Yeniden Doğuş

  • 》》 Biraz mavi , biraz telaş , biraz bahar , biraz sessizlik ,biraz deniz kokusu, biraz huzur , bir parça turuncu ♧ Hoşgeldin Yaz ♧

TebessüM

YD Üyesi
 
Üyelik Tarihi
1 Eyl 2005
Mesajlar
1,558
Aldığı Beğeniler
9
Yüzleşme Noktası





O SÖZ O GÜN BEYNİME kazınmıştı. Bir daha unutmayacaktım. Bir pla ın üzerine nasıl yollar açılarak sesler oraya nakşedilirse, benim de hafızama o gün bir yol açılmış ve o söz oraya kaydedilmişti. Bu olayı tüm hayatım boyunca hiç unutmayacak, çeşitli vesileler ile hatırlayacaktım. Kendime bir yol gösterici bulmuştum. Ne zaman kendimle ilgili bir sorun hissetsem, ne zaman hayatımın yolunda gitmedi ini farketsem, hemen o kısa, basit, sihirli cümle imdadıma yetişiyor ve yaşadı ım sorunların özüne inmeme vesile olarak ne yapmam gerekti i konusunda bana ilham veriyordu. Hayatım o sözü duymadan önce ve duyduktan sonra diye ikiye ayrılıyor da diyebilirdim.


Sorunları olan bir insan oldu umu biliyordum. Aslında biliyordum da denemez. Hayatım boyunca birçok sorun yaşamıştım ve yaşamaya da devam ediyordumóher yaşa özgü, her mevsime özgü, her güne özgü sorunlar. Zaman ve mekan de işse de; zamanla bedenim ve bendeki kimi özellikler de işse de, problemlerim, sorunlarım, sorularım, yaşadı ım çatışmalar, bunalımlar, sıkıntılar, kaygılar, endişeler hiç de işmiyordu. Üç yaşındaki benle otuz yaşındaki ben aynı de ildik. Ama üç yaşındaki ben otuz yaşındaki benden ayrı da de ildi. Hiç de işmeyen, hep korunan bir ben vardı. Çatışmalar hiç yok olmuyor, kaybolmuyor, gitmiyor ve bitmiyordu; ama belki çatışmalara konu olan şeyler zamana ve mekana ba ımlı kalıyordu.


Çatışmalar hayatımın ayrılmaz bir parçası olmuştu. Önce kendimle çatışıyordum. Sonra başkaları ile çatışıyordum. Elem, acı, keder yaşıyordum. Üzülüyor, mutsuz oluyordum. Gün geliyor, derin bir tasa yüre ime çörekleniveriyordu. Dünya tüm a ırlı ı ile üzerime çöküyordu. Yalnızlık çekiyordum. Anlaşılmadı ımı hissediyordum. İnsanlara kendimi anlatamıyordum. İnsanlar beni anlamıyor, anlamak da istemiyorlardı. Yanlış anlaşılıyordum. Düş kırıklıklarım vardı. Beklentilerim yerine gelmiyordu. Umutla umutsuzluk yer de iştirip duruyordu. Anlaşamadı ım kişiler oluyordu. Öfkeleniyordum. Tahammül gücüm sıfırlanıyor, ve işte o sıfır noktasında herşey bana batıyor, tedirgin ediyordu. Sabır tükenince kendimi koruyacak tek silah kalıyordu: öfke. Acizlik duyuyorsan, tek şey yapabilirdin; karşıdaki insana saldır gitsin.


Peki tüm bunların altında yatan temel sorun neydi? Bu sorunun cevabını ise bilmiyordum.


Hayatım boyunca hep yüzleşmeler yaşamıştım. Yüzleşme demek, benim için, tedirginlik demekti. Yüzleşmenin özelli i insanın bütün dikkatini kendi iç dünyasına, daha önce farkına varamadı ı bir yöne çevirmesidir. Kişi, daha önce bu derinlikte farketmedi i bazı şeyleri farkeder. Acı da hissederek, bu yeni durumlardan etkilenerek önce kendini anlar, de işmesi gerekti ini bilir ve kendini de işimin eşi inde bulur. Bu farketmenin insanı bir de işimin eşi ine getirmesi ürkütücü gelir. Hayatı yaşama biçimimizin de işikli e u rayacak oluşu; yeni düşünceler, yeni tarzlar bizde önce tedirginlik uyandırır. Çünkü de işiklik hayatımızda sahip oldu umuz devamlılık ve bütünlük duygusunu bozar. İnsan hayatının altüst olma noktasına gelmesi tedirgin edici bir duygudur. Sanki hayat sizin kontrolünüzden çıkacak gibidir.


