Bugün müslümanların birinci kıbleleri ellerinden alınmış, ikinci kıbleleri de zülüm altında inliyor. Müslümanlar yaklaşık elli parçaya bölünmüş, birbirlerine yabancılaştırılmış ve yaşadıkları coğrafyalara ait özel İslami anlayışlar oluşmuştur. Yeraltı ve yerüstü zenginlikleri talan edilmiş ve dünyanın her tarafında zulüm ve baskı altında kalınmıştır.
İşte bu durumdaki Müslümanlar, ne yapmalı ve nerden başlamalılar? Acaba şu an yeryüzünde egemen olan zalimleri ve gayri İslami anlayışları mı suçlayacağız ve kendimizi mazlum ve hakları gasp edilmiş olarak düşüneceğiz? Ya da oturup kendi nefis muhasebemizi mi yapacağız?
Ben diyorum ki, önce kendimizden başlayalım. Şu halimize bir bakalım; şikâyet edip durduğumuz ehli dünyadan ne farkımız var? Acaba, adil olan kaderi ilahiyeye ne kadar teslim olmuşuz? Acaba bu çektiklerimizin sebebi, ehli dünyaya gösterdiğimiz riyakârlık olamaz mı? Bizi onlardan farklı kılan neyimiz var?
Fahri Razi derki; “Eğer bir gül kokuyorsa, bu o gülün kokan cinsten olduğunu gösterir. Eğer kokmuyorsa, kokusuz demektir. Biri çıkıp ‘efendim bunun kokusu var amma kokusunu hapsediyor’ derse, bu batıl bir iddia olur. Eğer bir insan iman etmişse, imanı onun sosyal hayatına yansımalıdır. Eğer yansımıyorsa, ya yoktur ya da yok denilecek kadar zayıftır.”
Burada; nasıl iman edilmesi gerekiyorsa öyle iman edin veya imanınızı hayatınıza yansıtın, davranışlarınızla ve ahlakınızla bunu isbat edin deniliyor. Müslümanın her zaman salih amellerle inancını kuvvetlendirmesi gerekmektedir.
Çevresinde yaşananlara duyarlı olmalı. “Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır” hadisinin işaret buyurduğu üzere, mümin sadece imanını ibadetlerle güçlendirmez, aynı zamanda dünyada olup biten her hadiseyi tefekkür eder. Ve ne yapması gerektiği noktasında teyakkuzda olur. Sosyal sorumluluğunun bilincindedir. Komşusu aç iken kendisi tok yatmaz.
Müslümanlar iman ettikleri Kur’an ve Resulüllahın sünnetini canlı bir şekilde hayatlarında yaşamadıkları sürece, bu kötü durumdan kendilerini asla kurtaramayacaklardır.
Bu kaba-saba halimiz, ancak iyi bir irfan mektebinde alacağımız eğitimle düzelir. Resulullahın zuhur ettiği topraklarda, insanlar adeta birer sırtlan gibi vahşice birbirlerini yerdi. Resulullah (sav) o kupkuru çölde, vahşi yaşam tarzını değiştirdi ve medeni bir toplum inşa etti. Hz. Ebubekir, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali, Hz. Ebu Zerr (radıyallahu anhum) gibi efsanevi insanlar yetiştirdi.
Evet, Resulullaha vahyedilen Kur’an ve kendi Sünnet-i Seniyyesi dipdiri duruyor. Yeter ki, günlümüzü avuçlarımızın arasına alıp onlara iltica edelim.
İlahi rahmetin eseri olarak, bu ümmette nurani bir silsile ile Resulullaha bağlı ulema her zaman vardır. Ve var olmaya devam edecektir, inşallah.
Ve onların nebevi tebliğlerine günlümüzü açmalıyız.
Allah onların velayetlerini üzerimizden eksiltmesin
İşte bu durumdaki Müslümanlar, ne yapmalı ve nerden başlamalılar? Acaba şu an yeryüzünde egemen olan zalimleri ve gayri İslami anlayışları mı suçlayacağız ve kendimizi mazlum ve hakları gasp edilmiş olarak düşüneceğiz? Ya da oturup kendi nefis muhasebemizi mi yapacağız?
Ben diyorum ki, önce kendimizden başlayalım. Şu halimize bir bakalım; şikâyet edip durduğumuz ehli dünyadan ne farkımız var? Acaba, adil olan kaderi ilahiyeye ne kadar teslim olmuşuz? Acaba bu çektiklerimizin sebebi, ehli dünyaya gösterdiğimiz riyakârlık olamaz mı? Bizi onlardan farklı kılan neyimiz var?
Fahri Razi derki; “Eğer bir gül kokuyorsa, bu o gülün kokan cinsten olduğunu gösterir. Eğer kokmuyorsa, kokusuz demektir. Biri çıkıp ‘efendim bunun kokusu var amma kokusunu hapsediyor’ derse, bu batıl bir iddia olur. Eğer bir insan iman etmişse, imanı onun sosyal hayatına yansımalıdır. Eğer yansımıyorsa, ya yoktur ya da yok denilecek kadar zayıftır.”
Burada; nasıl iman edilmesi gerekiyorsa öyle iman edin veya imanınızı hayatınıza yansıtın, davranışlarınızla ve ahlakınızla bunu isbat edin deniliyor. Müslümanın her zaman salih amellerle inancını kuvvetlendirmesi gerekmektedir.
Çevresinde yaşananlara duyarlı olmalı. “Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır” hadisinin işaret buyurduğu üzere, mümin sadece imanını ibadetlerle güçlendirmez, aynı zamanda dünyada olup biten her hadiseyi tefekkür eder. Ve ne yapması gerektiği noktasında teyakkuzda olur. Sosyal sorumluluğunun bilincindedir. Komşusu aç iken kendisi tok yatmaz.
Müslümanlar iman ettikleri Kur’an ve Resulüllahın sünnetini canlı bir şekilde hayatlarında yaşamadıkları sürece, bu kötü durumdan kendilerini asla kurtaramayacaklardır.
Bu kaba-saba halimiz, ancak iyi bir irfan mektebinde alacağımız eğitimle düzelir. Resulullahın zuhur ettiği topraklarda, insanlar adeta birer sırtlan gibi vahşice birbirlerini yerdi. Resulullah (sav) o kupkuru çölde, vahşi yaşam tarzını değiştirdi ve medeni bir toplum inşa etti. Hz. Ebubekir, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali, Hz. Ebu Zerr (radıyallahu anhum) gibi efsanevi insanlar yetiştirdi.
Evet, Resulullaha vahyedilen Kur’an ve kendi Sünnet-i Seniyyesi dipdiri duruyor. Yeter ki, günlümüzü avuçlarımızın arasına alıp onlara iltica edelim.
İlahi rahmetin eseri olarak, bu ümmette nurani bir silsile ile Resulullaha bağlı ulema her zaman vardır. Ve var olmaya devam edecektir, inşallah.
Ve onların nebevi tebliğlerine günlümüzü açmalıyız.
Allah onların velayetlerini üzerimizden eksiltmesin
Son düzenleme: