Yüzleşme Noktası
O SÖZ O GÜN BEYNİME kazınmıştı. Bir daha unutmayacaktım. Bir pla ın üzerine nasıl yollar açılarak sesler oraya nakşedilirse, benim de hafızama o gün bir yol açılmış ve o söz oraya kaydedilmişti. Bu olayı tüm hayatım boyunca hiç unutmayacak, çeşitli vesileler ile hatırlayacaktım. Kendime bir yol gösterici bulmuştum. Ne zaman kendimle ilgili bir sorun hissetsem, ne zaman hayatımın yolunda gitmedi ini farketsem, hemen o kısa, basit, sihirli cümle imdadıma yetişiyor ve yaşadı ım sorunların özüne inmeme vesile olarak ne yapmam gerekti i konusunda bana ilham veriyordu. Hayatım o sözü duymadan önce ve duyduktan sonra diye ikiye ayrılıyor da diyebilirdim.
Sorunları olan bir insan oldu umu biliyordum. Aslında biliyordum da denemez. Hayatım boyunca birçok sorun yaşamıştım ve yaşamaya da devam ediyordumóher yaşa özgü, her mevsime özgü, her güne özgü sorunlar. Zaman ve mekan de işse de; zamanla bedenim ve bendeki kimi özellikler de işse de, problemlerim, sorunlarım, sorularım, yaşadı ım çatışmalar, bunalımlar, sıkıntılar, kaygılar, endişeler hiç de işmiyordu. Üç yaşındaki benle otuz yaşındaki ben aynı de ildik. Ama üç yaşındaki ben otuz yaşındaki benden ayrı da de ildi. Hiç de işmeyen, hep korunan bir ben vardı. Çatışmalar hiç yok olmuyor, kaybolmuyor, gitmiyor ve bitmiyordu; ama belki çatışmalara konu olan şeyler zamana ve mekana ba ımlı kalıyordu.
Çatışmalar hayatımın ayrılmaz bir parçası olmuştu. Önce kendimle çatışıyordum. Sonra başkaları ile çatışıyordum. Elem, acı, keder yaşıyordum. Üzülüyor, mutsuz oluyordum. Gün geliyor, derin bir tasa yüre ime çörekleniveriyordu. Dünya tüm a ırlı ı ile üzerime çöküyordu. Yalnızlık çekiyordum. Anlaşılmadı ımı hissediyordum. İnsanlara kendimi anlatamıyordum. İnsanlar beni anlamıyor, anlamak da istemiyorlardı. Yanlış anlaşılıyordum. Düş kırıklıklarım vardı. Beklentilerim yerine gelmiyordu. Umutla umutsuzluk yer de iştirip duruyordu. Anlaşamadı ım kişiler oluyordu. Öfkeleniyordum. Tahammül gücüm sıfırlanıyor, ve işte o sıfır noktasında herşey bana batıyor, tedirgin ediyordu. Sabır tükenince kendimi koruyacak tek silah kalıyordu: öfke. Acizlik duyuyorsan, tek şey yapabilirdin; karşıdaki insana saldır gitsin.
Peki tüm bunların altında yatan temel sorun neydi? Bu sorunun cevabını ise bilmiyordum.
Hayatım boyunca hep yüzleşmeler yaşamıştım. Yüzleşme demek, benim için, tedirginlik demekti. Yüzleşmenin özelli i insanın bütün dikkatini kendi iç dünyasına, daha önce farkına varamadı ı bir yöne çevirmesidir. Kişi, daha önce bu derinlikte farketmedi i bazı şeyleri farkeder. Acı da hissederek, bu yeni durumlardan etkilenerek önce kendini anlar, de işmesi gerekti ini bilir ve kendini de işimin eşi inde bulur. Bu farketmenin insanı bir de işimin eşi ine getirmesi ürkütücü gelir. Hayatı yaşama biçimimizin de işikli e u rayacak oluşu; yeni düşünceler, yeni tarzlar bizde önce tedirginlik uyandırır. Çünkü de işiklik hayatımızda sahip oldu umuz devamlılık ve bütünlük duygusunu bozar. İnsan hayatının altüst olma noktasına gelmesi tedirgin edici bir duygudur. Sanki hayat sizin kontrolünüzden çıkacak gibidir.