İşte bu tedirginli i yaşamaktan hep korkmuş ve ürkmüştüm.


Çatışmalar içinde geçen hayatımda ise hiç bu kadar acı bir gerçekle karşı karşıya geldi imi, hiç böylesine yüzleşebildi imi ve sarsıldı ımı hatırlamıyorum.


Doktor arkadaşım hastası ile ilgili anlatacaklarını bitirince, içeri bir şizofren hastanın girece ini anlamıştım. Kapı açılmış, hemşire refakatinde hasta yavaş yavaş odaya girmiş ve kendisine ayrılan sandalyeye oturmuştu. Bakışlarımı üzerine diktim. Hiçbir hareketini, hiçbir mimi ini, davranışını kaçırmamalıydım. Oldukça sessiz ve sakin görünüyordu. Tüm yüz ifadeleri kaybolmuş, dümdüz bir hal hal almıştı. Mesle e ilk başladı ım zamanlarda bu görüntüden çok korktu umu ve nedenini çok merak etti imi hatırladım. Sonra sonra ülfetle alışmıştım. Bunun bir adının oldu unu da ö renmiştim. "Düz duygulanım" demişlerdi.


Vizitlerde ilk soruyu her zaman şef sorar. Sorusunu tam soracaktı ki, o kıpırtısız gibi duran insan, bakışlarını odada bulunan kişilere teker teker gezdirmeye başlamıştı. Hasta ile birlikte odadaki di er insanların bakışları da onu takip ediyor, o kime bakıyorsa hepimiz ona bakıyor, gözlerini kimin üzerine dikerse gözlerimizi ona dikiyor, hayret ve şaşkınlık içinde hastanın peşisıra sürüklenip gidiyorduk. Bir mıknatıs gibi, hepimizi kendine çekiyordu. Suskunlu u ile, odadaki hakim kişi olup çıkmıştı.


Suskunlu un hiç bu kadar etkili oldu unu görmemiştim. O so uk ve donuk bakışları; o mimiksiz, yaşadı ı her duyguyu kendine saklamak istiyor gibi, hangi duyguyu yaşadı ını belli etmeyen bu gizemli ve belirsiz yüzü kendi üzerimde hissetti imde iyice ürperdim. Üç-beş saniye kadar bakıştık. Sanki en uzun bana bakmıştı. Nihayet bakışlarından kurtuldum ve rahatladım. Şimdi sıra yine bendeydi.


Yüzündeki hiçbir hareketi, bir kıpırtı bile olsa kaçırmaya niyetim yoktu. Bütün yüzleri okuduktan sonra, içimi, acaba duvardaki resimlere de bakacak mı diye bir merak sardı. Merakım giderek artıyordu ki, bir anlı ına önüne baktı. Dudaklarını hafifçe kıpırdattı. Pek konuşma iste i yok gibiydi. Ama gözlerim dudaklarındaydı ve iki duda ı arasından bir ses çıkmasa bile, dudak hareketlerinden bir anlam çıkararak onları okumak istiyordum. Kısık sesle "Hepinize geçmiş olsun" dedi ve ardından gülümsedi.


Odanın içine sanki bir bomba düşmüştü. Bu sözü söylemeye alışık olan bizlerdik. Hastalarımıza biz geçmiş olsun der, şifa diler ve hastanın şifa bulması için elimizdeki imkanları kullanır, şifa vesilesi olmak isterdik. Hasta hakkında bir hüküm verme hakkını kendimizde bulurduk. Şimdi ise sanki roller de işmişti. Onu sorgulayan, tahlil eden, onun hakkında hüküm veren konumundan çıkmıştık. Ansızın, hakkımızda bir hüküm verilmişti. Hem de o, tek başına, hepimiz hakkında aynı hükmü vermişti.


