Yeniden Doğuş

  • 》》 Biraz mavi , biraz telaş , biraz bahar , biraz sessizlik ,biraz deniz kokusu, biraz huzur , bir parça turuncu ♧ Hoşgeldin Yaz ♧

gerçekçi

Gerçekçi Üye
 
Üyelik Tarihi
28 Ocak 2012
Mesajlar
21
Aldığı Beğeniler
0
Konum
Adana
Takım
Diğer
İslam Şeriatı tam olarak nedir ve neleri kapsıyor? Yorum yazan arkadaşlar kaynak da belirtebilirse sevinirim. Teşekkürler
 

sultans

YD Üyesi
 
Üyelik Tarihi
27 Haz 2011
Mesajlar
775
Aldığı Beğeniler
10
Konum
İstanbul..
Takım
Beşiktaş
tövbeye davet etmek kötü birşey değil ki "gerçekçi"keşke yanımdakiler bana sürekli tövbe et diye uyarıda bulunabilselerdi,her an tövbeyle gününü geçirmek güzeldir son nefes ne zamn çıkar bilinmez işte bu yüzden tövbe etmende bir sakınca yok ..

Şeriat nedir, nasıl yaşanır, bu asırda şeriat geçerli midir?
Soru
Neden şeriat sürekli karalanıyor? Normalde müslümanların şeriatı uygulama zorunluluğu var mıdır? Şeriat hakkında bilgi verir misiniz?

Cevap
Değerli kardeşimiz;



İslam dini diğer konularda olduğu gibi idari mekanizma hususunda da görüş belirtmiştir. Devlet yönetimi ile ilgili belli ilkeler koymuştur. Ayrıntı kısımlarda bu ilkelere bina edilerek uygulanır. Adalet, hukuk, insanların haklarını ihlal etmemek, devlet yönetimini kötüye kullanmamak vs. gibi ilkere sadık kalınmak suretiyle devlet yönetilmelidir.

Şeriat islamın getirdiği hükümlerin genel adıdır. Devlet yönetimi de bunun içine girmektedir.

Doğru islamiyeti ve İslama uygun doğruluğu anlatmak ve yaşamak zorundayız. Bu nedenle İslam adına yapılan ama islama uymayan bazı uygulamalar islamiyete ve müslümanlara zarar vermektedir.

Birisiyle karşılaşıyorsunuz. Namaz kıldığından, oruç tuttuğundan söz ediyor. Sohbetiniz sürüyor ve sonunda, şeriatın en önemli iki emrini yerine getiren bu adamın, şeriata karşı olduğunu görüyor ve hayret ediyorsunuz.

Bir başkasıyla görüşüyorsunuz. Şeriatı hararetle savunuyor. İç âlemine, ibadet dünyasına iniyorsunuz, İslâm’ın ceza hükümlerinin tatbiki için gösterdiği heyecanın yüzde birini, ibadet hayatında göstermediğine şahit oluyorsunuz. Yine hayrete düşüyorsunuz.

Bu iki farklı adam hakkındaki kanaatiniz aynı oluyor: Bunlar şeriatı bilmiyorlar!.Doğru islamiyeti ve İslam layık doğruluğu anlatmak ve yaşamak zorundayız. Bu nedenle İslam adına yapılan ama islama uymayan bazı uygulamalar islamiyete ve müslümanlara zarar vermektedir.

Birisiyle karşılaşıyorsunuz. Namaz kıldığından, oruç tuttuğundan söz ediyor. Sohbetiniz sürüyor ve sonunda, şeriatın en önemli iki emrini yerine getiren bu adamın, şeriata karşı olduğunu görüyor ve hayret ediyorsunuz.

Bir başkasıyla görüşüyorsunuz. Şeriatı hararetle savunuyor. İç âlemine, ibadet dünyasına iniyorsunuz, İslâm’ın ceza hükümlerinin tatbiki için gösterdiği heyecanın yüzde birini, ibadet hayatında göstermediğine şahit oluyorsunuz. Yine hayrete düşüyorsunuz.

Bu iki farklı adam hakkındaki kanaatiniz aynı oluyor: Bunlar şeriatı bilmiyorlar!.

Şeriat nedir, ne değildir?

Şeriat: “Din”, “Allah’ın emri”, “İlâhî emir ve yasaklar” gibi mânâlara geliyor.

İnsan, bir kavramı reddederken de, kabul ederken de anlamını bilmeli, diye düşünüyoruz. Taraftar olmak veya olmamak ayrı mesele.

En çok tartışılan kavramlardan biri de “şeriat.” Bu konuda bir çok kişinin kafası bir hayli karışık. Anlamını bilen de konuşuyor, bilmeyen de.