İşte bu tedirginli i yaşamaktan hep korkmuş ve ürkmüştüm.
Çatışmalar içinde geçen hayatımda ise hiç bu kadar acı bir gerçekle karşı karşıya geldi imi, hiç böylesine yüzleşebildi imi ve sarsıldı ımı hatırlamıyorum.
Doktor arkadaşım hastası ile ilgili anlatacaklarını bitirince, içeri bir şizofren hastanın girece ini anlamıştım. Kapı açılmış, hemşire refakatinde hasta yavaş yavaş odaya girmiş ve kendisine ayrılan sandalyeye oturmuştu. Bakışlarımı üzerine diktim. Hiçbir hareketini, hiçbir mimi ini, davranışını kaçırmamalıydım. Oldukça sessiz ve sakin görünüyordu. Tüm yüz ifadeleri kaybolmuş, dümdüz bir hal hal almıştı. Mesle e ilk başladı ım zamanlarda bu görüntüden çok korktu umu ve nedenini çok merak etti imi hatırladım. Sonra sonra ülfetle alışmıştım. Bunun bir adının oldu unu da ö renmiştim. "Düz duygulanım" demişlerdi.
Vizitlerde ilk soruyu her zaman şef sorar. Sorusunu tam soracaktı ki, o kıpırtısız gibi duran insan, bakışlarını odada bulunan kişilere teker teker gezdirmeye başlamıştı. Hasta ile birlikte odadaki di er insanların bakışları da onu takip ediyor, o kime bakıyorsa hepimiz ona bakıyor, gözlerini kimin üzerine dikerse gözlerimizi ona dikiyor, hayret ve şaşkınlık içinde hastanın peşisıra sürüklenip gidiyorduk. Bir mıknatıs gibi, hepimizi kendine çekiyordu. Suskunlu u ile, odadaki hakim kişi olup çıkmıştı.
Suskunlu un hiç bu kadar etkili oldu unu görmemiştim. O so uk ve donuk bakışları; o mimiksiz, yaşadı ı her duyguyu kendine saklamak istiyor gibi, hangi duyguyu yaşadı ını belli etmeyen bu gizemli ve belirsiz yüzü kendi üzerimde hissetti imde iyice ürperdim. Üç-beş saniye kadar bakıştık. Sanki en uzun bana bakmıştı. Nihayet bakışlarından kurtuldum ve rahatladım. Şimdi sıra yine bendeydi.
Yüzündeki hiçbir hareketi, bir kıpırtı bile olsa kaçırmaya niyetim yoktu. Bütün yüzleri okuduktan sonra, içimi, acaba duvardaki resimlere de bakacak mı diye bir merak sardı. Merakım giderek artıyordu ki, bir anlı ına önüne baktı. Dudaklarını hafifçe kıpırdattı. Pek konuşma iste i yok gibiydi. Ama gözlerim dudaklarındaydı ve iki duda ı arasından bir ses çıkmasa bile, dudak hareketlerinden bir anlam çıkararak onları okumak istiyordum. Kısık sesle "Hepinize geçmiş olsun" dedi ve ardından gülümsedi.
Odanın içine sanki bir bomba düşmüştü. Bu sözü söylemeye alışık olan bizlerdik. Hastalarımıza biz geçmiş olsun der, şifa diler ve hastanın şifa bulması için elimizdeki imkanları kullanır, şifa vesilesi olmak isterdik. Hasta hakkında bir hüküm verme hakkını kendimizde bulurduk. Şimdi ise sanki roller de işmişti. Onu sorgulayan, tahlil eden, onun hakkında hüküm veren konumundan çıkmıştık. Ansızın, hakkımızda bir hüküm verilmişti. Hem de o, tek başına, hepimiz hakkında aynı hükmü vermişti.