Kelimeler teker teker hepimizin yüzüne so uk bir rüzgar gibi çarpıyordu. Rüzgar çok so uktu, buz gibiydi ve bir bıçak gibi yüzümüzde geziniyordu. Hepimiz şaşırmış, bu beklenmedik tepki karşısında yine susmuş, bir anlam verememiştik. Hasta ne demek istemişti?


Şef üzerindeki şaşkınlı ı attıktan sonra, kendine geldi ve sorularını sormaya başladı. Sorulara kısa, birkaç kelimeden oluşan cevaplar vermeye çalışıyor, dünyasında bir sır gibi saklamak istedi i düşüncelerini ele vermek istemiyor, hep önüne bakıyor, da ılmak istemiyor, kontrolü elinde tutmaya çabalıyordu. Ancak konuştukça açılmaya, kontrolünü gevşetmeye başladı ve daha çok konuşur oldu. Artık onu anlayabiliyorduk. "Bende öyle bir güç var ki" dedi, "elimi bir oynatsam kıyameti koparabilirim. Parma ımı oynatsam dünyayı sallarım." Bunu oldukça emin bir şekilde söylemiş, bizi inandırmaya çalışmış, dikkatle yüzlerimize bakarak tepkilerimizi ölçmeye çalışmıştı. Odadaki doktorların yüzünde hastadan saklamaya çalıştıkları, belli etmek istemedikleri bir inanmazlık, hafif bir iztihza, sende böyle bir gücün olmadı ını biliyoruz der gibilerden bir bakış belirdi. Bu düşünüş tarzı saçmasapandı; anlamsız ve imkansızdı. Bunu hepimiz kesinkes biliyorduk. Şizofrenik düşünce tarzı işte buydu. Hakikatten kopuk, mantık ilkelerinin işlemedi i, insana "Böyle şey olamaz" dedirten bir ifadeydi bu.
 

TebessüM

YD Üyesi
 
Üyelik Tarihi
1 Eyl 2005
Mesajlar
1,558
Aldığı Beğeniler
9
İçimi bir sıkıntı basmış, oda dar gelmeye başlamıştı. Odadan çıkmak, rahatlamak, nefes almak, acının ve kederin olmadı ı bir mekana yollanmak, orada yaşamak, orada düşünmemek, düşüncelerimden sıyrılmak, kaçmak, bu sözleri unutmak istiyordum. Ama odadan çıkamadım. Görülecek 3-4 hasta daha vardı.


Büyük bir yüzleşme yaşıyordum. Bu yüzden, ilk tepkim bunu hemen kabul etmek şeklinde olmamıştı. Önce rasyonalizasyon yoluyla kendimi savunmaya başladım. İçimden binbir dereden su getiriyor, hastanın "geçmiş olsun" sözünü yorumlamaya çalışıyor, bunu kendime yediremiyor, içime işleyen kelimeleri hafifletmeye çalışıyordum. O bir akıl hastasıydı ve saçmalardı. Bu sözü de bir saçmalıktı.


Sonra arkasından sinirlenme geldi. Herkes kendi işine bakmalıydı. Bunu ilgisizlik takip etti. Söylerse söylesindi. Onun ne söyledi i beni ilgilendirmezdi. Bunu da bunalıma girme takip etti. Kader-i ilahî bir akıl hastasının diliyle beni terbiye etmek istiyor olabilirdi. Demek ki durumum çok vahimdi. Kaybetti im şeyler az şeyler de ildi de, bu şekilde uyarılıyordum. Artık kabul etmeliydim. "Bende bir hastalık var"dı. Bu söz yüre ime iyice oturmuştu.


"Bende bir hastalık mı var acaba?" şüphesinin kalbime ve aklıma ilk kez düştü ü o günden sonraki zamanlarımı, bende hangi hastalı ın oldu unu araştırmakla geçirecektim. Kime sormalı, kime danışmalı, kimden fikir almalı, hangi uzmana gitmeliydi? Bir hastalık hastasının bedenini sürekli dinlemesi, en ufak bir belirtiyi bile farketmesi, onu önemsemesi gibi, ben de artık her adımda varsaydı ım hastalı ımın belirtilerini taramakla geçiriyordum zamanlarımı.


