre milliyetçilik, İslâm ve imanın bir gere idir ve her Müslümanın tabiî malıdır"7 diye yorumlamanın da imkânı yoktur. Zira, Said Nursî "müsbet milliyet"ten bahsetmekle birlikte, "milliyetçilik"ten hiçbir yerde müsbet bir şekilde bahsetmemektedir. O kadar ki, "Milliyetçiler milliyeti mabud ittihaz ediyorlar"8 demektedir. Bir insanın "milliyetin mabud ittihaz edildi ini" söyledi i milliyetçilik anlayışını, öte tarafta "İslâm ve imanın gere i" görmesi kesinlikle imkânsızdır.Böyle bir yorumlama, farklı bir anlayışın ifadesi olmaktan öte, bir yanlış anlayışın ifadesidir. Ve bu yanlışa düşülmesinin en önemli sebeplerinden biri Eski Saidin milliyet tanımının, bugün genellikle kullanılan ırka dayalı "milliyet" tanımı ile ve dolayısıyla "milliyetçilik"le karıştırılmasıdır.


Bir kez daha vurgulayalım: Eski Saidin milliyet derken kasdı, "kudsî İslâmiyet milliyeti"dir. Millet derken kasdı, Kuranda hususan "millet-i İbrahim" şeklinde ifadesini bulanóhangi kavimden olursa olsunómüminler cemaatidir.


Said Nursînin kendi ifadesiyle "Eski Said ile Yeni Saidin beraber yazdı ı," ve "Risale-i Nurun fidanlı ı" hükmündeki Mesnevî-i Nuriyede ise, Risale-i Nurdaki birçok meselenin gerçekten kısa cümleler ve paragraflar içerisinde ele alındı ı görülür. Milliyet meselesi de, aynı eserde, Yeni Saidde gelişip serpilecek yeni bir tanımlamaya kavuşur. Yeni Saidin dünyasında, iki ayrı "milliyet" tanımı vardır: (1) Eski Saidin "milliyet" tanımının aynen devamı hükmündeki "müsbet ve mukaddes İslâmiyet milliyeti," (2) Cumhuriyeti kuran kadronun benimsedi i ve e itim yoluyla hükümferma kıldı ı "unsuriyet"e, yani belli bir ırka, belli bir kavme dayalı "menfî milliyet." Bu yeni "milliyet" kavramıdır ki; daha Mesnevî-i Nuriyede, "Asabiyet-i cahiliye gaflet, dalâlet, riya ve zulmetten mürekkeb bir macundur. Onun için milliyetçiler milliyeti mabud ittihaz ediyorlar"9 dedirtecektir. Aynı eserde, milliyetçilik nübüvvete râm olmayıp emanete ihanet eden "ene"nin bir uzantısı olarak anlatılır. İslâmiyet milliyetine dayalı dârül-İslâmda "milliyet"i ırk esasına dayandırma çabasının acı meyvelerinin devşirildi i bir dönemde yazılan Mesnevî-i Nuriye, "ene"yle birlikte, "milletin enaniyeti" kavramını da getirir.10 Bu kavramın, "ene" kavramıyla birlikte Risale-i Nurda açıldı ı; her türlü "asabiyet"in "ene"nin menfî kullanımı paralelinde zikredildi i görülmektedir. "Otuzuncu Söz"de yaratılış hikmetini unutan, fıtrî vazifesini terkeden, kendine mânâ-yı ismî ile bakan, kendini malik itikad eden, ve böylece emanete hıyanet eden enenin, kaçınılmaz olarak "asabiyet-i neviye ve milliye"yi de getirdi i söylenir. Bu asabiyet "o enaniyete kuvvet verip, o ene, o enaniyet-i neviyeye istinad ederek, şeytan gibi, Sâni-i Zülcelâlin evâmirine karşı mübareze eder." Burada, Mesnevî-i Nûriyenin asabiyet ile milliyetçili i özdeşleştiren; ve "gaflet, dalâlet, riya ve zulmet" karışımı olarak sunan anlatımıyla tam bir paralellik vardır. Ve mahiyetini unutup vazifesini terkeden bu ene "Otuzuncu Söz"de felsefe çizgisi ile özdeşleştirilir. Felsefe ise, Risale-i Nurda esasen Kuranla karşı karşıya sunulur. Risale-i Nurda sık sık vurgulanan felsefe-Kuran ikilemesi içinde, "menfî milliyet"in ve "unsuriyet"in daima felsefenin bir ürünü olarak vurgulandı ı görülür. Nübüvvet yolunda, Kuranın hikmetinde asabiyet yoktur. Bilakis, Risale-i Nurun ilk talebesi olan Hulusinin yorumuyla, "menfi milliyetçilik hissi yerine... peygamberlere imanı"11 ikame etmektediródikkat edelim, "müsbet milliyetçili i" de il! Bu bâbda, Resul-i Ekremin "İslâmiyet cahiliyet asabiyetini keser atar" hadisi, Risale-i Nurun birçok yerinde zikredilir. "Onbeşinci Mektup"ta ise, hadisin devamı olarak, Hz. Peygamberin "Habeşli bir kölenin bir Kureyşli efendi ile İslâmiyet nokta-i nazarında farkı yoktur" mealindeki sözü de beyan edilir. Ki devamla gelen bu söz, imanî ıstılah içinde "asabiyet" ile kasdolunan hususlar içerisinde Türkçülük, Kürtçülük, Arapçılık gibi kavim ve kabileye dayalı asabiyetlerin başı çekti inin delilidir. Sözkonusu risalede "Unsuriyet ve milliyet esasları, adaleti ve hakkı takip etmedi inden zulmeder. Adalet üzerine gidemez. Çünkü, unsuriyetperver bir hakim milletdaşını tercih eder, adalet edemez..." der Said Nursî. Devamla, yukarıda zikrolunan hadisi kaydeder ve bu hadisin "katî fermanı"nın şu oldu unu bildirir: "Rabıta-i diniye yerine, rabıta-i milliye ikame edilmez; edilse, adalet edilmez, hakkaniyet gider."
 

KIRIKMIZRAP

YD Üyesi
 
Üyelik Tarihi
3 Eyl 2005
Mesajlar
910
Aldığı Beğeniler
1
Takım
Galatasaray
Yine aynı risalede, net bir tanım ortaya konulmaktadır: "din ile milliyet muharebesi." Ne var ki, bu açık ayrımı görmeyip, "dini milliyetle takviye etmeye çalışanlar" vardır. Ayrıca, "millet namına, milliyet hesabına, unsuriyete kuvvet vermek fikrine binaen, Milleti İslâmiyetle aşılamak istiyoruz diye konuşanlar da vardır.12 Dillere umumen hakim olan "Müslüman Türk"lük kimli i ve "Türk-İslâm" anlayışı ile sonuçlanan bu teşebbüsün sahiplerini, Said Nursî "tahribatçı ehl-i bida" olarak tanımlamaktadır. Tahribatçıdırlar; çünkü, kudsî İslâmiyet milliyetini "mevhum, muvakkat, cüzî, hususî, menfi.. belki esassız, garazkâr, zulümkâr, zulmanî unsuriyet topra ına dikme" çabası, onu kudsiyetinden koparmak anlamına gelmektedir. Bu teşebbüs "ahmakâne ve tahribkârane, bidakârane bir teşebbüs"tür. Aynı şekilde, "Millet[fikrin]i İslâmiyetle aşılama" teşebbüsü, "ebedî ve daimî olan İslâmiyet milliyetini, muvakkat, da da alı unsuriyetle ba lama" çabasıdır. Bu çabanın mensupları tahribatçıdırlar; çünkü bu teşebbüs de kudsî ve ebedî İslâmiyet milliyetini kudsiyetinden koparmakta, "İslâm milletini ifsad" etmektedir.


Bütün bu tanım ve tahlillerden, Risale-i Nurda, bir yanda Eski Saidin "kudsî İslâm milliyeti" tarifinin muhafaza edildi i; öte yanda, yeni rejimin sundu u "milliyet" tanımına açıkça cephe alındı ı görülmektedir. "Milliyet"in müsbet anlamda kullanıldı ı bütün bahisler, "kudsî İslâm milliyeti" tanımının esas alındı ı yerlerdir. Cumhuriyet rejiminin sundu u ve bugün tüm zihinlere hakim olan ırk veya kavim temeline dayalı "genetik" bir milliyet anlayışına ise, menfi bir anlam yüklenmektedir.


Dipnotlar


3. Milliyetçili in "ene"den nasıl çıkıp nasıl beslendi inin Risale-i Nur ekseninde bir tahlili için, Kertenkele Çukuru adlı kitabımızın 13-51. sayfalarına bakılabilir.