Kelimeler teker teker hepimizin yüzüne so uk bir rüzgar gibi çarpıyordu. Rüzgar çok so uktu, buz gibiydi ve bir bıçak gibi yüzümüzde geziniyordu. Hepimiz şaşırmış, bu beklenmedik tepki karşısında yine susmuş, bir anlam verememiştik. Hasta ne demek istemişti?
Şef üzerindeki şaşkınlı ı attıktan sonra, kendine geldi ve sorularını sormaya başladı. Sorulara kısa, birkaç kelimeden oluşan cevaplar vermeye çalışıyor, dünyasında bir sır gibi saklamak istedi i düşüncelerini ele vermek istemiyor, hep önüne bakıyor, da ılmak istemiyor, kontrolü elinde tutmaya çabalıyordu. Ancak konuştukça açılmaya, kontrolünü gevşetmeye başladı ve daha çok konuşur oldu. Artık onu anlayabiliyorduk. "Bende öyle bir güç var ki" dedi, "elimi bir oynatsam kıyameti koparabilirim. Parma ımı oynatsam dünyayı sallarım." Bunu oldukça emin bir şekilde söylemiş, bizi inandırmaya çalışmış, dikkatle yüzlerimize bakarak tepkilerimizi ölçmeye çalışmıştı. Odadaki doktorların yüzünde hastadan saklamaya çalıştıkları, belli etmek istemedikleri bir inanmazlık, hafif bir iztihza, sende böyle bir gücün olmadı ını biliyoruz der gibilerden bir bakış belirdi. Bu düşünüş tarzı saçmasapandı; anlamsız ve imkansızdı. Bunu hepimiz kesinkes biliyorduk. Şizofrenik düşünce tarzı işte buydu. Hakikatten kopuk, mantık ilkelerinin işlemedi i, insana "Böyle şey olamaz" dedirten bir ifadeydi bu.
O SÖZ O GÜN BEYNİME kazınmıştı. Bir daha unutmayacaktım. Bir pla ın üzerine nasıl yollar açılarak sesler oraya nakşedilirse, benim de hafızama o gün bir yol açılmış ve o söz oraya kaydedilmişti. Bu olayı tüm hayatım boyunca hiç unutmayacak, çeşitli vesileler ile hatırlayacaktım. Kendime bir yol gösterici bulmuştum. Ne zaman kendimle ilgili bir sorun hissetsem, ne zaman hayatımın yolunda gitmedi ini farketsem, hemen o kısa, basit, sihirli cümle imdadıma yetişiyor ve yaşadı ım sorunların özüne inmeme vesile olarak ne yapmam gerekti i konusunda bana ilham veriyordu. Hayatım o sözü duymadan önce ve duyduktan sonra diye ikiye ayrılıyor da diyebilirdim.
Sorunları olan bir insan oldu umu biliyordum. Aslında biliyordum da denemez. Hayatım boyunca birçok sorun yaşamıştım ve yaşamaya da devam ediyordumóher yaşa özgü, her mevsime özgü, her güne özgü sorunlar. Zaman ve mekan de işse de; zamanla bedenim ve bendeki kimi özellikler de işse de, problemlerim, sorunlarım, sorularım, yaşadı ım çatışmalar, bunalımlar, sıkıntılar, kaygılar, endişeler hiç de işmiyordu. Üç yaşındaki benle otuz yaşındaki ben aynı de ildik. Ama üç yaşındaki ben otuz yaşındaki benden ayrı da de ildi. Hiç de işmeyen, hep korunan bir ben vardı. Çatışmalar hiç yok olmuyor, kaybolmuyor, gitmiyor ve bitmiyordu; ama belki çatışmalara konu olan şeyler zamana ve mekana ba ımlı kalıyordu.