Önce, Şemseddin Sami Efendinin, dilimizin en esaslı lugati olarak bilinen “Kamus”una bakalım:

Şeriat, “evamir ve nevahi-yi İlahiyye ve ayet ve hadis ve icma-ı ümmet esasları üzerine müesses kanun-u İlahi” diye tarif ediliyor.

Tarifte iki unsur dikkat çekiyor. Biri, şeriatın “İlahi emirler ve yasaklar” oluşu. Diğeri, bu İlahi kanunların “ayet, hadis ve icma” denilen temeller üzerine kurulu bulunduğu.

Ömer Nasuhi Bilmen ise, “Hukuk-u İslamiyye ve Istılahat-ı Fıkhiyye Kamusu” adlı mükemmel eserinde bu ıstılahı ayrıntılı biçimde şöyle açıklıyor:

Şeriat, din lisanında, Cenab-ı Hakk'ın, kulları için vazetmiş olduğu dini, dünyevi ahkamının heyet-i mecmuasıdır. Bu itibarla şeriat, din ile müradif olup, hem ahkam-ı asliye denilen itikadiyatı, hem ahkam-ı fer'iye-i ameliye denilen ibadet, ahlak ve muamelatı ihtiva eder.”

Şeriat, umumi manasına nazaran bir peygamber-i zişan tarafından tebliğ edilmiş kanun-u İlahi demektir. Ahkam-ı şer'iye denilince, bundan kanun-u İlahi hükümleri manasını anlamak lazımdır. Ve bununla asıl Kur'an'a, Hadise, İcmaa sarahaten müstenid olan hükümler kastedilmiş olur.”

Bu ayrıntılı tarifte şu temel noktalar ustalıkla sıralanmış:

1. Şeriatı, kulları için Allah koymuştur.

2. Şeriat, dini ve dünyevi hükümlerin tamamıdır.

3. Şeriat, “din” kelimesiyle eşanlamlıdır.

4. Şeriat kavramının içinde, imani hükümlerin yanında ahlaka, ibadete ve günlük hayattaki işlere dair hükümlerin hepsi vardır.

5. Genel anlamda, her peygamberin getirdiği İlahi kanunlara da şeriat denilir.

6. Şeriat kelimesiyle, açıkça Kur'an'a, Hadise ve İcmaa dayanan hükümler kastedilmiş olur.

Asrımızın en büyük müfessirlerinden olan Elmalılı Hamdi Efendinin, “Hak Dini Kur'an Dili” isimli pek kıymetli tefsirindeki şeriat tarifi de şöyledir:

Lugatte bir ırmak veya herhangi bir su menbaından su içmek veya almak için girilen yol demektir. Bunda, insanların hayat-ı ebediyeye ve saadet-i hakikiyeye ulaşması için, Allah Tealanın vaz u teklif ettiği ahkam-ı mahsusaya ve mezheb-i müstakime bilistiare ıtlak edilmiştir ki, din demektir.”

Bu tarifte de bazı önemli noktalar dikkati çekiyor:

1. Şeriatı Allah koymuş ve kullarını sorumlu tutmuştur.

2. Allah, şeriatı kullarının ebedi hayata ve hakiki saadete ulaşması için göndermiştir.

3. Şeriat, müstakim, yani doğru yolun adı olup, hususi hükümlerden ibarettir.

4. Şeriat, din demektir.

Asrımızın büyük alim ve mütefekkiri Bediüzzaman ise, şeriatı tarif ederken şunları söylüyor:

Şeriat ikidir. Birincisi, alem-i asgar olan insanın ef'al ve ahvalini tanzim eden ve sıfat-ı kelamdan gelen bildiğimiz şeriattır. İkincisi, insan-ı ekber olan alemin harekat ve sekenatını tanzim eden, sıfat-ı iradeden gelen şeriat-ı kübra-yı fıtriyedir ki, bazan yanlış olarak tabiat tesmiye edilir.”

Bu tanımda da önemli noktalar vardı. Şeriatı ikiye ayırarak tarif ediyor, tabiat mefhumuna da açıklık getiriyordu Bediüzzaman.

1. “Küçük alem” olan insanın fiillerini ve işlerini düzenleyen ve Allah'ın “kelam” sıfatından gelen bildiğimiz şeriat.

2. “Büyük insan” olan alemin hareketlerini ve durumlarını düzenleyen şeriat.

3. Maddi alemdeki kanunlara “tabiat” demek yanlış. Çünkü, bu kavram Allah'ı hatıra getirmiyor. Oysa, bu “fıtri” kanunları koyan ve tatbik eden O'dur.

Bu izah, başka bir manayı da hatırlatıyor: Kainattaki varlıklar, Allah'ın “fıtri” kanunlarına isyansız itaat ettikleri için bu alem muntazam ve mükemmel. Hiçbir yerde en küçük bir karışıklık yok. Demek insanlar da yaşayışlarında İlahi kanunlara isyansız itaat etseler, özlenen ahenge kavuşacak ve aradıkları saadete erecekler. Uyumsuzluğun ve huzursuzluğun sebebi, isyan ve tuğyanlarıdır. Ahiret saadeti gibi, dünyevi huzurun da çaresi İslam'dadır.