Hastalı ımın ilk belirtisini bir hafta sonra farkettim. Alelacele yemek yemiş, yemekte arkadaşlarla gırgır ve şamata yapmıştık. "Ne kadar i renç bir yemek!" sözüyle kendime gelmiştim. Ruhum sıkılmış ve daralmış, bu söz karşısında şaşkına dönmüş, yeme e yapılan bu a ır ithamdan i renmiştim. Bu söz bir hastalı ın belirtisiydi. Nimet tahkir ediliyordu. Kendime dönmüştüm. Kendi nefsim de kusurluydu. Lokmalar mideme inerken hiçbir tefekkürden geçmemişler, birer nimet olarak görülmemişler, Yaratıcı adına yenilmemişlerdi. Sanki hakkım olan birşeyi yiyordum. Yemekler ve ben arasında bir kopukluk vardı. Kâinatla aramdaki bir kopuklu un işaretçisiydi bu. Sahiplendi im bir bedeni sahiplendi im yiyeceklerle dolduruyordum; o kadar. Yaptı ım işin anlamı bu kadarcıktı. Bir an, böyle yemek yemenin ne kadar anlamsız oldu unu düşünmüştüm. Her gün da ılmaya, yok olmaya mahkum bir bedeni zoraki ayakta tutma çabalarıydı bunlar. Sonu yoktu. Sonu ölümdü.


"Parma ımı oynatırsam kâinat yerinden oynar ve kıyamet kopar" şeklindeki düşünce bir hezeyandı. Bu sözü duyan, kim olursa olsun, sözün saçmalı ı konusunda hemfikir kalacaktıóbelki söyleyenin kendisi hariç.


Her an binlerce nimete muhatap oluyorduk. Ama onları Rabbimizden bilmiyor, kendimize malediyor ve Rabbimizin mülkünü gasbediyorduk. Dalından koparılıp gelmiş bir kış meyvesini kâinatın Yaratıcısının eseri, mülkü, sanatı, ikramı, nimeti, mahluku olarak görmemenin; meyveyi "a acın do al bir sonucu" görmenin yukarıdaki düşünceden daha az saçma bir tarafı yoktu. Bilerek, görerek ve kasden yaratılmış bir meyveyi anlamsızlık karanlı ına koymak, olsa olsa bir hezeyandı. Batıl bir düşünceydi. Yanlıştı ve yalandı. Olsa olsa bir vehimdi. Bir çarpıtmaydı.


Hastalı ın adı artık konmuştu. Bu, kalbî bir rahatsızlıktı. Yaratıcı adına yaşanmadı ında ortaya çıkıyordu. Kendini kendinin maliki sandı ında belirti veriyordu. Kâinattaki varlıklar için kendi kendine oluyor veya tabiat yapıyor ve tesadüfen ortaya çıkıyor dendi inde, hastalık başlamış demekti. Yaşam artık çekilmez bir hal alıyordu. Duygular artık tatmin olmuyor, ruh inciniyor, akıl endişeler içinde kıvranıyor, yemekler i renç oluyor, hayat a ır bir yük haline geliyor, herşey anlamsızlaşıyordu.


Sonraki günlerim hastalı ın di er belirtilerinin tesbitiyle geçti. Özgür de ildim. Nefsin ba ımlılıkları bütün ruhumu ba lıyordu. Nefsin olmazsa olmaz diye önüme sürdü ü onca şeyi elde etme u runa verdi im u raşların, çabaların, bo uşmaların esareti altındaydım.


Ne içki ba ımlılı ım vardı, ne de sigara. Bundan az da olsa bir gurur bile duyuyordum. Ama zevke ve lezzete müptela bir nefsim vardı. Bir anlık lezzeti baki lezzetlere tercih ediyor, lezzetsiz kalmaya tahammül edemiyor, beni dünyanın zevkleri ile tatmine zorluyordu. Bir alkol ba ımlısının alkol içmedi inde alkolü araması gibi, ben de dünyevî zevk ve lezzetleri arıyordum.