Çatışmalar hayatımın ayrılmaz bir parçası olmuştu. Önce kendimle çatışıyordum. Sonra başkaları ile çatışıyordum. Elem, acı, keder yaşıyordum. Üzülüyor, mutsuz oluyordum. Gün geliyor, derin bir tasa yüre ime çörekleniveriyordu. Dünya tüm a ırlı ı ile üzerime çöküyordu. Yalnızlık çekiyordum. Anlaşılmadı ımı hissediyordum. İnsanlara kendimi anlatamıyordum. İnsanlar beni anlamıyor, anlamak da istemiyorlardı. Yanlış anlaşılıyordum. Düş kırıklıklarım vardı. Beklentilerim yerine gelmiyordu. Umutla umutsuzluk yer de iştirip duruyordu. Anlaşamadı ım kişiler oluyordu. Öfkeleniyordum. Tahammül gücüm sıfırlanıyor, ve işte o sıfır noktasında herşey bana batıyor, tedirgin ediyordu. Sabır tükenince kendimi koruyacak tek silah kalıyordu: öfke. Acizlik duyuyorsan, tek şey yapabilirdin; karşıdaki insana saldır gitsin.
Peki tüm bunların altında yatan temel sorun neydi? Bu sorunun cevabını ise bilmiyordum.
Hayatım boyunca hep yüzleşmeler yaşamıştım. Yüzleşme demek, benim için, tedirginlik demekti. Yüzleşmenin özelli i insanın bütün dikkatini kendi iç dünyasına, daha önce farkına varamadı ı bir yöne çevirmesidir. Kişi, daha önce bu derinlikte farketmedi i bazı şeyleri farkeder. Acı da hissederek, bu yeni durumlardan etkilenerek önce kendini anlar, de işmesi gerekti ini bilir ve kendini de işimin eşi inde bulur. Bu farketmenin insanı bir de işimin eşi ine getirmesi ürkütücü gelir. Hayatı yaşama biçimimizin de işikli e u rayacak oluşu; yeni düşünceler, yeni tarzlar bizde önce tedirginlik uyandırır. Çünkü de işiklik hayatımızda sahip oldu umuz devamlılık ve bütünlük duygusunu bozar. İnsan hayatının altüst olma noktasına gelmesi tedirgin edici bir duygudur. Sanki hayat sizin kontrolünüzden çıkacak gibidir.
İşte bu tedirginli i yaşamaktan hep korkmuş ve ürkmüştüm.
Çatışmalar içinde geçen hayatımda ise hiç bu kadar acı bir gerçekle karşı karşıya geldi imi, hiç böylesine yüzleşebildi imi ve sarsıldı ımı hatırlamıyorum.
Doktor arkadaşım hastası ile ilgili anlatacaklarını bitirince, içeri bir şizofren hastanın girece ini anlamıştım. Kapı açılmış, hemşire refakatinde hasta yavaş yavaş odaya girmiş ve kendisine ayrılan sandalyeye oturmuştu. Bakışlarımı üzerine diktim. Hiçbir hareketini, hiçbir mimi ini, davranışını kaçırmamalıydım. Oldukça sessiz ve sakin görünüyordu. Tüm yüz ifadeleri kaybolmuş, dümdüz bir hal hal almıştı. Mesle e ilk başladı ım zamanlarda bu görüntüden çok korktu umu ve nedenini çok merak etti imi hatırladım. Sonra sonra ülfetle alışmıştım. Bunun bir adının oldu unu da ö renmiştim. "Düz duygulanım" demişlerdi.
Vizitlerde ilk soruyu her zaman şef sorar. Sorusunu tam soracaktı ki, o kıpırtısız gibi duran insan, bakışlarını odada bulunan kişilere teker teker gezdirmeye başlamıştı. Hasta ile birlikte odadaki di er insanların bakışları da onu takip ediyor, o kime bakıyorsa hepimiz ona bakıyor, gözlerini kimin üzerine dikerse gözlerimizi ona dikiyor, hayret ve şaşkınlık içinde hastanın peşisıra sürüklenip gidiyorduk. Bir mıknatıs gibi, hepimizi kendine çekiyordu. Suskunlu u ile, odadaki hakim kişi olup çıkmıştı.