Bütün bu tanımlara göre, “şeriat” diyen birisi, “din kuralları” demektedir. İnsan ise, hür bir varlıktır.

Kabul de edebilir, red de... “Dinde zorlama yoktur.”


Şeriat nasıl yaşanır?

Bir çekirdeğe ağaç olma kâbiliyeti yükleyen, onu meyve verebilecek şekilde programlayan Allah, bu gayenin tahakkukunu birtakım şartlara bağlamış. Bu şartlar manzumesine şeriat-ı fıtriye deniliyor. O çekirdek, toprağını bulacak, suyuna kavuşacak, güneşle sohbet edecektir ki ağaç olabilsin.

İnsanın mahiyeti de o çekirdek gibi. Cennet hayatını netice verebilecek bir çekirdek. İşte şeriat, bu insan mahiyetinin rıza beldesi olan cennete lâyık olabilmesi için uyması gereken kanunlar manzumesi.

Akıl, O’nun koyduğu sınırlar içinde düşündüğü takdirde, mârifetullaha eriyor. Dil, hayır söylediği ölçüde o ebed ülkesinde ulvî sohbetler yapmaya aday oluyor. Beden, Allah için yorulduğu nispette o saadet beldesinin maddî nimetlerinden faydalanmaya hak kazanıyor.

Sevgi, korku, şefkat, merhamet gibi hislerden, göze, kulağa, ele, ayağa kadar her şey ancak Allah’ın emir dairesinde çalışmaları hâlinde terakki ediyor, ulvîleşiyor ve ulvî âlemlere yöneliyorlar. Şeriat, hakikate giden yolun ismi. Lügat mânâsı, “Su membaından su almak için girilen yol.”

Hakk’a ermenin ve hakikati bulmanın yolunu, Yunus’umuz ne güzel özetler: Şeriat, tarikat yoldur varana, Hakikat meyvesi andan içerü.

Yola girmeden, menzile erişilemez. Şeriatsız, hakikate erme iddiaları, sahibini oyalamaktan öte bir işe yaramayan kuruntulardır.

Tarikat, nâfile ibadetlerin simgesi. Şeriat yolunda sağlam yürüyebilmek, nefis ve şeytana karşı daha güçlü olabilmek için konulmuş bir terbiye ameliyesi. Kulu, Rabbine daha fazla yakınlaştırmaya vesile. Nefsini daha tesirli bir şekilde terbiye etmesine yardımcı.

Kısacası, hakikate ulaşmak için öncelikle İlâhî emirlere harfiyen riayet etmek ve bu vadide kalbini daha sağlam, ruhunu daha güçlü kılmak için de nâfile ibadetlere devam etmek gerek. Büyük müceddid İmam-ı Rabbani’yi dinleyelim:

Dilin yalan söylememesi ve doğru konuşması şeriattır. Kalpten yalan düşüncesini uzaklaştırmak, eğer zorlayarak ve çalışarak olursa tarikat, eğer zorlanmaksızın müyesser olursa hakikattir.”
Büyük İmamın bu güzel misalinden şunu anlamıyor muyuz? Doğru sözlü olmak, Allah’ın razı olduğu güzel bir ahlâk, yâni hakikat. Kul, bu hakikate ermek için, ilk olarak, şeriatın “yalan söylemeyiniz” emrine uyar; dilini bu günahtan uzak tutar. Daha sonra kalbine yalan söyleme arzusu gelmemesi için ruhunu tedavi etmeye başlar. Bu vadide bir gayretin, bir faaliyetin içine girer. Sonunda kalp hiçbir zorlamaya, çalışmaya lüzum kalmaksızın yalan söylemekten nefret eder hâle gelir. Artık o kalbe, yalan yanaşamaz olur. Konuştu mu mutlaka ve büyük bir rahatlıkla doğruyu söyler. İşte bu adam doğru söylemenin hakikatine ermiştir.

Büyük imamın bu ifadelerinden hakikate ermenin, bu mutlu neticeye kavuşmanın tarikatsız da olabileceği anlaşılıyor. İnsan, doğrudan, şeriattan hakikate geçebilir. Ama, bu ermenin, bu varmanın şeriatsız olmayacağı muhakkaktır.

Burada bir tasavvuf tahlili yapmak istemiyorum. Bunları sadece şunun için yazdım. Şeriat denilince, sadece, İslâm’ın ceza hukukuna dair hükümlerini anlamak eksik olur.Yalan söylememek de şeriattır. Yalan söylemeyen, gıybet etmeyen, başkasının malına, canına, ırzına, namusuna kötü nazarla bakmayan, helâl kazanç peşinde olan bir insan da şeriat üzeredir ve hakikat yolundadır. Böyle birinin şeriata karşı çıkması, kendisiyle tenakuza düşmesi demektir.