4. Hutbe-i Şâmiye, s. 83. Eski Saidin Yeni Saidin tashihiyle neşrolunan tüm eserlerine kabaca bir göz gezdirmek dahi, bu vurguyu açıkça gösterir. Meselâ Hutbe-i Şâmiyeye bkz. "İslâmiyet milliyeti," s. 49, "kudsî milliyet" s. 49, "kudsî İslâmiyet milliyeti" s. 51, "İslâmiyet milliyeti" s. 57 vd.

5. Divan-ı Harb-i Örfî (yeni baskı), s. 89.

6. Hutbe-i Şâmiye, s. 51.

7. Prof. Dr. İbrahim Canan, Bediüzzamandan Çözümler, İstanbul, Yeni Asya Yayınları, 1993, s. 121. Bu tarz bir anlayışta Sayın Cananın yalnız olmadı ını özellikle belirtmek gerekiyor.

8. Mesnevî-i Nuriye, s. 103.

9. a.g.e., s. 103.

10. a.g.e., s. 182.

11. Barla Lâhikası, s. 84. Ayrıca, bu mektuba konu olan, "Yirmidokuzuncu Mektup, Altıncı Kısım"a bkz. Mektubat, s. 386 vd.

12. Mektubat, s. 410-411.
 

KIRIKMIZRAP

YD Üyesi
 
Üyelik Tarihi
3 Eyl 2005
Mesajlar
910
Aldığı Beğeniler
1
Takım
Galatasaray
Milliyetçilik, İman Zaafının Tezahürüdür


Bütün bunlara mukabil, Yeni Saidin mahkeme müdafaalarında, resmî zevatla muhatap oldu unda veya ehl-i dünyaya karşı, "menfî milliyet"in çok zararlarından söz etmekle birlikte, "Milliyetçili i terkedin" demedi i görülür. Bu tavrının sebebi, Yirmialtıncı Mektubun Üçüncü Mebhasında net bir şekilde açıklanmaktadır:


"Fikr-i miliyette bir zevk-i nefsânî var; gafletkârâne bir lezzet var; şeametli bir kuvvet var. Onun için şu zamanda hayat-ı içtimaiye ile meşgul olanlara, Fikr-i milliyeti bırakınız denilmez."13[İtalikler bana ait].


Buradaki tavır açıktır. Kesinlikle "Milliyet fikri iyidir, hoştur, güzeldir; dolayısıyla kimseye Fikr-i milliyeti bırakın demeyin" şeklinde bir anlayışa ulaşmanın imkânı yoktur. Bilakis, kullanılan ifadeler, Risale-i Nurun genelinde çizilen tablonun özeti mahiyetindedir: Milliyet fikrinde var olan nedir? Nefsanî bir zevk. Gaflet yüklü bir lezzet. U ursuz bir kuvvet. Bu tariflerin hiçbirinde "müsbet" bir boyut yoktur. Fakat, yine de, içtimaî hayatla meşgul olanlara fikr-i milliyeti bırakınız denilmemelidir. Çünkü, milliyetçilik bir başlangıç de il, bir sonuçtur. Enenin emanete hıyanetinin, nübüvvet çizgisinden sapmanın, felsefe çizgisine saplanmanın kaçınılmaz sonucudur. Temeldeki bir zaafın tezahürüdür. Temeldeki hastalıklardan dolayı milliyet fikrine saplanmış bir insana milliyetçili i bırak demek, vücudunu saran kanser illetinden dolayı başı a rıyan bir hastayı, başa rısı ilacıyla tedaviye kalkışmak gibidir. Veya temeli sarsılmış bir binayı pencere çerçevelerini de iştirerek tamire kalkışmak gibidir. Milliyetçilik derinlerdeki bir yaralanmanın sonucu ve belirtisidir; tedavisi, derinlerde bir çabayı, imanî bir şuurlanmayı, enenin emaneti bihakkın eda eder hale gelmesini, felsefe bata ından kurtulup nübüvvet çizgisine râm olmayı gerektirir. Açıkçası, milliyet fikri imandaki zaafın sonucudur; tedavisi ise, imanın talimi ve takviyesi ile olur. Yani, insan, milliyetçilikten kurtulabilece i âlet ve ilaçları ancak iman dersleriyle bulabilir. Meselâ, kendisiyle aynı soydan olan birinin başarısıyla övünmek bir yanda milliyetçili in bir ifadesi olmakla birlikte, öte yandaKuranın ders verdi i "Size her ne güzellik isabet ederse Allahtandır" imanî sırrından gafletin de ifadesidir. Kul kendi üzerinde görünen güzelli i, hayrı Allahtan bilir ve böylece Ona teveccüh eder, Onun bu ihsanına karşı ubudiyet ve şükürle mukabele eder. Kendi üzerinde görünen, kendisine verilmiş olanı sahiplenmemekle yükümlü olan insanın, kendisiyle yetinmeyip başkasının üzerinde görüneni dahi sahiplenmesi iman noktasında çok ciddi bir hastalıktır. Tedavisi, ancak "biyedihil-hayr/Her hayr Onun elindedir" kudsî ilacıyla mümkün olabilir. Keza, kendi kavminden olan biri ile başka kavimden biri arasındaki bir kavgada kavminin tarafını tutmak; dahası birinin hatasıyla onun kavmini de mahkum etmek milliyetçili in bir ifadesidir. Oysa Kuran adaleti emretmektedir. Adaletin iç dünyamıza gerçekten yer etmesi ise, gerek kâinatın, gerek Kuranın ders verdi i üzere, her fiili ve her emri adalet üzere olan bir dil-i Hakîme ba lanmakla mümkündür.
 