İntihar düşüncelerim yoktu. Tam tersine hayatı çok seviyor, ondan ayrılmak istemiyordum. Ama Rabbim adına yaşanmayan her anım aslında bir intihar, bir öldürme, yok etme, kendi irademle tercih etti im bir yok oluş de il miydi? Bütün bir hayatıma birden ve tümden son vermiyordum, ama yaşadı ım kimi anları yokluk dara acında sallandırıyordum.


Yalan söylemedi imi düşünüyordum. En azından günlük insan-insan ilişkilerinde buna dikkat etmeye çalışıyordum. Ama kendi seçti imiz yalanlar üzerine kurulu hayatlar yaşıyorduk. Kendimiz için yalanlar kuruyorduk.


Zihnim meneviyata yabanileşmiş, aklım felsefede bo ulmuş, fikrim gündelik siyasetlerle yorulmuş, kalbim dünya hayatı içinde sersem olmuştu.


Kırılacak camları baki elmaslara tercih ediyordum. Dünyayı ahirete tercih ediyordum. Divane bir tüccar olmalıydım. Hesabını kitabını bilmeyen, elindeki sermayesini har vurup harman savuran bir tüccar gibi davranıyordum. Bir âna karşılık sonsuz bir hayat verilece i vaad edilmişken, ben bu ânı yokluk ve hiçli e atıyordum. Garip ve saçma davranışlardı bunlar. Garip bir hastalı ın, divaneli in belirtileriydi.


Otistik bir dünya kurmuştum kendime. Kendi dünyamda olup bitenlere; duygularımın, vicdanımın, kalbimin istek ve arzularına sırt çevirmiş biriydim. Onların seslerini duymamak için her türlü numarayı deneyip hislerini iptal etmiş bir insandım.


Vehimler, vesveseler aklıma hücum ediyordu. Aklım darlaşıyor, zihnim vesveseler altında bo uluyordu.


Bir psikopat de ildim, ama zalimce yaşıyordum. Adalet ölçülerine sı mayacak şekilde. Hiç mahkemeye düşmemiştim. Karakola hiç gitmemiştim. Adam öldürmemiş, gasp, soygunculuk yapmamıştım. Ama zulmün en büyü ünü yapabiliyordum. Mahlukatın hukukuna tecavüz ediyor, kâinatı vazifesiz olarak addedebiliyor, onların vazifelerini görmezlikten gelebiliyor, kendi kendilerine işlerini yapabiliyorlar diye vehmedebiliyor ve onları kıymetten düşürebiliyordum. Bu varlıklara edilmiş bir zulüm de il miydi? Meselâ ö le yeme ini hangi düşüncelerle yemiştim? Kime şükretmiştim?


Dünya yüzünü çeviriyordu. Gitmekte oldu unu her an duyuruyordu. Ahiret yüzünü gösteriyor, varlı ını haber veriyordu.


Dünyadan kurtulmak ancak dünyada iken mümkündü. Ahiret ancak dünyada kazanılabilirdi. Ölüm sonrası hiçbir pişmanlık fayda vermeyecekti. Ölüm sonrası hiçbir girişim işe yaramayacaktı.


Dünya hayatı gölgenin hareketine benziyordu. Bir bakarsın uzar, derken kısalıverir; zamanla iyice yayılır, derken yok oluverirdi. Gölgesi üzerimize düşen ölüme hazırlanmalıydım. Ölümün gölgesi, her an üzerimizdeydi.


Nereye koşuyordum? Neye aldanıyordum? Ömrümden faydalanmalıydım. Toparlanıp çare bulmaya, tevbe etmeye hâlâ zaman vardı.


Sonunda işler bitecekti. Benim bir türlü bitiremedi im işlerimi ölüm bir bıçak gibi kesip atacaktı. Umutlarımızın üzerine bir mezartaşı kapanacaktı. Ömürler tükenecekti.