Dinin temeli, şeriatın esası, insanın yaratılışına dayanır. Karşımızda bir cansızlar âlemi mevcut. Bu âlemde her zerre, her yıldız, hava, toprak, su, ziya her şey Allah’ın küllî iradesine tâbi. O’nun koyduğu İlâhî kanunlara uygun hareket etmede. Ama bu uymada, irade söz konusu değil. Her şey O’nun emrine, yine O’nun iradesiyle boyun eğiyor. Melekler âlemi de bu hakikatin bir başka görüntüsünü sergiliyorlar. İbadet için, tesbih için, hamd için yaratılan bu varlıklarda da insandaki mânâsıyla bir irade mevcut değil. Onlar, Allah neyi emrederse onu işliyorlar.

İnsana gelince o, hilkat tablosunda apayrı bir manzara sergiler. Her şeyiyle Allah’ı tesbih eden şu kâinatın bu şuurlu meyvesinin de her hücresi, her organı daima tesbihte, daima ibadettedir. Zaten bunların idaresi ona verilmiş değil. Ne ciğerini kendisi çalıştırıyor, ne kanını kendi iradesiyle deveran ettiriyor. İşte, hepsi Allah’a itaat üzere bulunan bu beden ülkesine, bir sultan tayin ediliyor: Ruh. Bu ruha, büyük bir lütuf ve yine büyük bir imtihan olarak irade takılıyor.

İnsan ihtiyar ve irade sahibi bir varlık. Parmağıyla dilediği yöne işaret edebiliyor, yüzünü istediği tarafa dönebiliyor. Kendisindeki bütün duyguları dilediği gibi kullanabiliyor. Nereye isterse oraya gidiyor, neyi arzu ederse onu yiyor, neden hoşlanmazsa ondan kaçıyor.

Bu iradenin önüne teklif çıkarılmış, bu iradenin önüne imtihan çıkarılmış ve netice itibariyle bu iradenin önüne cennet ve cehennem çıkarılmış.

İşte, şeriat insan iradesinin Allah’ın razı olduğu sahalarda dolaşmasını emreden ve O’nun razı olmadığı sahalardan kaçınmasını ikaz eden bir emir ve yasaklar zinciri. Kul bu İlâhî ipe sımsıkı sarılmakla emrolunuyor.

İnsan iradesinin önünde iki ayrı saha var. Biri dünya, diğeri ise Âhiret işleri. Ama şu var ki, İslâm’da dünya işlerinin hepsi için de getirilmiş kanunlar, kaideler mevcut. Kul, bunlara uyduğu takdirde hem ibadet etmiş, hem de dünya hayatını daha rahat, daha mesut yaşamış oluyor.

Şeriat üzerinde yapılan münakaşaların daha çok bu ikinci grupta merkezleştiğini görüyoruz. Bu ikinci kısım da ikiye ayrılıyor. Biri muamelât, diğeri ceza. Ve şeriat üzerindeki tartışmaların ağırlık merkezi, bu son kısım. Elbette, ceza hukuku yönünden de İslâm’ın koyduğu birçok hükümler mevcut. Bunlar da şeriat ve bunlara da inanmak farz. Her emir gibi bunlara riayet etmeyen de mesul olmakta. Böyle bir emre uymayış, ona karşı bir vurdumduymazlık, bir isyan mahiyeti taşıyorsa sahibini günahkâr eder. Şayet, o İlâhî emri, o Kur’anî hükmü inkâr etmek, onu reddetmek tarzında ortaya çıkıyorsa küfre sokar. Ama, İslâm sadece bu hükümler değil ve din sadece bunlardan ibaret değil. Meseleyi yalnız bu sahaya çekmek, kısır bir değerlendirme, yanlış bir anlayış olur.

İslâmî hükümler şu üç ana gruba ayrılırlar. Biri, ferdin kendi nefsine karşı vazifeleri. Diğeri, ailesine karşı vazifeleri. Üçüncüsü de cemiyet hayatındaki vazifeleri. Şeriatın bunların her üçüne de getirdiği ölçüler, hükümler var. Her birinin inkârı küfür ve her birine karşı isyan etmek günah. Ama bunlar arasında öncelikli olanlar, ferdin kendi nefsine ait vazifeleri. Bunların başında da ibadet geliyor. İnsanın kendi nefsine ve ailesine ait mükellefiyetleri hususunda, bütün semâvî kitaplarda hükümler mevcut. Hepsinde ibadet emredilmiş, hepsinde günahlardan sakınma esas tutulmuş.

Bu ibadetlerin şeklinde, vaktinde, miktarında farklılıklar var, ama ibadeti emretmeyen, ahlâkı emretmeyen bir hak din göstermek mümkün değil. Lâkin, sosyal kaideler, hele devlet yönetimine dâir hükümler, dinlerin en mükemmeli ve en sonuncusu olan İslâm’da kemâliyle yer almış.

Şunu özellikle ifade etmek isteriz: İnsanın yaratılış gayesi, bütün dinlerde müşterek. Bu gaye, Kur’an-ı Kerim’de: “Ben insanları ve cinleri ancak bana ibadet etsinler diye yarattım” âyetiyle ifade buyurulmuş. Bir de belli şartların tahakkukuna bağlı emir ve yasaklar var. Bunlardan biri de ceza hukukuna dair hükümler. Bu hükümler şarta bağlı. Bugün Almanya’da, İngiltere’de, Fransa’da yaşayan Müslümanların bu emirleri tatbik güçleri yok. Ve bunlardan sorumlu da değiller.

Bu konuda yapılan tartışmalarda, muhatabı olan mü’mini İslâm’ın bir kısım emirlerini kabul etmiyormuş gibi göstermek ve onu insafsızca tenkit etmek, tek kelimeyle zulüm olur. İslâm kardeşliğini baltalayan ve âhirette cezası pek büyük olan bu tarz ithamlardan hassasiyetle kaçınmak gerek.

Bütün insanları fakir bir ülke hayal ediniz. Siz bu ülkenin fertlerini, İslâm’ın zekât farîzasını yerine getirmemekle suçlayabilir misiniz? Elbette ki hayır. İslâm’ın ceza hükümlerine inandığı halde bunu tatbike gücü yetmeyen bir Müslüman da böyle değil midir? Bunları tatbik etmek devletin vazifesidir, ferdin değil. Dolayısıyla da ferde herhangi bir sorumluluk terettüp etmez.

İslâm’ın temel hükümleri, hangi beldede olursa olsun, ferdin uymak zorunda olduğu İlâhî emirlerdir.

Devlet yönetimiyle ilgili hükümler de İlâhîdir, onlara inanmak da her mü’mine farzdır; ama onların uygulanmasından sorumlu değildir.

Şeriatta; yüzde doksan dokuz ahlâk, ibadet, âhiret ve fazilete aittir. Yüzde bir nispetinde siyasete mütealliktir. Onu da ulûl-emirlerimiz düşünsünler.” Bediüzzaman.

İslâmî hükümler hakkında getirilen bir sınıflandırmayı da burada nakletmek isterim. İlâhî hükümler iki kısma ayrılıyor: Bir kısmı sadece Müslümanlara uygulanan hükümler, diğeri ise bir İslâm beldesinde yaşayan herkese tatbik edilen hükümler. İşte bu ikinci kısım, “muamelât” ve “ceza” hükümleri. Bir gayr-i müslim cizye vererek İslâm beldesinde yaşıyorsa, o beldenin bir vatandaşı olarak bütün muamelat ve ceza hükümlerine muhatap olur. Hırsızlık ederse eli kesilir, birisine zina iftirasında bulunursa cezalandırılır. Bazı çevreler meseleyi ters değerlendirerek, İslâm’ın ceza hükümlerinin uygulanmadığı bir ülkede namaz kılmanın, oruç tutmanın da bir mânâ ifade etmeyeceği gibi çok saptırıcı ve bir o kadar da mesuliyetli sözler söylüyorlar. Kendilerine karşı çıkan mü’minleri de Allah’ın hükümlerinden bir kısmını dikkate almamakla suçluyorlar.

Halbuki bu iddia asıl kendileri hakkında geçerli oluyor. Şeriatın yüzde doksan dokuzunu teşkil eden ve dinin temeli olan hükümleri hafife almak ve dinde sadece müslim - gayr-ı müslim herkese uygulanan ve cemiyetin huzur ve saadetini temin eden muamelât ve ceza hükümlerine ağırlık vermek gibi bir hatanın içine düşüyorlar.

Namazın her rekâtında Fâtiha’yı okuyan ve Rabbinden “sırat-ı müstakime” hidayet talebinde bulunan bir mü’minin, çok dikkatli olması gerek. Aşırılığın her türlüsü, yâni ifratı da tefriti de insanı istikametten uzaklaştırır.

Asrımızda Şeriat geçerli midir?

Bu noktada düşülen iki aşırılığa kısaca temas edeceğiz: Bazı insanlar, bu asırda İslâmî hükümlerle hükmetmenin mümkün olmadığını iddia ederken, diğerleri de İslâm hükümleriyle hükmetmeyen herkesi, niyetlerine bakmaksızın, hemen küfürle itham ediyorlar. Bunların biri ifrattadır, diğeri tefritte. Yâni ikisi de aşırı, ikisi de istikametten sapmış.

Önce birinci yanılmadan söz etmek isteriz. Meşhur bir kaide vardır. “Bir şey sabit olursa, levazımıyla sabit olur.” El dendi mi, parmaklar onun lâzımıdır. Eli, parmaksız düşünemezsiniz. Ve böyle bir elden istifade edemezsiniz. Yüz dendi mi, gözü ondan ayıramazsınız. Gözsüz bir yüzün önemli bir yanı eksik demektir. Gözün de akını karasından ayıramazsınız. Parmak elin, göz yüzün, gözbebeği de gözün lâzımıdır. Ondan ayırır ve tek olarak düşünürseniz bir fayda elde edemezsiniz. İslâmî hükümler de öyledir. Bir bütün olarak düşünülmelidir. Ve ancak o zaman, ferdi ve cemiyeti terakki ettirir; huzura, saadete kavuşturur.

İslâm’ın temel şartlarının ihmale uğradığı, ferdî ve ailevî hayatın yanlış esaslar üzerine bina edildiği bir cemiyette, sadece muamelât ve ceza hükümlerinin tatbiki fazla bir fayda sağlamaz. Yahut bu hükümlerin, böyle bir cemiyete tatbiki mümkün olmayabilir. Olsa bile, birçok kimse, bunlara, inanmadan ve istemeyerek uymakla nifaka düşer. Müslüman görünür, ama bir İslâm düşmanı olarak yaşar.

Şeriatın bir bütün olarak değerlendirilmesi gerektiğine bir misal vermek isterim. İslâm’da faiz haramdır, yasaktır. Bu yasağı getiren âyet-i kerimeyi “Müminler ancak birbirinin kardeşidirler” âyetiyle birlikte düşünmek gerekir. O zaman şu hakikat ortaya çıkar: “Bir mü’min, ihtiyaç içinde kıvranan ve kendisinden borç isteyen bir kardeşine borç verirken, şer’î ifadesiyle ona karz-ı hasende bulunurken, bu parayı fazlasıyla geri alma talebinde bulunamaz. Bunun kardeşlikle bağdaşması mümkün değildir.”İslâmî kardeşliğin son derece zayıfladığı, kişinin kendi öz kardeşine oyunlar oynadığı, tuzaklar kurduğu, devlet malının acımasızca yağmalandığı bir cemiyette, İslâm’ın faiz yasağı icra edilemiyorsa, kabahat o bozulan bünyenindir; ilâcın, yahut gıdanın değil.

Gelelim, istikamet sınırlarını aşan ikinci iddiaya. Bir cemiyette, İslâm’ı tam tatbik etmeyen, hükmünü ona göre vermeyen veya veremeyen bir insana hemen kâfir damgası vurmak da insaf değildir. Zira, iman küfre zıttır. Bir insan İslâm’a zıt bir hüküm veriyor, bir icraat yapıyorsa, bunu İslâm’ı reddederek yapacaktır ki küfre girsin. Aksi halde onun küfründen değil günahından, isyanından söz edilebilir. İman gibi küfürde de niyet ve irade şartı vardır. Bir adam ancak, “İslâm’ın şu husustaki hükmü şöyle ama, ben onu kabul etmiyor ve şöyle hareket ediyorum” derse küfre girer. Böyle bir niyeti ve iradesi yoksa, işlediği hata, verdiği yanlış hüküm tamamen bilgisizliğinden yahut irade zaafından kaynaklanıyorsa, yaptığının da yanlış olduğunu biliyorsa bu adama kâfir demek Ehl-i Sünnet itikadınca mümkün değildir. Bunu ancak, büyük günah işleyenin kâfir olduğuna hükmeden “Haricîler”, yahut böyle bir kimsenin imanla küfür arasında kalacağını savunan “Mûtezile” iddia edebilir. Bunların ise ehl-i dalâlet olduklarında bütün Ehl-i Sünnet âlimleri müttefiktir.

Çok dikkatli olmamız gerekiyor. İslâm’ı savunuyorum derken, bilmeden dalâlet ehlinin yoluna girebiliriz.