Suskunlu un hiç bu kadar etkili oldu unu görmemiştim. O so uk ve donuk bakışları; o mimiksiz, yaşadı ı her duyguyu kendine saklamak istiyor gibi, hangi duyguyu yaşadı ını belli etmeyen bu gizemli ve belirsiz yüzü kendi üzerimde hissetti imde iyice ürperdim. Üç-beş saniye kadar bakıştık. Sanki en uzun bana bakmıştı. Nihayet bakışlarından kurtuldum ve rahatladım. Şimdi sıra yine bendeydi.
Yüzündeki hiçbir hareketi, bir kıpırtı bile olsa kaçırmaya niyetim yoktu. Bütün yüzleri okuduktan sonra, içimi, acaba duvardaki resimlere de bakacak mı diye bir merak sardı. Merakım giderek artıyordu ki, bir anlı ına önüne baktı. Dudaklarını hafifçe kıpırdattı. Pek konuşma iste i yok gibiydi. Ama gözlerim dudaklarındaydı ve iki duda ı arasından bir ses çıkmasa bile, dudak hareketlerinden bir anlam çıkararak onları okumak istiyordum. Kısık sesle "Hepinize geçmiş olsun" dedi ve ardından gülümsedi.
Odanın içine sanki bir bomba düşmüştü. Bu sözü söylemeye alışık olan bizlerdik. Hastalarımıza biz geçmiş olsun der, şifa diler ve hastanın şifa bulması için elimizdeki imkanları kullanır, şifa vesilesi olmak isterdik. Hasta hakkında bir hüküm verme hakkını kendimizde bulurduk. Şimdi ise sanki roller de işmişti. Onu sorgulayan, tahlil eden, onun hakkında hüküm veren konumundan çıkmıştık. Ansızın, hakkımızda bir hüküm verilmişti. Hem de o, tek başına, hepimiz hakkında aynı hükmü vermişti.
Kelimeler teker teker hepimizin yüzüne so uk bir rüzgar gibi çarpıyordu. Rüzgar çok so uktu, buz gibiydi ve bir bıçak gibi yüzümüzde geziniyordu. Hepimiz şaşırmış, bu beklenmedik tepki karşısında yine susmuş, bir anlam verememiştik. Hasta ne demek istemişti?
Şef üzerindeki şaşkınlı ı attıktan sonra, kendine geldi ve sorularını sormaya başladı. Sorulara kısa, birkaç kelimeden oluşan cevaplar vermeye çalışıyor, dünyasında bir sır gibi saklamak istedi i düşüncelerini ele vermek istemiyor, hep önüne bakıyor, da ılmak istemiyor, kontrolü elinde tutmaya çabalıyordu. Ancak konuştukça açılmaya, kontrolünü gevşetmeye başladı ve daha çok konuşur oldu. Artık onu anlayabiliyorduk. "Bende öyle bir güç var ki" dedi, "elimi bir oynatsam kıyameti koparabilirim. Parma ımı oynatsam dünyayı sallarım." Bunu oldukça emin bir şekilde söylemiş, bizi inandırmaya çalışmış, dikkatle yüzlerimize bakarak tepkilerimizi ölçmeye çalışmıştı. Odadaki doktorların yüzünde hastadan saklamaya çalıştıkları, belli etmek istemedikleri bir inanmazlık, hafif bir iztihza, sende böyle bir gücün olmadı ını biliyoruz der gibilerden bir bakış belirdi. Bu düşünüş tarzı saçmasapandı; anlamsız ve imkansızdı. Bunu hepimiz kesinkes biliyorduk. Şizofrenik düşünce tarzı işte buydu. Hakikatten kopuk, mantık ilkelerinin işlemedi i, insana "Böyle şey olamaz" dedirten bir ifadeydi bu.
vay be 2005 paylaşımlı bir konu..