KIRIKMIZRAP

YD Üyesi
 
Üyelik Tarihi
3 Eyl 2005
Mesajlar
910
Aldığı Beğeniler
1
Takım
Galatasaray
"Müsbet milliyet" vardır


Kudsî İslâmiyet milliyeti yerine, Türklük, Kürtlük gibi ırk esasına dayalı milliyet tanımlarının Risale-i Nurda genelde böylesi bir menfi anlamla yüklü olmasıyla birlikte, "müsbet milliyet" tanımının da kullanıldı ı görülür. Bu satırların yazarı, "müsbet milliyet"ten asıl kasdın "İslâm milleti" oldu u kanaatindedir. Nitekim, aynı risalede "müsbet ve kudsî İslâmiyet milliyeti"nden14 söz edilmektedir. Bu sözün velev ki ırka dayalı milliyet anlayışında da "müsbet" cihetler bulundu u şeklinde anlaşılabilece i düşünülsün, ortada çok ciddi uyarılar ve çok kesin kayıtlar sözkonusudur: "Şu müsbet fikr-i milliyet, İslâmiyete hadim olmalı, kala olmalı, zırhı olmalı.. yerine geçmemeli... Yoksa onu onun yerine ikame etmek, aynı kalanın taşlarını, kalanın içindeki elmas hazinesinin yerine koyup, o elmasları dışarı atmak nevinden ahmakâne bir cinayettir."15 (Bu noktada, İslâmı milliyetle aşılama veya güya milliyetle güçlendirme gibi teşebbüslerin Risale-i Nurda "bida," "tahrip," "ifsad" olarak görüldü ünü bir kez daha belirtelim.)


"Müsbet milliyetçilik" olur mu?


Risale-i Nurun birçok yerinde "milliyet" meselesi ele alınmakla birlikte, "milliyetçilik" kelimesinin ancak birkaç yerde geçti i görülür. Bu bahislerin birinde "menfi milliyetçilik,"16 di erinde "menfi milliyetçiler"17 denilmektedir. Sadece "milliyetçiler" kelimesinin geçti i iki bahisten birinde "milliyetçiler" "tahribatçı ehl-i bida" tanımıyla özdeşleştirilmekte;18 di erinde ise şöyle denilmektedir:

"Asabiyet-i cahiliye, gaflet, dalalet, riya ve zulmetten mürekkeb bir macundur. Onun için milliyetçiler milliyeti mabud ittihaz ediyorlar."19

Bu ifadelerin hiçbirinde "milliyetçi"lik için müsbet bir kullanım sözkonusu de ildir. Bununla birlikte, her nasılsa, Risale-i Nurun milliyetçili i ikiye ayırdı ı, menfi milliyetçili e karşı olup müsbet milliyetçili i tasvip etti i şeklinde genel bir hüküm çıkarılmıştır. Oysa, Risale-i Nurun hiçbir yerinde "müsbet milliyetçilik"ten söz edilmemektedir. Sözkonusu olan, "müsbet milliyet"tir ve bununla da hususan "kudsî İslâmiyet milliyeti" kasdolunmaktadır. Ki, Risale-i Nur, "İslâm milliyetçili i" dahi önermemektedir. Maharetçe geri bir Müslüman saatçi yerine, mahir bir Rum veya Ermeni saatçiyi tercih gibi, "Emaneti ehline tevdi edin" ilâhî emrine dayanan hakkaniyetli bir tavrı sunan Risale-i Nurun "Müslümancılık" dahi yapmazken, "müsbet milliyetçili i" sözkonusu etmesi elbette düşünülemez.
 
Üst Alt