alıntı
Sorularla İslamiyet
 

gerçekçi

Gerçekçi Üye
 
Üyelik Tarihi
28 Ocak 2012
Mesajlar
21
Aldığı Beğeniler
0
Konum
Adana
Takım
Diğer
Şeriat: “Din”, “Allah’ın emri”, “İlâhî emir ve yasaklar” gibi mânâlara geliyor. Şeriat, “din” kelimesiyle eşanlamlıdır. Yazılmış bu yazıda fakat bu konuda farklı görüşler de mevcut;
Casiye Suresi / 18. ayet ( Elmalılı Hamdi Yazır'ın Kur'an Tevsiri)
"Sonra seni, emirden - dinden- bir şeriat üzere vazifelendirdik. Onun için sen, o şeriata tabi ol ve bilgisizlerin arzularına uyma. "
Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk'ün “Kur'an'daki İslam” kitabından bu konu ile ilgili bir alıntı yapmak istiyorum; ( Sayfa no:265 )
Soru:
18. ayette sözü edilen "şeriat" kavramı üzerinde durur musunuz?
Cevap:
Şeriat; yol ve yöntem demektir. Bu kavramla ilgili olarak Maide Suresi 3. ayette bilgi verilmektedir. Şu kadarını söyleyeyim ki; bu kavram( şeriat )Allah'ın dinine isim olarak kullanılamaz. Çünkü Allah'ın dinin adı bizzat Allah tarafından İslam konmuştur. Bu adı değiştirmek ve de başka kelimelerle birleştirmek yanlıştır.
Maide Suresi / 3. ayet
"...Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim, üzerindeki nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslam'ı seçip benimsedim."
Görüldüğü gibi Cenabı Hak, din konusunda isimlendirmeyi bile insana bırakmamıştır. Din konusunda tam tek el vardır ve bu tek el Allah'ın elindedir. Dini koyan, oluşturan ve koruyan da Allah'dır. En büyük peygamber bile bu konuda Allah'ın yetkisine iştirak edemez. Böyle bir yetkiyi kullanmaya kalkmak şirk olduğu gibi bir takım insanların az veya çok kullanıma açması da şirktir.
Bu şirkten kaçmanın tek yolu Allah'ın kitabı dışında hiç bir kişi veya söze hüküm koydurtmamaktır.
Atatürkçü, sağcı – solcu, dinci – dinsiz gibi gruplandırmalara yönelik de ;
Hucurat Suresi ( 11. ve 12. Ayet )
"Ey inananlar! Bir topluluk başka bir toplulukla alay etmesin. Olabilir ki alay ettikleri topluluk kendilerinden hayırlıdır. Kadınlar da başka kadınlarla alay etmesinler. Alay ettikleri kendilerinden hayırlı olabilir. Birbirinizin ayıbını aramayın; birbirinize kötü lakaplar yapıştırmayın. İmandan sonra fasıklık ile aldanmak ne kötü şeydir. Kim ki tövbe etmez ki böyleleri zalimlerdir. Ey iman sahipleri !Zandan çok sakının.Çünkü zanın bir kısmı günahtır. Casuslar gibi birbirinizin ayıplarını aramayın.Gıybet ederek birbirinizi çekiştirmeyin. Sizden biri ölmüş kardeşinin etini yemek ister mi?Bakın bundan iğrendiniz. Allah'dan korkun, hiç kuşkusuz Allah tevbeleri çok kabul eden, rahmeti sonsuz olandır."
Prof.Dr. Yaşar Nuri Öztürk ;
Şunu bunu arkadan çekiştirip önüne geleni cehennemlik, günahkar ilan etmek yıllardan beri dinimizin birinci emri haline getirildi. Kur'an'la iman ve ilim dostluğu olanlar kabul eder ki bu gidiş Kur'an'ın ruhuna aykırıdır.
 

Firak-i Nigah

~ Ya Bâkî Entel Bâki ~
 
Üyelik Tarihi
26 Ağu 2010
Mesajlar
412
Aldığı Beğeniler
3
Konum
GuRBeT-34 VaTaN-44
Takım
Galatasaray
konuyu okuyacakdım hatta cevabda yazacakdım,fakat en sonda "Yaşar Nuri" ismini görünce vazgeçtim..
Allah basiret gücümüzü artırsın,ayaklarımızı hak din üzerine sabit kılsın inş.
 

sultans

YD Üyesi
 
Üyelik Tarihi
27 Haz 2011
Mesajlar
775
Aldığı Beğeniler
10
Konum
İstanbul..
Takım
Beşiktaş
Sanırım,Firak-i Nigah 'ta benim gibi sosyete hocalarıdan pek hoşlanmıyor.. biri Zekeriya Beyaz diğeri ise, Y,Nuri Öztürk,şimdilik iki kişiler inşallah bir üçüncüsüde gelmez,Allah onların şerrinden müslümanları uzak etsin,dünya nimetleri gözlerini ,gönüllerini doldurmuş,sürekli tv programlarına çıkıp şov yaparlar,günahlarıda ,veballeride üstlerinde kalsın bizden uzak..
 

seyfofen

YiğiDo
 
Üyelik Tarihi
11 Ara 2011
Mesajlar
3,019
Aldığı Beğeniler
145
Konum
DüNy@ GeZegeNi
Takım
Fenerbahçe
yahu yeter artık bişey yazmayım diyorum gene dayanamıyorum..
taa en başta ben zaten anladım ve dedimki hem hocalarını hemde okuduğun kitapları değiş gerçekçi...
meşhur bir söz vadır..çok afedersinizde..klavuzu karga olanın burnu ......... çıkmazmış....ama nolur artık yazma..çizme..ablacım /kardeşim...bırak imanından götüren kafanı karıştıran sözüm ona hocaları...bak arkadaşlarımız çok güzel yazılar ekliyorlar onlardan faydalan ve yanlış bilgilerini düzeltmeye bak...