Hileler dünyasıydı bu. Oyunlar, hileler, düzenbazlıklar, ayak oyunları, ayak koymalar, kıskançlıklar bir ölümle bitecekti. Ümitlerin tükenece i, sönece i, yüreklerin korkudan eriyece i bir zaman da vardı. Dünya tüm ümitlerimi, hayallerimi, beklentilerimi, arzularımı ve hayatımı bir de irmen gibi ö ütüyordu. Ve ben, bu dünyayı her zaman böyle göremiyordum işte. Önümdeki ölümü yok sayarak, dünya hayatının olanca kısalı ına ra men, sonsuz ümitler ve hayaller peşinde koşuyordum. Bu bir illüzyondu. Dünya batıp giden bir aydınlıktı. Geçiveren bir gölge, yıkılıveren bir direkti. Dünya meşakkatli bir yoldu. Görünüşü ise hoştu. Bu yüzden insanı helak ediyordu.


En dehşetli meselem ebedi bir şekavetten kurtulmak olmalıydı. Ama ben göz göre göre, bile bile ahiretimi kaybediyordum. "Bende bir bozukluk olmalı"ydı. Bu normal bir davranış olamazdı. Bu davranış akıl kârı de ildi. E er sonsuz bir hayatı kaybedersem bu çok büyük bir akıl noksanlı ı olacaktı. Bana yazık olacaktı. Duygularıma, aklıma, ruhuma, vicdanıma yazık olacaktı. Bu, sonsuz bir zarar demekti. Fani olanı elimde tutayım derken, baki olanı kaçırıyordum. Bundan daha büyük bir hastalık olabilir miydi? Buna "geçmiş olsun" denmeyecekti de, neye denecekti ki?


Bir daha dönmemek üzere giden şeyler olmamış olsaydı, bazı şeylere kavuşmak kişiyi sevindirirdi. Erişemedi i şeyler olmasaydı, bu şeyler onu üzmezdi. Sevincim ahirette elde ettiklerime; üzüntüm ise ahiret için kaçırdıklarına olabilmeliydi. Dünyada elde ettiklerime sevinip neşelenmemeli, elden kaçırdıklarım için de acı çekip kendi kendine kızmamalıydım. Bütün kaygım ölümden sonraki hayat için olmalıydı.


Kalbî, aklî, ruhî bu kadar hastalı ım karşısında kimse beni akıl hastanesine yatırmayacak, orada üzerime kilit vurulmayacak, kimse bana deli gömle i giydirmeyecek, kimse bana akıl hastası nazarıyla bakmayacaktı. Bunu biliyordum.


Hatta, tam tersine, bu zamanın çarşısında makbul olan tarz ve düşünce buydu. Ama ben gene de esaret altında yaşıyordum. Kendi içindeki bir kutuda sıkışıp kalmıştım ve nefis adlı bir deli gömle inin esareti altında yaşıyordum. Nefis dizginlerini eline almış, beni oynatmaya çalışıyordu.


İnsanın ömür dakikaları insana avdet edecekti. Ya gafletle muzlim olarak gelecekler veya "hasenat-ı muzie" ile avdet edeceklerdi. O'nsuz geçen günlerim, saatlerim, dakikalarım hastalıklı anlarımdı. Ey ademe gitmiş, yok olmuş, helak olmuş zamanlarım, amellerim, duygularım: hepinize geçmiş olsun.



27.12.2003


© 2005 karakalem.net / Mustafa Ulusoy
 

TebessüM

YD Üyesi
 
Üyelik Tarihi
1 Eyl 2005
Mesajlar
1,558
Aldığı Beğeniler
9
çok güzel bir yazı bence herkes okumalı :)
 
P

Pusarık

Guest
Hakikaten çok güzel Mafrak abla... Belkide bir çogumuz bu yazıdaki gibiyizdir... Ürktüm birden bunu düşünüce..

Gerçekten ve gerçekleri görmemiz için Rabbim güç versin o yüce merhameti ile. (Amin)

Allah razı olsun ablacım.
 

fzehra

YD Üyesi
 
Üyelik Tarihi
25 Ağu 2005
Mesajlar
9,365
Aldığı Beğeniler
1,490
Konum
İstanbul
Orjinal Yazarı Pusarık
Hakikaten çok güzel Mafrak abla... Belkide bir çogumuz bu yazıdaki gibiyizdir... Ürktüm birden bunu düşünüce..

Gerçekten ve gerçekleri görmemiz için Rabbim güç versin o yüce merhameti ile. (Amin)

Allah razı olsun ablacım.

aminnn ecmainn..
 
Üst Alt