bir fıkra geldi aklıma..
Temel bir gün e-5 karayolunda son sürat giderken bu arada radyosuda açık..durmadan anons yapıyor..DİKKAT DİKKAT adananın falanca güzergahında bir araç ters istikamette hızla ilerliyor önemle duyrulur herkes dikkatli olsun...!!!
BİZİM TEMEL RADYO ANONSUNA HİTABEN..ULA UŞAĞUM NE BİR ARACI SÜRÜSÜYLE ARAÇ ÜZERİME GELEYİ...:hihi:
bimem anlatabildimmi temel..pardon gerçekçi hanım..:Smiley (121):


şimdi sana tövbe et desem kızacan iyisimi demim...:p
selametle..
bir dahada davosa gelmem yazma sakın..:D
 

sultans

YD Üyesi
 
Üyelik Tarihi
27 Haz 2011
Mesajlar
775
Aldığı Beğeniler
10
Konum
İstanbul..
Takım
Beşiktaş
“Hah biz sana çok muhtaçtık. Niye gelmedin? Aman gel, ne olur gel. Gelsen ne olur gelmesen ne olur. Türkiye irtifa mı kaybeder?”
0e17e4b32fda7127c6f7d01fv2.gif
 

gerçekçi

Gerçekçi Üye
 
Üyelik Tarihi
28 Ocak 2012
Mesajlar
21
Aldığı Beğeniler
0
Konum
Adana
Takım
Diğer
yahu yeter artık bişey yazmayım diyorum gene dayanamıyorum..
taa en başta ben zaten anladım ve dedimki hem hocalarını hemde okuduğun kitapları değiş gerçekçi...
meşhur bir söz vadır..çok afedersinizde..klavuzu karga olanın burnu ......... çıkmazmış....ama nolur artık yazma..çizme..ablacım /kardeşim...bırak imanından götüren kafanı karıştıran sözüm ona hocaları...bak arkadaşlarımız çok güzel yazılar ekliyorlar onlardan faydalan ve yanlış bilgilerini düzeltmeye bak...

bir fıkra geldi aklıma..
Temel bir gün e-5 karayolunda son sürat giderken bu arada radyosuda açık..durmadan anons yapıyor..DİKKAT DİKKAT adananın falanca güzergahında bir araç ters istikamette hızla ilerliyor önemle duyrulur herkes dikkatli olsun...!!!
BİZİM TEMEL RADYO ANONSUNA HİTABEN..ULA UŞAĞUM NE BİR ARACI SÜRÜSÜYLE ARAÇ ÜZERİME GELEYİ...:hihi:
bimem anlatabildimmi temel..pardon gerçekçi hanım..:Smiley (121):


şimdi sana tövbe et desem kızacan iyisimi demim...:p
selametle..
bir dahada davosa gelmem yazma sakın..:D

Siz neden benim görüşlerimden bu kadar rahatsız oluyorsunuz ki? Burası bir tartışma platformu herkes aynı fikirde olmak zorunda değil.

Yaşar Nuri Hoca'yı severim doğru ama sosyete hocası mı onu bilmem ben sadece kitaplarını okurum ya da tv de programı denk gelirse izlerim. Özel hayatı beni ilgilendirmez.

Zekeriya Beyazı hiç dinlemedim uzun zamandır çünkü bana hitap etmiyor o yüzden onun hakkında da yorum yapamayacağım.

Ben değişik görüşleri dinlemeyi tercih eden biriyim. En doğrusunu da akıl süzgecimle kendim seçmeyi uygun buluyorum.

Sizlerin bazı konularda görüşleri farklı biliyorum ama olsun sonçta cidden merak ettiğim için sordum şeriat çünkü herkes tarafından farklı yorumlanıyor. Cevaplarınız için teşekkür ederim.
 

Gülistan

İMAM HATİP'Lİ
 
Üyelik Tarihi
30 Kas 2010
Mesajlar
1,066
Aldığı Beğeniler
25
Takım
Diğer
Esselamü Aleyküm.Sevgi değer kardeşlerim emeklerinizden ve hoş görünüzden pek memnun oldum Rabbim cümlemizin gönlüne göre versin .Amin.
"Benimki benim ,seninki de senin !
Bu ŞERİATTIR...
iKİNCİSİ;Seninki senin ,benimkide senin !
Bu Tarikat
ÜÇÜNCÜSÜ ;Ne benimki benim ,nede seninki senin ...Her şey ALLAH'IN!..
Bu da HAKİKATTIR...(N.F.Kısakürek)

Allah'a Emanet Olunuz.
 
Üst Alt